İçinde bulunduğumuz Şubat ayının ilk günleri tarihe kara bir leke olarak geçen bir kararı hatırlatır;

İskilipli Atıf Hoca'nın Ankara'nın göbeğinde idam edilmesi...

İskilipli Atıf Hoca'nın suçu neydi diye baktığımızda...

Çıkarılan Şapka Kanunu'na muhalefet...

Şapka Kanunu çıkmadan 1,5 sene önce yazdığı bir kitaptan dolayı İstiklal Mahkemeleri tarafından yargılanan İskilipli Atıf Hoca idam edildi.

Halbuki, evrensel bir ilkedir; kanunlar geriye yürümez!

Bu kararda kanun geriye yürüdü ve İskilipli Atıf Hoca iki kez yargılandığı İstiklal Mahkemelerinin ikinci yargılamasında idam edildi...

İSTİKLAL MAHKEMELERİNİN YARGILAMALARINDAN ÖRNEKLER

Burada İstiklal Mahkemelerinin nasıl mahkemeler olduğunu vurgulamak adına birkaç örnek vermek gerekiyor;

İstiklal Mahkemelerinin tarihe kara bir leke olarak geçmiş binlerce kararı mevcut.

Bunlardan biri şöyle;

Yazdığı bir hikayeden dolayı bu mahkemelerde yargılanan ‘Halikarnas Balıkçısı' lakaplı Cevat Şakir Kabaağaçlı anlatıyor:

Mahkeme heyeti yerlerini aldıktan sonra Karadeniz kıyısının bir yerinden muhakeme edilmek üzere yedi sekiz kişiyi mahkeme huzuruna getirdiler. Bu sanıklar, müdafaaları için, bulundukları yerin en anlı şanlı avukatlarından dört beşini tutmuşlar, onlara yerlerinde vekâletnameler vermişlerdi. Orta oyununda Şakşakçı mı nedir, birisi vardır. Sahnede gezerken her attığı adımda belini öne ve arkaya getire götüre yürür. Belden kaz adımı gibi bir yürüyüştür bu. İşte avukatlar bir dizi teşkil ederek, kendilerinden emin o orta oyunu yürüyüşüyle hâkimlerin önündeki kürsüye dayandılar. Orada göğüslerini kabarta kabarta ceplerinden tomar tomar vekâletname ve başka evrak çıkardılar. Onlarca akan sular hemen duracaktı, ya da duracağını kendilerini tutmuş olan müvekkillerine temin etmişler ve kim bilir ne kadar paralar çekmişlerdi. Hakim, yani Afyon Ali Bey,(Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya) "Vay sen misin gelen?" dermişçesine, "Bunlar nedir?" diye sordu. Onlar da, "Vekâletname efendim." dediler. Afyon Ali Bey, "Ha, öyle mi? Siz de sanık olarak muhakeme edileceksiniz!" deyince avukatlarda şafak attı..."

Mahkemelerde avukatlık yapmanın suç olarak görüldüğü ve avukatların anında sanık sandalyesine oturtulduğu bir dönem...

Bu mahkemelerde yargılanan iki gazeteciye verilen cezalar, mahkemelerin rejim muhalifi herkesi nasıl susturduğunu açıkça göstermekte...

Ölüm cezası bekleyen Cevat Şakir Kabaağaçlı, mahkemeden sürgün cezası alınca bir hayli mutlu olur;

"Az kalsın kendimi tutamayacaktım. Duyduğum şükran dolayısıyle adamların boynuna sarılıp, onları şapır şupur öpesim geliyordu. Nebizâde Hamdi Beyin verdiği idam müjdesinden yirmi, yirmi beş dakika sonra, üç yıl kalebentlik umulmadık bir saadetti doğrusu. Yine bu güzel dünyanın yaşayanları arasındaydım..."

Gazeteci Şevket Süreyya Aydemir... Aydemir de mahkemeden 10 yıl ceza alarak kendini kurtaran isimlerden. Aydemir anlatıyor;

"Mahkeme heyeti kısa bir ayrılıştan sonra gelip yerini aldığı zaman, başkanın yüzü benim beklediğimden çok daha sakindi. Rengi, tavrı tabiîydi.Başkan hükmü, hatta biraz da hayırhah, yumuşak bir ifadeyle bildirdi: 11 kişi mahkûm olmuştuk. Ben, on yıl hapis yatacaktım..."

ŞAPKA KANUNU YÜRÜRLÜĞE GİRDİKTEN SONRA NELER YAŞANDI?

Tam da bu ortamda ‘Şapka Giyilmesine Dair Kanun' yürürlüğe girdi.

