TBMM tarafından verilen ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası‘ ve sinema sanatına verdiği 50 yıllık hizmeti dolayısıyla Kültür Bakanlığı‘nca verilen Emek Ödülü de dâhil birçok ödülün sahibi olan, Türk sinemasında bir ilki gerçekleştirerek milli ve manevi değerlerimizi konu alan, kimine göre ‘Milli‘ kimine göre de ‘Beyaz Sinema‘ akımının öncüsü sinemamızın yegâne yönetmeni Yücel Çakmaklı‘yla ailesiz geçen çocukluğunu, sinemaya olan tutkusunu, TRT ve TGRT yıllarını, dizilerini, günümüz dizilerini, sinema yazarlığını ve zorlu sinema yolculuğunu konuştuk.
Mütevazı kişiliğiyle sorularımızı içtenlikle cevaplayan ‘sinemanın üstadı‘ kendisinden bahsetmekten hoşlanmadığından olsa gerek, cümlelerin sonunu ‘yaptım‘ ‘ettim‘ ‘çektim‘ yerine çalışma arkadaşlarının da hakkını vererek konuştu. Öncülük ettiği sinema akımına her ne kadar yeni jenerasyon tarafından sahip çıkılmasa da o çalışmalarına ara vermeden devam ediyor.
Yücel Çakmaklı‘nın sinemasını bilmeyen yoktur. Bunun için de sinema salonuna film izlemek için girmeden, Yücel Çakmaklı‘nın çocukluğunu ve sinemaya geçiş dönemine kadar nasıl bir hayat sürdüğünü anlatır mısınız?
1937 yılında Afyon‘da doğdum 1955 yılına kadar da yani liseyi bitirene kadar Afyon‘da ikamet ettim. Daha sonra yüksek öğrenim için İstanbul‘a gelmek zorundaydım. Afyon‘da kaldığım süre içerisinde 18 yaşına kadar çok zor şartlarda yaşadım. Henüz 7 yaşındayken babamı kaybettim. 4 çocuklu bir ailenin en büyüğü ben olduğum için de ailemiz dağıldı. Ben de çocuk esirgeme kurumuna verildim. 15 yaşıma kadar orada kalmak zorundaydım. İlk ve orta öğrenimimi de orada tamamladım. Ailem Afyon‘un köylerine dağılırken ben liseyi bitirmek için çabaladım. Bunun için de dedemden kalma bir konakta tek başına yaşadım. Benim en iyi eğitim aldığım zamanlarım ise yaz tatillerinde dedemin ve ailemin yanında durduğum zaman diliminde gerçekleşti. Bu eğitim benim şahsiyetimi bulmamda çok yardımcı oldu. İki dedem de büyük din âlimleriydi. Ayrıca fahri imamlık yapıyorlardı. Ben de o dönemlerde dedeme yardım etmek amacıyla gittiğimde onun vaazlarında Peygamberimizin hayatından kıssalar ve Mevlana‘nın öğretilerini dinledim. Onlar beni çok etkiledi. Kış ayları gelince yurda geri dönüyordum.
Peki sinemaya olan ilginiz ne zaman başladı.
Yurda döndüğümde vaktimi boşa geçirmek yerine kitaplar okuyor ve fırsat buldukça da sinemaya gidiyordum. Böylelikle de küçük yaşlarımdan itibaren sinema hayatıma girmeye başladı. Dedemden dinlediklerim ve sinemada gördüklerim beni oldukça etkilemişti. Dolayısıyla da İstanbul‘a gelir gelmez İstanbul Gazetecilik Enstitüsüne müracaat ettim. O dönemde sinema eğitimi verebilecek en yakın okul Beyazıt‘taki o kurumdu. Daha sonra Fatih Camii‘nin avlusundaki metruk medrese odalarında kalan bir grup üniversiteli gencin yanında yer buldum. Dolayısıyla da Fatih‘ten Beyazıt‘a her gün yürüyerek gidip geldim. O dönemde de sinema alışkanlığımı bırakmadım. Bu alışkanlığımın aslında ileriki yıllarda girişeceğim işin dönüm noktalarından olduğunu da bilemezdim.
