Kültür-Sanat

Sinemayı Müslümanlardan izleyin!

Sinemayı Müslümanlardan izleyin!

Abone Ol

Takma sakallı, zevksiz ve estetikten yoksun evliya filmlerinin, Müslümanların gerçek sinema algısını yansıtmadığını belirtmemiz gerekiyor.

Peygamberimiz; "Allah, bir müminin elindeki işi iyi yapmasından memnun olur" buyurur. Sinemayla ilgilenen Müslümanların, aslında dünyanın her yerinde birbirinden daha muhteşem filmler çektiklerini söylemeliyiz. Evet, Çağrı filmi, sinema tarihinin en muhteşem filmlerinden biridir ancak, bu film insanlığa saygısı olan, dürüst insanların yapabilecekleri en iyi ‘iş‘ değildir. Meseleye şöyle bakmak istiyoruz; Mustafa Akkad‘ın Çağrı filmi, bizim için en alt sınırı çizmiştir. Daha muhteşem filmler için, Müslüman gençlerin biraz daha büyümesini bekleyeceğiz. Bekleyin, biz bekliyoruz...

İran sineması, yılda yüze yakın film üreten, kendi anlatım dilini bulmuş, gazeteciliğin popülist beklentilerinden uzakta kalmayı başaran, özgün sinema dili oluşturmuş bir sinemadır.  İran devletinin, Müslümanlara mahsus sınırları koruyan çizgisi sebebiyle, yeni ifade biçimleri bulmuş bir sinemadır. Dış dünyanın ‘sansür‘ dediği şey, İranlı yönetmenlerin, başka türlü nasıl ifade edebilirim, sorusunun cevabını aramalarına sebep olmuş ve o arayış içinde yepyeni ve güçlü bir sinema ortaya çıkmıştır.

Her yerde Hollywood döküntülerini izlemekten keyif alan, beğeni algısı bozulmuş ve Amerikan sinemasından başka izlenecek film üretilemediğinden yakınan çaresizler için, İran sineması, başlangıç itibariyle yepyeni bir kapı olma özelliği gösteriyor. Pornografi ve cinselliği kullanmadan da ‘iyi film‘ çekilebileceğini fark etmemiz gerekir. Televizyonlara karşı yürüttüğümüz amansız düşmanlığı artırarak Müslümanları, İslam‘ın çizgilerini çiğnemeden çekilen ‘iyi filmler‘den haberdar etmek için, gazetemizin Hayat sayfasını bundan sonra, belli aralıklarla, evde ailenizle birlikte izleyebileceğiniz filmlerin tanıtımına ayırıyoruz. Elimizden geldiğince, gazete okuyucusunun da kolaylıkla ulaşabileceği filmleri seçmeye özen göstereceğimizi şimdiden söyleyelim. Bu haftaki filmimiz, son dönem İran sinemasının güçlü seslerinden Mecid Mecidi‘nin, Baran filmi. Haftaya bu sayfada yine Mecidi sinemasının bir başka önemli yapıtı; Cennetin Çocukları‘nı izleyebilirsiniz. Haydi, iyi seyirler...

Kendi dilinden hayatı; Mecid Mecidi kimdir?

1959‘da Tahran‘da doğdum. Şehrin güneyinde yaşayan orta halli bir ailenin içinde büyüdüm. Dört erkek kardeşim var. İlk ve ortaokulu güneyde yaşadığım mahallede bitirdim. Devrimden bir sene önce Dramatik sanatlar Fakültesi‘ne girdim. Tiyatroyu çok seviyordum ve ortaokul yılları boyunca tiyatro oyunlarında yer aldım. Devrim sırasında üniversite öğrencisiydim, boykotlara katıldım. O yıllarda devrimle alakalı birkaç tiyatro eseri sahneledim. Aslında biz bir tiyatro grubuyduk. Hurufiye Zaferi isimli bir oyun sahneye koyduk.

Bu, devrimden sonra sahnelenen ilk tiyatro oyunuydu. 1979 Şubatı‘nda devrim gerçekleşti ve biz bir ay sonra, bu oyunu sergiledik. O yılın ardından kültür devrimi nedeniyle üniversiteler bir süreliğine kapatıldı. Bu ara dönemde sanatla, özellikle de sahne sanatlarıyla ilgilendim. Sinemaya yoğunlaşmam da bu döneme rastlıyor. Sinema alanında büyük bir boşluk ortaya çıkmıştı. Arkadaşlarımla birlikte bu alanda bir değişim gerçekleşmesi için bir şeyler yapmamız gerektiğini düşündük. Önce, İslami Düşünce Kurumu‘nda atölye çalışmaları şeklinde bir faaliyet başlattık. Devrimden iki sene sonra faaliyete başlayan bu kurumda sinema, edebiyat, müzik ve resim dallarında çalışmalar yapıyorduk. Muhsin Mahmelbaf ve Resul Molagalipor, bu kurumda birlikte çalıştığımız, daha sonra sinema alanında başarı gösterecek iki arkadaşımızdı. Sonraki yıllarda sinema alanında faaliyet gösterecek olan birçok arkadaşımız bu kurumda yetişmiştir.

Benim sinemaya girişim oyunculukla başladı. İlk olarak Mahmelbaf‘ın filmlerinde oynadım. Anlattığım gibi o sırada kurumda atölye çalışmalarını sürdürürken senaryo olsun, oyunculuk olsun, her alanda birbirimize yardımcı oluyorduk. Benim arkadaşlarıma yardımım da daha çok oyunculuk ve senaryo konularında oluyordu. Yine de en başından oyuncu olarak devam etmeyi düşünmüyordum, bütün istediğim kafamdaki kimi düşünceleri ya da sahneleri filme aktarmaktı. Oyunculuğu bir köprü gibi görüyordum. Bu arada beş kısa film yaptım.

