Yazdıklarımızın parlaklığından söz edemeyecek kadar aşağılardayız.
Yaşamak‘tan
Ne çok acı var, diye başlayan bir kitaptan bahsetmek o kitap üzerine söz söylememizi güçleştiriyor fakat aynı zamanda "konumuz insan" diyebileceğimiz büyük bir anlatım hinterlandı açıyor bize. Ne çok acı var, ve bu insan hakkında ne kadar çok şey söylendiğini göstermekle birlikte insan hakkında ne kadar daha çok şey söylenebileceğini de gösteriyor. Çünkü insan acı ile acıdan kaçınmak arasında bocalayan kimi zaman acıya daha yakın duran kimi zaman ise acıdan kaçınan ama bazı zamanlar da acıyı bile isteye hayatına davet eden bir var olduğu için acıdan kaçındığı zamanlarda da aslında ne çok acı var.
Mutluluğun da bir acısı var, eğleniyor olmanında. Çünkü acı hayatın anlam katmanlarını derinleştiren ve her ne yaşanıyorsa onu bedeli ödenmiş bir yaşanmışlık kılan özelliğiyle Zarifoğlu gibi birini adeta kendine çekiyor. Çünkü Zarifoğlu "yaşamak"ı sürekli kendi içine dönen ve o zaviyeden hayatı gören bir helezon gibi şahsıyla müsavi duruyor. Belki de kitabın önemi bu sahiciliğinde yatıyor. Elbette bir sanatkarın elinde kurgulanmış bu kitap aynı zamanda kendi kurgusunu da kendi yaratıyor.
Cahit Zarifoğlu Yaşamak ismini bu kitaba verdikten sonra artık yaşamak sözlüklerde yer alan anlamının /anlamlarının dışında bir yer edinmiştir kendine. Bundan sonra yaşamak deyince bu kitapla muhatap olmuş herkes alalade bir kelimeyi değil, bütün bir ömrün, bütün bir insanın dahası şairin hayatında algıladığı demlerin tutanağını okumaktadır. Artık yaşamak kelimesi yüzlerce ve binlerce ifade kazanmış özel bir kelimedir. Yaşamak kitabı ismini aldığı bu kelimeye bir hayat kazandırmıştır. Artık yaşamak kelimesi sadece Tükçe‘ye ait bir kelime değildir. O her ne kadar Türkçe‘nin bir ifadesi ise en az o kadar da Cahitçe‘nin bir ifadesidir.
Yaşamak şiire yakın duran dili, türler arasında ciddi geçişlerin görüldüğü ve her ne kadar genelde günlük olarak görülse de günlük formunun bir çok özelliğini ihtiva etmeyen yönüyle kendine münhasır bir tür olarak görülmelidir. Çünkü burada Zarifoğlu kendi doğduğu yıla kadar gidip bir üçüncü şahıs gibi değil bir tanık gibi o günleri bize anlatmaktadır. Hatırlanması mümkün olmayan zamanlarını dahi gözlerinin önüne serilmiş gibi okurun önüne sermiştir. Belki de hayatının tümüne bir fail olarak baktığı gibi, hatırlanması mümkün olmayan zamanlarına da bir tanık olarak bakmak isteğinin tecessüsüdür bu durum.
Yaşamak‘ın dili zaman zaman grameri zorlayan ve çok zaman da hiçe sayan bir dil. Savruk diyemeyeceğimiz kadar etkili ve devingen. Metnin içerisinde şiir formunda anlatımlar nesirle devam ediyor. Bir yönüyle baştan aşağı şiir bu kitap. Devrik cümleler çok az yazarın elinden çıkabilecek düzgünlükle çıkıyor karşımıza. Ve bazen ifade olabildiğince yalınlaşıyor. Bir bakıyorsunuz bir tarih ve altında sadece basit bir cümle: "Babam vefat etti." Ama bu cümle bile çarpıyor sizi. Çünkü Zarifoğlu bu cümleyi kurana kadar öyle şeyler söylüyor ki size siz babam vefat etti ifadesinin neye tekabül ettiğini görebiliyorsunuz artık. Kendi babanız ölmüş gibi. O gün o an şairin acı tabutunu omuzluyormuş gibi. Bir insanın muhatap olabileceği her şey yer bulur Yaşamak‘ta. Çünkü yaşamak hayatın çetelesini tutmak değil midir? Babasıyla arasındaki husumet değil belki ama herkesten gizlemeye çalıştığı kırgınlık, annenin söylediği baş okşayıcı bir cümle, askerliğin getirdiği günler, Avrupa‘ya gidiş, Zarifoğlu‘nun baba oluşu, kadınlar ve kadınların anne oluşu, parasız kalınan gençlik günleri, üstad Necip Fazıl, şiir ve kendi arasındaki ilişki, yakılan ilk şiir kitabı, aşk ve aşk...
Yazarak hayattan eksiklerimizi, ihtiyaçlarımızı mı kapamaya çalışıyoruz, diye sorar Zarifoğlu. Peki ya okuyarak neyin açlığını giderir okur? İşte Yaşamak tam bu hassas dengede birbiriyle çakışan iki mecburiyeti ortaya koyan bir kitaptır. Yaşamak yazılmamış olsa eksik kalacak bir hayatın kitabı olarak dururken, okunmadığı zaman da bir takım hayatları eksik bırakacak bir kitaptır. (Dünyabizim.com)