Malum, yurt dışına kaçırılan tarihi eserlerimiz var...

Türkiye, bu tarihi varlıklarımızın peşine düşerek yüzlercesini müzelerimize kazandırdı.

Kazandırmaya da devam ediyor...

Bunlardan birkaçını zikretmek gerekirse;

1- ABD’den iadesi sağlanan Aphrodisias eserleri (6 adet) (1980)

2- ABD’den iadesi sağlanan Herakles Lahdine ait parça (1 adet) (1980)

3- İsviçre’den iadesi sağlanan tunç vazo (Oinochoe) (1 adet) (1982)

4- Almanya’dan iadesi sağlanan Boğazköy eserleri (7308 adet Boğazköy Tableti ve 1 adet Sfenks) (1924-1942,1987)

5- ABD’den iadesi sağlanan Elmalı sikkeleri (10 adet) (1988)

6- ABD’ den (Frank T. SZEDLAK Jr) iadesi sağlanan Roma ve Bizans dönemi sikkeleri (31 adet) (1991)

7- İsviçre’den iadesi sağlanan Elmalı sikkeleri (6 adet) (1991)

8- İngiltere’den iadesi sağlanan Bursa Osmanlı Evi Müzesi’nden çalınan şamdanlar (2 adet) (1991)

9- İtalya’dan gönüllü iade alınan bronz vazo (1 adet) (1991)

10- Almanya’dan iadesi sağlanan I. Antiokhos’a ait baş fragmenti (1 adet) (1991)

11- ABD’den gönüllü iade alınan Geç Osmanlı dönemine ait kültür varlıkları (93 adet) (1992)

12- ABD’den iadesi sağlanan Lidya Hazinesi eserleri (363 adet) (1993)

Böyle devam ediyor...

Peki, hiç düşündünüz mü bu tarihi varlıklarımız yurt dışına nasıl kaçırıldı?

Peki, hiç düşündünüz mü bu tarihi varlıklarımız yurt dışına nasıl çıkarıldı?

Anıtlar ve Müzeler Emekli Genel Müdürü Mehmet Akif Işık işte tam da bu konuda, hassaten kendi uzmanlık alanında oldukça dikkat çeken bir değerlendirmede bulundu.

Anıtlar ve Müzeler Emekli Genel Müdürü Mehmet Akif Işık şunları dile getirdi;

YURT DIŞINA KAÇIRILAN ESERLERİ “PADİŞAH HEDİYE ETTİ” YALANI

“Anadolu ilk çağlardan günümüze kadar kesintisiz olarak iskân görmüştür. Coğrafi konumu nedeniyle her devirde dikkatleri üzerinde toplamış ve bu nedenledir ki birçok medeniyete kucak açmıştır. Anadolu bu özelliği ile çok zengin kültürleri bağrında barındıran ender ülkelerin başında gelmektedir.

Anadolu’nun bütün bu güzellikleri hiçbir devirde göz ardı edilmemiştir. Her dönemde, bir önceki medeniyete ait kullanılabilir veya göze güzel görünen mimari parçaları kullanılmak suretiyle korunmuştur. Bir Roma çağı yapısında Hitit veya Frig yapı kalıntılarının kullanıldığını, bir Bizans eserinde de Roma ve önceki dönemlerin eserlerinin değerlendirilmiş olduğunu görmekteyiz. Bazı Selçuklu ve Osmanlı yapılarında da önceki medeniyetlere ait mimari eserler kullanılmıştır.

Tarihi eserlerin veya kıymetli eşyaların yağmalanmasını veya soygunculuğunu Roma imparatorluğu dönemine kadar götürebilmekteyiz. Roma imparatorlarının işgal etmiş oldukları Anadolu ve Yunanistan topraklarındaki çok sayıda değerli eseri yönetim merkezleri Roma’ya götürdükleri bilinmektedir.