Bir de çocukluğunuzda sinema sektöründe çalışmışlığınız var. Bu nasıl gerçekleşti ve göreviniz neydi?
Paraya ihtiyacım olduğu için işte çalışmak zorundaydım. Bunun için de sevdiğim bir iş olsun istedim ve sinemalarda bilet satıcılığı ve yer göstericiliği yaptım. Aslında bu işi Afyon‘da da yapıyordum, İstanbul‘da da devam ettirdim diyebiliriz. İstanbul‘da Elmadağ Sineması‘nda çalıştığım dönemlerde bir gördüğüm filmi tekrar tekrar görmek nasip oluyordu. Bu da benim sinema kariyerimin gelişmesinde önemli noktalardandır. Bir de ben kültür sanat dergilerine gazetelerdeki sinema köşelerine çok meraklıydım. Bu merakım şu sonucu çıkarmamı sağladı. Avrupa‘dan gelen filmler aslında bir kültür taşıyıcısı ve propaganda aracı görevi üstleniyordu. Ve kendi kendime, madem sinema bu kadar etkili bir araç ben de kendi kültür kaynaklarımızı özellikle de dedemden gördüğüm, duyduğum bilgileri sinema aracılığıyla aktarmak gerektiğini düşündüm. Daha sonra kendimi geliştirmek amacıyla okuduğum kitaplardan ve dergilerden ‘neden kendimize has bir sinema dilimiz yok‘ diye hayıflandım. Bunları düşünürken de gazetelere ve dergilere sinema üzerine yazılar göndermeye başladım. Daha sonra ise çok etkili bir gazete olan ve milliyetçi muhafazakâr ve halk gazetesi sloganıyla çıkan Yeni İstanbul‘da çalışmaya başladım. Kültür sanat sayfasını ise Tarık Buğra yönetiyordu. Burada kısa sürede Türk sinemacılarıyla tanışmaya başladım. Film setlerine gittim, röportajlar yaptım. Bundan sonra da çeşitli yönetmenlerin yanında yönetmen yardımcısı, üçüncü yönetmen olarak çalıştım. Böylelikle sinemanın tekniğini de öğrenmiş oldum.
Sinemamızda o dönem klasikleşmiş Türk filmleri çekmek yerine farklı bir yol çizerek kendinize has bir üslup oluşturdunuz. Öncülüğünü yaptığınız ‘Milli Sinema‘ nasıl başladı?
Sinemayla ilk tanıştığım günde dahi, başkalarının yönlendirmesiyle ya da empoze ettiği fikirleri aktarmak yerine kendi benliğime uygun olan ‘Milli Sinema‘ örneklerini yapmak vardı. Fakat yapımcılar benim bu anlayışıma uygun film yapma isteğime olumlu yanıt vermedi. Çünkü o zaman iki anlayış vardı. Birincisi kozmopolit sinema anlayışı yani batı kültürünü özendiren ve anlatan filmler yapılıyor. İkincisi ise toplumsal sinema anlayışı mevcuttu. Bu da bana göre taklitçi bir anlayıştı. Ben de kendi kültür kaynaklarımızdan hareket ederek filmler üretmek için yapım ekibi oluşturmak gerektiğini düşündüm. Bu doğrultuda da bir ekip oluşturduk ve ilk filmimiz 1968 yılında Elif Film‘den çıkan yarı belgesel yarı konulu ‘Kâbe Yollarında‘yı yaptık. Böylelikle milli ve manevi duyguları hassas işadamlarına ve yapımcılarıma da yol göstermiş olduk.
Daha sonra çok önemli ve türünün ilki filmler yaptınız. Peki bu tarz film çıkarmanız bir takım çevreleri rahatsız etmedi mi? Özellikle de sansür adı altında karşılaştığınız zorluklar nelerdi?
