Bu sözler, İran Dışişleri Bakanı Mutteki‘ye ait. İran ile 5 1 grubunun İran‘ın nükleer faaliyetleri çerçevesinde Kasım ayı içinde yapmayı öngördükleri bir toplantı söz konusu ve İran adres olarak Viyana‘yı değil Türkiye‘yi gösteriyor. İran‘a nükleer faaliyetleri nedeniyle sert önlemler alınmasına en fazla karşı çıkan ülke Türkiye olduğuna göre, her halde İran açısından Türkiye‘nin seçilmesi anlaşılır nedenlere dayanıyor.
Öte yandan Türkiye, NATO füze savunma sisteminin İran‘ı açık hedef alması konusuna da itiraz ediyor. Diğer bir ifadeyle Türkiye, füze sisteminin topraklarına yerleştirilmesine tümüyle itiraz etmiyor, koşul olarak hem toprakların tümünü kapsayan bir sistem kurulmasını hem de komşularını hedef almadığının açıklanmasını istiyor. İran‘ın hedef alınmadığının açıklanması zor olabilir, ancak tarafların kendi aralarındaki müzakerelerde bu yönde bir ikna süreci yaşanabilir. Bir anlamda, nükleer faaliyetlerin şeffaflaşması karşılığında füze sisteminin şeffaflaşması söz konusu edilebilir. Füze sistemlerinin Türkiye dışında başka yerlere de yerleştirilmesi mümkün ve İran başka yerlerle uğraşmaktansa, sistemin diyalog sürdürdüğü, ekonomik avantajları bulunan Türkiye‘de konuşlanmasını tercih eder. Doğrusu, bu pazarlığın batılı ülkelere de yararı büyük olur. Hem İran sorunu en az maliyetle çözülebilecek bir sürece girebilir, hem de Türkiye batı savunmasında klasik rolünü yeniden üstlenmiş olur.
Müzakereler için Türkiye‘nin güzel bir yer olmasına ilişkin bir diğer örnek, mekanın Türkiye olmadığı, ancak tartışmaların Türkiye üzerinden yürüdüğü G-20 olarak verilebilir. IMF yapısında değişiklik yapılması, gelişmekte olan ülkelerin icra kurulundaki ağırlıklarının artırılması, diğer bir ifadeyle bu ülkelerin karar-yürütme konularında fikirlerine daha fazla başvurulması tartışılıyor. Türkiye başta olmak üzere, geniş coğrafyaların ekonomik ve sosyal yapısı hakkında yeterince deneyimi olan ülkelerin bu tür kurumlarda artacak etkinliğinin, IMF gibi kuruluşlara daha geniş alanlarda hareket ve başarı imkanı sunacağı düşünülüyor. Bu modelin tutması halinde, benzer bir sürecin BM çatısında da yaşanma ihtimali bulunuyor. Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkeleri ekonomik düzeyde uzlaştırmak zor, ancak bir diyalog kurulması ve bazı ikna süreçlerinin yaşanması olası. Tarafları ikna edebilecek yapı ve özellikte fazla ülke bulunmuyor.
Benzer biçimde AB‘nin geleceği söz konusu olduğunda da Türkiye müzakereler için güzel bir yer. Örneğin Kıbrıs sorunu, bugüne kadar Türkiye‘nin ve Türkiye-Avrupa ilişkilerinin meselesi olarak gelişmişti. Ancak bugün bu sorun artık doğrudan AB‘nin bir iç sorunu ve Türkiye‘ye adım attırarak AB adına maliyetsiz bir çözüm arayışının sınırlarına ulaşılmış durumda. Türkiye ile derdi olan Rum kesimi, Yunanistan ya da başka üye ülkelerin tutumları, doğrudan AB‘nin küresel davranışlarını kısıtlar hale geldi ve artık Türkiye-AB ilişkileri müzakere başlıkları dışında bir alanda müzakere edilmeye kayıyor. Bu müzakerelerin bir ucunda AB ve batılı müttefikler, diğer ucunda Avrasya coğrafyası bulunuyor.
Ermenistan sorunu, Irak‘ın geleceği, Suriye‘nin istikrarı, Lübnan‘ın bölgesel dengelerdeki yeri, İran sorunsalı, Kıbrıs sorunu, Gazze‘nin ve dolayısıyla Filistin‘in geleceği gibi bir dizi sorun, Türkiye‘nin tek başına çözemeyeceği sorunlarsa da Türkiye‘siz çözülemez hale gelmiş durumda. Türkiyeli çözümler ise "öteki" ile müzakere etmeye razı olmak anlamına geliyor. Dünyaya bu olanağı süren Türkiye için, ‘darısı iç müzakerelerin başına‘ demek ten başka bir şey kalmıyor.
Beril Dedeoğlu-STAR