Ayrıca özellikle 12. Yüzyıldaki haçlı seferleri sırasında birçok eser haçlı ordularınca tahrip edilmiş ve yağmalanarak kendi ülkelerine götürülmüştür.

Anadolu’daki eski eserlerin tahribinin ve yağmalanmasının, özellikle Anadolu topraklarının Bizans işgalinde iken, Bizanslılar tarafından yapıldığını, kazılarda yaptığımız incelemelerden ve açığa çıkarılan buluntulardan anlamaktayız. Genellikle Tümülüsler (üzerleri bir tepe şeklinde toprakla örtülmüş mezar veya mezar odaları) ile lahitler bu yağmadan ve dolayısıyla da tahribattan nasiplerini almışlardır.

O dönemlerdeki bu eylemleri tarihi eser kaçakçılığı olarak değil kıymetli eşyaların yağmalanması olarak değerlendirebiliriz.”

KAÇAKÇILIK ÖNCELERİ ANADOLU’YU VE AKDENİZ ÜLKELERİNİ GEZEN SEYYAHLARLA BAŞLADI

“Tarihi eser kaçakçılığını ise 17. Yüzyıldan itibaren yine Batı toplumlarında görüyoruz. Bu kaçakçılık önceleri Anadolu’yu ve Akdeniz ülkelerini gezen seyyahlarla başlamıştır. Bu seyyahların topladıkları bazı tarihi eserleri bugün birçok Avrupa ülkelerindeki müzelerde görmekteyiz. Sonraları; zenginleşen bazı Batı toplumlarında bu zenginliğin verdiği hevesle, özellikle 19. Yüzyılda, antika toplama merakı da başlamış, Anadolu ve Mısır başta olmak üzere Akdeniz Ülkeleri yine bu tarihi eser kaçakçılarının hedefi olmuştur.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’dan kaçırılan tarihi eserler ya doğrudan doğruya ülkemizde kazı yapan ve çoğunluğu arkeolog olmayan yabancılar tarafından yapılan bu kazılar neticesinde, illegal yolla gerçekleşmiş veya paraya tamah eden bazı Türk vatandaşlarının yine yabancı kökenli eski eser tacirleri tarafından yönlendirilmesi ile kaçak kazılar neticesinde olmuştur.

Anadolu’dan kaçırılan eserlerin başında Alman vatandaşı H.Schliemann (Şiliman) tarafından, Çanakkale yakınlarındaki Truva Ören yerinde yapılan kazılar sonucu 1873 yılında bulunan ve illegal yolla yurt dışına kaçırılan, Kral Priamos’un Hazineleri olarak adlandırılan Truva eserleri ile yine Alman vatandaşı Carl Human tarafından 1878 yılı öncesi Bergama’da yapılan kaçak kazılar sonucu açığa çıkarılıp Almanya’ya kaçırılan Zeus Mabedine ait yapı kalıntıları gelmektedir.

Söz konusu Truva eserleri ile Zeus Mabedinin ülkemize iadesi için 20-21 Haziran 1996 tarihinde Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü olarak benim başkanlığımda, Prof.Dr. Aykut Çınaroğlu, Prof.Dr. İlber Ortaylı ve Kültür Bakanlığı Hukuk Müşavirinden oluşan heyet Berlin’de Berlin Devlet Müzeleri Genel Müdürlüğü binasında, Alman teknik heyeti ile toplantı yapmış, bu toplantıda Alman heyetin ileri sürdüğü tezler çürütülmüş ve sözünü ettikleri padişah fermanı dâhil hiçbir konuda heyetimize belge ibraz edememişlerdir. (Bu konuda tanzim edilen rapor Dışişleri Bakanlığına iletilmiştir.)

Ayrıca Alman heyetin dile getirdiği; Carl Human’ın; bazı heykellerin ve mimari kalıntıların kireç ocaklarında yakılmakta olduğu iddiası da çürütülmüş bu konuda da hiçbir belge sunamamışlardır. Bu iddianın da sadece eski eser hırsızlığına bir gerekçe olması için, tabiri caizse kılıf olarak uydurulmuş olduğu kendilerine ifade edilmiştir.”