O dönemlerde sansür çok katı işliyordu. Önümüzdeki sorunlardan birisi de yıldız oyuncuların hâkimiyetiydi. Seyirciler o zaman isimlere göre sinemaya gidiyordu. Bizim için de o zamanın en iyi isimlerle anlaşmak mecburiyeti vardı. Bütün bunları gözeterek eser seçmek gerekiyordu. Ben genellikle edebiyat eserlerine dayalı olarak sinema çalışması yaparsam daha faydalı olacağıma inanıyordum. Çünkü çocuk yaşlardan itibaren beğendiğim Türk eserlerini sinemaya aktarma isteğim vardı. Bunun yanında tarihimizi, romanlarımızı ve hikâyelerimizi anlatmak istiyordum. 1970 yılında da Şule Yüksel Şenler‘in romanı olan ‘Huzur Sokağı‘nı ‘Birleşen Yollar‘ ismiyle çektik. Filmimizde dönemin en önemli oyuncuları olan Türkan Şoray ve İzzet Günay rol aldı. Filmimiz büyük ilgi gördü ve çok tartışmalar çıkardı. Yeni bir anlayış doğuyordu. Bu da ‘Milli Sinema‘ydı.
Peki meslektaşlarınız bu durumu nasıl karşıladı?
Sosyal gerçekçi sinema örneklerini veren yönetmenler kendilerine özeleştiri getirmeye başladı. Halit Refiğ ve Metin Erksan başta olmak üzere birçok yönetmen ‘Ulusal Sinema‘ akımına uygun filmler çıkarmaya başladı. Biz sinemamızı daha iyi anlatabilmek ve üniversite gençliği arasında bu akımı yaymak için sinema kulübü kurmak isteğimizi ‘Milli Türk Talebe Birliği‘ yöneticilerine ilettik. Buradan olumlu cevap aldık. O zamanlar bu birlikte değişik sanat akımlarının kulüpleri vardı. ‘Fotoğraf Kulübü‘ vardı. Onun da yöneticilerinden biri şimdiki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül‘dü. Biz Abdullah Gül‘e böyle bir dileğimizin olduğunu söylediğimizde isteğimizi kabul etti ve kurduğumuz ‘Sinema Kulübü‘ne de üye oldu. İlk başkanımız ise Salih Diriklik oldu. Kurduğumuz bu kulüple sinema üzerine seminerler ve programlar düzenledik. Gençleri yönetmenlerle tanıştırdık ve senaryo yazımı üzerine dersler verdik. Daha sonra bu kulübümüzden Mesut Uçakan ve Salih Diriklik gibi yönetmenler çıktı.
Bu süreçte dönemin en iyi oyuncularından kurulu kadrolarla birbirinden kaliteli filmlere imza attınız. O dönemi nasıl özetlersiniz.
1972 yılında Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun‘un rol aldığı Zehra‘yı çektik. Daha sonra sırasıyla Necip Fazıl Kısakürek‘in yazdığı ve Bülent Oran‘ın senaryolaştırdığı Çile‘yi, Orhan Gencebay ve Necla Nazır gibi oyuncuların rol aldığı ‘Ben Doğarken Ölmüşüm‘ü, ‘Oğlum Osman‘ı, ‘Kızım Ayşe‘yi, ‘Memleketim‘i, ‘Garip Kuş‘u ve ‘Diriliş‘i çektik. Daha sonra ise 1975 yılının ortalarında Nevzat Yalçıntaş‘ın isteğiyle TRT‘ye film yönetmeni olarak geçtim.
O dönem Minyeli Abdullah çok konuşuldu. Filmin gördüğü ilgiyi ve özellikle de sinema seyircisinin çok az olduğu bir dönemde bu başarıyı neye bağlıyorsunuz?