Almanya'nın ilk Ankara Büyükelçisi Nadonly, 6 Ağustos 1925 tarihli raporunda o günleri şöyle anlatıyor:

"Türk devrim hareketi bilindiği gibi, diğer hedeflerinin yanı sıra, eski ve tamamıyla İslam Dinine dayalı Türk kültür ve devlet anlayışını yıkmayı da kendisine görev edinmiştir. Devrim hareketi bunu, göze batan İslam-Doğu adetlerini ortadan kaldırmak suretiyle de vurgulamak ve Türkiye'nin bu açıdan da Avrupalı olduğunu anlatmak çabasındadır..."

Ve dönemin yönetimi kendine bir kurban seçerek İstiklal Mahkemelerinin önüne attı; İskilipli Atıf Hoca!

İskilipli Atıf Hoca, kanun çıkmadan bir buçuk yıl önce şapka ile ilgili bir kitap yazmıştı.

Hiçbir kanun geriye doğru yürümediği halde İstiklal Mahkemeleri bir kanun tanımadıkları için İskilipli Atıf Hoca şimdi maznun sıfatıyla mahkeme önündedir.

42 yaşında Medreseler Umum Müdürlüğü'ne atanmış olan Atıf Hoca'yı idama götüren şapkayı eleştiren ‘Frenk Mukallitliği' adlı kitabıdır.

Kitap dönemin Kültür Bakanlığı'ndan izinli çıktı.

1924'te Kader Matbaası'nda basılan 32 sayfalık bu risaleden 1,5 yıl sonra Şapka İnkılabı gerçekleşti.

İskilipli Atıf, şapka kanunu çıkmadan önce yazdığı kitaptan dolayı 9 Aralık 1925'te İstanbul Laleli Fethibey Mahallesi'ndeki evinde tutuklandı.

7 yaşındaki kızı Ayşe Melahat, “Baba nereye gidiyorsun?” derdi arkasından. O ise “Kızım geleceğim.” diyerek evden ayrıldı.

Gemi ambarında tutuklu olarak Giresun'daki İstiklal Mahkemesi'ne gönderildi.

Şapkaya ilişkin yargılandığı bu mahkemeden beraat etti.

Ancak Atıf Hoca, beraat etmesine rağmen elleri kelepçeli aynı geminin ambarında İstanbul'a döndü.

Bu defa devreye Ankara İstiklal Mahkemesi girdi...

1926'nın ocak ayı başında tutuklu olarak trenle Ankara'ya gönderildi, Ulucanlar Cezaevi'ne.

Bir süre sonra İskilipli Atıf Hoca,Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılanmaya başlandı.

Mahkemenin başkanlığını (Gazeteci-yazar Altemur Kılıç'ın babası) Kılıç Ali ile Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya üstlenmiştir. Savcı ise (Yalçın Küçük'ün amcası) Necip Ali'dir.

Bu üç isim arasında tek hukukçu, sonuncusudur.

3 Şubat 1926 tarihinin gecesinde İskilipli Atıf Hoca dört sayfalık savunmasını hazırladı.

Rivayete göre ranzaya yaslandığında Peygamber Efendimiz'i (sav) rüyasında görür. Resûlullah'ın "Atıf, neden bize kavuşmayı erteliyorsun?" hitabıyla uyanınca savunmasını yırtıp atar.

İskilipli Atıf Hoca, dört gün içine sıkıştırılan dört duruşmadan sonra 4 Şubat 1926'da eski Meclis binasının önünde Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte asılarak idam edildi.

Hâkimiyet-i Milliye gazetesi, 3 Şubat 1926 tarihli nüshasında son mahkemeye ilişkin şunu yazmıştır:

“Müdde-i umumi (savcı) zanlıların mahkûmiyetini istedi.” Savcı Necip Ali, Atıf Hoca'nın üç yıl ceza almasını talep eder. Mahkeme üyelerinin normalde bu karara uyması ya da daha az bir ceza vermesi gerekirken bir gün sonra idam çıkar."

İdamın gerçekleştiği gün (4 Şubat) çıkan Hâkimiyeti Milliye gazetesinde, “İskilipli Atıf Hoca ve müftü-i sabık Ali Rıza idam edildi.” denmektedir.

İskilipli Atıf Hoca'nın naaşı, akşama kadar etrafa ibret olsun diye de darağacında bırakıldı...

Daha sonra da naaşı yıkanmadan ve cenaze namazı kılınmadan Mamak Kabristanı'nın kimsesizler kısmına defnedildi.

Ve bu karar ve uygulama tarihe tam bir hukuk garabeti, kara bir leke olarak geçti...

Kaynak: Haber Merkezi