EN BÜYÜK YALAN: PADİŞAH İZNİ İLE GÖTÜRÜLDÜ!

“Yurt dışına kaçırılmış olan eserlerimizin ülkemize iadesi için yaptığımız resmi girişimler sırasında, karşı taraf genellikle kazı izinlerinin olduğunu ve padişah izni ile eserlerin götürüldüğünü veya padişah tarafından hediye edildiğini ileri sürmekteydiler. Kendilerinden bu konuda ellerinde herhangi bir belge (padişah fermanı) varsa sunmalarını istediğimizde, herhangi bir belgeleri olmadığını söylüyorlardı. Bu iddialarını bazı beyanlara ve yayınlara dayandırma gayreti içine giriyorlardı. Dolayısıyla “padişah hediye etti” beyanlarının gerçek olmadığı, sadece kaçırdıkları eserlerin ülkelerinde oluş nedenini haklı bir sebebe dayandırmak için şu anda kendilerini müdafaa edemeyeceklerini bildikleri Osmanlı Padişahlarına iftira yolunu tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Bu söylentilerin de maalesef yabancıların bu tür konuşmalarına itibar eden bazı Türk araştırmacılarından kaynaklandığını, bu araştırmacıların bazı yazı ve konferanslarında bu konuda açıklama yaptıklarını da üzülerek belirtmek istiyorum. Bir Vakıf haftasında düzenlenen panelde, konuşmacılardan birinin (ki bu konuşmacı önceki yıllarda Kültür Bakanlığında üst düzeyde uzun süre görev almış biri idi) bu tür bir konuşmasına; yani yurt dışına kaçırılan eserler için padişah fermanı ile gitti tarzında bir söylemine tanık olmuş ve kendisini ikaz etmiştim. Bu kişiye uzun yıllar Kültür Bakanlığında üst düzey görevlerde bulunduğuna göre elinde padişah izni ile ilgili bir belge olması gerektiğini söylemiş ve şayet belge varsa sunmasını istemiştim. Ne acıdır ki elinde belge olmadığını, ancak, bu konuda yabancı yayınlar bulunduğunu ifade etmişti. Ben de ona “ İşte sizin gibi konuşmacıların yaptığı bu tür beyanların kaynak gösterilerek yabancılar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanıldığını, bundan böyle bu tür açıklamalar yapmamasını, dinleyicileri yanlış yönlendirmemesini ve yanıltmamasını rica etmiştim.

Bu tür konuşmaların yani “padişah hediye etti” veya “padişah fermanı ile gitti” tarzında zaman zaman bazı müzeciler tarafından da yapılmakta olduğu duyumunu aldığım için 1997 yılında bütün müzelere bir genelge göndererek herhangi bir eserin yurt dışına padişah tarafından hediye edildiğine dair ellerinde belge varsa gönderilmesini, aksi takdirde bu tür beyanlardan kaçınılmasını, bu beyanların yurtdışına kaçırılan eserlerin ülkemize iadesi için yaptığımız çalışmaları olumsuz yönde etkilemekte olduğunu ve bu tür beyanların kendi mesleklerine ihanet olarak görüldüğünü ifade etmiş, bu genelgenin bütün müze personeline imza karşılığı okutulmasını ve sonucunun imza listeleri ile birlikte 25 Haziran 1997 tarihine kadar Bakanlığa gönderilmesini belirtmiştim. Tüm müzelerden cevap gelmiş ve ellerinde bu tür bir belge olmadığı beyan edilmişti. Biz elbette ki padişahların avukatı değiliz. Ancak tarihi gerçekleri söylemek ve bir haksızlık karşısında susmamak da bizim boynumuzun borcudur.”

Kaynak: Haber Merkezi