Minyeli Abdullah beklediğimizden daha fazla ilgi gördü. En önemlisi de seyirciyi tekrardan sinemaya çekmeyi başarmıştık. Bu canlılıktan istifade ederek bir milli mücadele filmi olan Maraş‘ta çektiğimiz, yapımcılığını da Ahmet Bayazıd‘ın üstlendiği Tarık Buğra‘nın senaryolaştırdığı ‘Sahibini Arayan Madalya‘yı çektik. Daha sonra özel kanalların ortaya çıkmasıyla bir alternatif televizyon yayıncılığı yapılması gerektiğini söyledim. Bu çerçevede Enver Ören önderliğinde Türkiye Gazetesi Radyo Televizyon (TGRT) kuruldu ve sesli bir şekilde rehber insanlar serisi hazırlandı. Bunlar evliyanın hayatını anlatan kasetlerdi. Ben onların TV filmi yapılmasını önerdim ve Bişr-i Hafi Hazretlerinin hayatını anlattığımız ‘Bir Zamanlar Sarhoştu‘ isimli sinema filmini yaptık. Daha sonra ise bu tarz çalışmalarımız devam etti. 30‘a yakın televizyon filmi hazırladık. Bu serinin son filmlerini yapmak da bana nasip oldu. ‘Emir Sultan‘ ve ‘Yıldırım Beyazıt Han‘ı televizyon filmi olarak çektik. Türkiye Gazetesi‘nde resimli roman olarak yayınlanmış Cem Ertürk‘ün Kurdoğlu romanını ‘Kurdoğlu / Osmanlı Bedel İster‘ adıyla film yaptık. Yine o dönemde Bosna savaşlarını anlatan ve TGRT‘de 5 bölüm olarak yayınlanan ‘Kanayan Yara Bosna‘ isimli bir çalışma yaptık. Son dönemdeki çalışmalarımdan olan ve yine hikâyesini çok sevdiğim ‘Son Türbedar‘ı televizyon filmi olarak çektik. En son çalışmamız olarak ise büyük romancımız Peyami Safa‘nın 2005 yılında yeni TRT yönetiminin yardımıyla 5 bölüm olarak ‘Cumbadan Rumbaya‘ romanını yaptık. Bu da yönetmen olarak yaptığım son çalışma oldu.
Dolu dolu bir sinema geçmişiniz var. Tüm bu birikimleriniz doğrultusunda sinemaya gönül vermiş gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Sinema, gençlerin şahsiyetlerinin ve kişiliklerinin oluşmasında aile kadar önemli bir araç haline gelmiştir. Özelliklede internet, ev sineması ve birçok araçla seyredilen sinema güçlü dönemini yaşıyor. Çocuklar ve gençler sinemaya artık daha fazla ilgi gösteriyor. Onun için de bu işle meşgul olmak daha da kolaylaştı. Amatör kameralarla dahi çalışmalar yapılıp staj görülüyor. Bilinçli bir sinema seyircisi olun ve çekinmeden sinema eleştirileri yapın; çünkü ben bu işe ben böyle başladım. Ve benim birçok arkadaşım da bu yolla yönetmen oldu. Fakat en önemlisi mümkün olursa bir yönetmenin yanında çıraklık yapın, bu çile içerisinde pişin ve sebat edin.
Benim amacım kendi milli kültürümüzü tanıtmak
Çok güzel hizmetler sunmanıza rağmen neden işleriniz onay almıyor. Zihniyet değişimi yaşandı diyebilir miyiz?
Evet. O dönem yani 1984 yılında Turgut Özal önderliğinde bir kültür hamlesi yaşandı. Fakat 1988 yılına geldiğimiz zaman hükümetin kararıyla AB‘ye uyum çerçevesinde Avrupalıların istediği tarzda programlar yayınlanması istendi. Benim oradaki amacım kendi milli kültürümüzü tanıtmak olduğu için de bu tür yapımlar bana uymadı ve tekrar İstanbul‘a dönerek sinema çalışmalarıma yoğunlaştım.
Sizin dizileriniz bir amaca hizmet ediyordu. Fakat günümüzde birbirinin kopyası ve klişeleşmiş konuların işlendiği ya da gençliği olumsuz etkileyen dizilerle muhatap oluyoruz. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz.
Şimdi diziler benim anladığım manada çekilmiyor. Sabun köpüğü havasında ve çoğunlukla Latin Amerika dizilerinin taklidi havasında ilerliyor. Bir hafta içerinde çekilip her hafta bir bölüm hazırlanıyor. Hiçbir amacı olmayan gelip geçici çalışmalardır. Maalesef TRT‘de bu modaya uydu. Hâlbuki TRT‘nin amacı çok farklı olmalıydı. Türk tarihinin önemli şahsiyetlerini ve edebi eserleri uyarlayabilirdi. Maalesef bu örnekleri çok az görüyoruz.