1990‘da ilk uzun metrajlı filmim olan Beduk‘u çektim. İran-Pakistan- Afganistan sınırında çektiğim bu film 1992‘de Cannes film festivalinde gösterildi. Beduk‘u 1992‘de çektiğim Baba (Peder) izledi. Üçüncü filmim Gökyüzü Çocukları‘nı 1996‘da çektim. Bu film, yabancı film dalında oskara aday gösterilen ilk İran filmidir. Gökyüzü Çocukları uluslararası festivallerde birçok ödül aldı. Dördüncü filmim Tanrı‘nın Rengi (Reng-i Hüda, 1999), beşincisi Yağmur (Baran, 2000)‘dur. Bu arada Afganistan‘ı konu alan bir belgesel çektim. Amerika‘nın Afganistan‘a girişinden 17 gün sonra Yalın Ayak Herat‘a Kadar (Pa Berhene Ta Herat) adlı bu belgeseli yapmaya başladım. 65 dakikalık bu filmin çekimi için altı ay çalıştım. Bu bağlamda tasarladığım birkaç film daha var.

[Cihan Aktaş / Yarın Dergisi]

İran sinemasının ünlü yönetmeni Mecid Mecidi‘den;

Baran

‘Ekmek‘le başlayan kaç film var sinema tarihinde? Yaptığı ‘iş‘in hakkını veren kaç yönetmen var? Baran, ekran aydınlandığında gözünüzle ekmeği buluşturan ilk sahnesiyle vurucu gücünü ilk saniyesinde gösteriyor. Konusu; nerden baktığınıza bağlı olarak değişir. Aşk filmi de diyebilirsiniz ona. Afgan işçilerin dramı da...

İran‘ın başkenti Tahran‘da geçen film, bir inşaatta kaçak olarak çalışan Afgan işçilerin dramını ve aynı inşaatta çalışan Azeri bir gencin, Afgan bir kıza âşık olması üzerinden işliyor. Bize ait ne çok şey var bu filmde. Aynı acılar, aynı sıkıntılar ve aynı kaygılar... Yüzlerimizdeki çizgilerin derinliği bile aynı. Şakalarımız ve mahcubiyetlerimiz de aynı. şık olmamız da aynı, yalnız kalmamız da.

Daha çok Mustafa Kutlu hikâyelerinin gönlümüzde bıraktığı o eşsiz lezzete benziyor Baran.

Doğu‘nun hazinelerini, Batı‘ya nanik yapıp ‘bak bizim de nelerimiz var‘ deyip ortaya seren ve basit bir yarışma mantığı içinde sürüklenmiyor bu film. Bizim hazinemizi bize anlatıyor daha çok. Bizim hüznümüzü bize söylüyor. İzleyen bütün Batılılar hayran kalıyor, çünkü eleştirisiz büyüyen Batı sinemasının, aslında şişmanladığını fark edemediler.

Sahneleriyle, gerçekliğin yeniden kurgulanmasını fazlasıyla başarmış bu filmde, dolaylı bir Amerika eleştirisi de var. Komşu ülkelere gidip çalışmak zorunda olan, fakir bırakılmış babalardan ve yetim bırakılmış çocuklardan oluşan Afgan halkının acısı, eleştiriliyor aslında.

İran Kürtleri, Azeri Türkleri, Afganlılar ve İranlılardan oluşan bir coğrafyanın aynı inşaatta, aynı endişeyle bir arada olduğunu görüyoruz. Fransızca konuşmanın önemine işaret etmeyi, ibadet etmek kadar önemseyen laik Türk aydınlarının ‘kaba‘ dediği bu adamların, doğruluk ve sadakatten ayrılmadığını görmek de mümkün bu film sayesinde.

Modern çağların bir ‘Leyla vü Mecnun‘u diyemesek de, daha yirmili yaşarına bile gelmemiş bir Azeri Türk‘ünün olabileceği kadar Mecnun olduğu bir film bu. Farklı, tatlı, ağır işleyen bir hüzün... Şaşırtmaktan başka hiçbir numarası olmayan Batı sinemasına esaslı bir ‘şimdi yavaş zamanı‘ tokadı...

Yönetmenin bile çekerken fark etmediği güzelliklerle örülü bir film bu. Her defasında yeni bir güzelliği fark etmenin hazzıyla bitiriyoruz filmi. Samimiyet kelimesiyle açıklayalım, zira izlerken karşılaştığımız bütün güzellikleri, yönetmenin özellikle kurgulamadığını düşünüyorum. Onlarca birbirinden muhteşem sahnesi var filmin. Hepsini anlatmamız, izlemeyenler için esrarı ortadan kaldırabilir. Son sözleri, harika üç sahneyle bitirelim. İlki şöyledir; Azeri genç, Afgan kızın tokasını bulur yerde, tokayı yerden alır, üzerinde bir saç teli. Elini uzatır ama saç teline dokunamaz, bu sahne vurucudur.

İkincisi; filmin sonlarındaki burka sahnesidir. Afgan kız yere düşürdüğü meyveleri toplar, Azeri gençle yüz yüze gelir, iki saniye... Sonra burkasını indirmesiyle, sessizliğin ortalığı kaplaması müthiştir.

Üçüncü sahne ise; Afgan kızın lastik ayakkabısının çamurda açtığı izleri, az sonra başlayacak yağmurun doldurmasıdır. Sonunda kocaman bir ‘vay be‘ çekeceğiniz, sarsıcı bir sahnedir. Yağmurdur baran.