Siz sinemaya döndüğünüz dönemde de sinemanın hali pek içi açıcı değildi. Bu dönemde nasıl zorluklarla karşılaştınız?
Ben sinemaya döndüğümde büyük bir değişim olduğunu fark ettim. Zaten televizyonun yaygınlaşmasıyla sinema seyircisi evine çekilmiş ve haliyle sinema salonları da boşalmıştı. Sinema işlevi görenler salonlarda ise yabancı sinemacı ve aktörelerin filmleri oynuyordu. Hollywood‘dan gelen bir takım kişiler sinema salonlarını kendi teknikleriyle hazırlayarak ve son teknolojileri kullanarak en yeni Amerikan filmlerini Avrupa‘yla aynı anda ülkemize getirmeye başladı. Türk sineması da bu nedenle film üretemez hale geldi. Üretse de oynatacak salon bulamıyordu. Bu işgali kırmak için Hekimoğlu İsmail‘in önemli eseri olan ‘Minyeli Abdullah‘ı çektik. Fakat sansürden kurtarabilmek için filmin başına, ‘Bu romandaki olaylar Mısır‘da geçmektedir ve Türkiye‘yle ilgisi yoktur.‘ diye bir yazı koyduk. Aslında romanı tek filmle değil de 3 filme sığdıracak şekilde planladık. 1 ve 2. filmleri bir sene arayla vizyona soktuk. 3. filmi çekmek ise Irak‘ın Kuveyt‘i işgal etmesi nedeniyle yaşanan krizde mümkün olmadı.
‘Mili Sinema‘ anlayışım içinde milli kültürü sinema diliyle aktarmak vardı
TRT‘de çalışma süresince yaptığınız işler nasıl karşılandı ve daha sonra oradan ayrılmanız gerektirecek nedenler neydi. Sizi o kurumda ne rahatsız etti?
Ben TRT‘ye geçince TRT‘nin kuruluş kanununu okudum. Oradaki bir maddede TRT‘nin görevleri arasında ‘milli kültür ve eğitime katkısı olacak programlara yer vermesi gerekir‘ ibaresi mevcuttu. Benim de ‘Mili Sinema‘ anlayışım içinde milli kültürü sinema diliyle aktarmak vardı. ‘Ne yapabilirim‘ diye düşündüğümde aklıma ilk gelen edebiyatçılarla çalışmak oldu. İçimde ukde olan Türk sinemasında yapamadığım bazı edebi eserleri burada yayınlatabilirdim. Bunların içinde Rasim Özdenören‘in ‘Çok Sesli Bir Ölüm‘ ve ‘Çözülme‘, Şevket Bulut‘un ‘Oynaş‘ı Tarık Dursun Kakınç‘ın ‘Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep‘i sayabiliriz. Daha sonra ise bir televizyon oyunu olarak Necip Fazıl Kısakürek‘in ‘Bir Adam Yaratmak‘ eserini 3 bölüm halinde televizyon aracılığıyla halka seyrettirdik. Roman olarak ise büyük bütçe gerektiren filmlere el atmaya çalıştım. Bu doğrultuda Tarık Dursun Kakınç‘ın ‘Denizin Kanı‘nı 5 bölüm olarak hazırladık. Tağrık Buğra üstadımızın Milli Mücadele dönemini anlatan ve 8 bölümden oluşan ‘Küçük Ağa‘ romanını ve yine Tarık Buğra‘nın senaryosunu hazırladığı, 2 senede tamamladığımız Osmanlı dönemini anlatan Kuruluş/Osmancık dizisini yayınladık. Sırasıyla ‘4. Murat‘, ‘Hacı Arif Bey‘ ve ‘Aliş ile Zeynep‘ gibi dizi filmlere de imza attık. 1989 yılına kadar TRT‘de görevi icra etmeye çalıştım fakat bir süre sonra projelerim onay almayınca TRT‘den ayrılmak zorunda kaldım.