Fâtih Sultan Mehmed (II. Mehmed) veya Avni

İstanbul’u fethederek bir çağ kapatıp, başka bir çağ açan bu büyük cihangir, otuz yıl süren hükümdarlığı sırasında, elde kılıç; iki imparatorluk, on dört devlet ve iki yüz şehir fetheder. Zaman zaman da bu kılıç kalem olur, şiirleri fetheder. Yaşadığı dönem hem idarî hem  ilmî hem de edebî alanlarda Osmanlı’nın en parlak dönemidir. Onun hakkında R.Ekrem Koçu şöyle der: “Dehalar başları gökyüzünde ulu dağlara benzer; nasıl ki insan o dağların içinde iken kendini kaybeder fakat azamet ve ihtişamını uzaklaştıkça görür, kavrarsa, dehalar da muasırlardan (çağdaşlarından) ziyade, gelecek asırların insanları tarafından görülür. Fâtih Sultan Mehmed de o şâhikalardandır.”.

“Yok durur zulme rızâmız adle biz mâilleriz

Gözleriz Hakk’ın rızâsın emrine kailleriz.”

diyen Fatih Sultan Mehmed Hân da babası gibi tasavvuf ehlidir. Etrafı Akşemseddin Hz., Molla Hüsrev, Molla Güranî, Hocazade, Hızır Bey Çelebi, Ali Tusi, Molla Zirek, Sinan Paşa, Molla Lütfi, Fahreddin Acemî, Hoca Hayreddin  gibi kıymetli hocalar ve mürşidlerle çevrilidir, İstanbul surları gibi… Fâtih, Osmanlı sultanları içinde ilk mahlas kullanan padişahtır. Şiirlerini “Avnî” mahlasıyla yazmıştır. “Avnî”: Yardımla ilgili, yardım eden, arka çıkan, imdada yetişen demektir. Bu mahlasla Fatih, hem Allah’tan yardım ve arkasından korumasını (müzaheret) bekler, hem de muhteşem, kudretli bir insan olmak azim ve iradesini şahsiyetinde olduğu gibi, şiirlerinde de  aksettirmek ister. Bu mahlas, Fâtih’in hâleti ruhiyesini, felsefesini yansıtır. Tam Fatih’e lâyık bir isim. O bir Alp-eren, bir mutasavvıf, , bir güzel komutan, o bir Avnî, bir şair, o bir Fâtih. Elde kılıç, elde kalem, fethediyor, ülkeleri, gönülleri. Şiir deryasına sürdüğü beyaz atının izlerini  kaynakçamızın yazarlarının ışığında, hep birlikte divanında , takip etmeye ne dersiniz

Fâtih’in “Avnî Divânı” Peygamberimiz (s.a.v.)’e metheden bir gazelle başlıyor:

“ELİF -1-

Yüzün meh-i ‘îd ü ser-i zülfün şeb-i Esrâ

Gamzen yed-i Mûsa leb-i lâ‘lün dem-i ‘Îsâ

Bu hüsn-i Hudâyî ki Hudâ sana virüpdür

Mânî-i cihân yazmadı tasvirüne hem-tâ

Alnun kamerine yüzün ayına müşâbih

Bunca göz ile görmedi bu çarh-ı muâllâ

Şol câm ki nûş eylemişem bezm-i gamunda

Bir sâde habâbıdıur anun künbed-i hardâ

‘Avnî seni medh eyledi çün tarz-ı gazelde

Matla‘ dedi yüzüne vü ağzına mu‘ammâ”

Hep Fatih fethedecek değil ya! Biz de onun torunları olarak bize bıraktığı bu şiir mirasından birini acizane bilgisayarımızın tuşlarıyla fethedelim. İçine nüfuz etmeye çalışarak, kelime mücevherlerinden sarraf titizliğiyle olmasa da bir gerdanlık yapalım ve  Milli Gazete’mize   takalım.Fâtih’in veya Avnî’nin bu nefis gazelinde  isterseniz beyit beyit dolaşıp, mâna arayalım:

1- Yüzün meh-i ‘îd ü ser-i zülfün şeb-i Esrâ

Gamzen yed-i Mûsa leb-i lâ’lün dem-i ‘Îsâ”

[(Ey sevgili)! Senin yüzün bayram hilâli, saçların ise İsra gecesidir. Edalı bakışın Hz. Musa’nın mucizevî eli; lâl dudakların ise Hz. İsa’nın (hayat veren) kutlu nefesidir.]

Fâtih, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yüzünü, Ramazan ayında her türlü zevkten, lezzetten uzak durmamız sebebiyle mükâfat olarak Allah tarafından verilen bayramı müjdeleyen hilale benzetmekte. Hilâl gibi parlak,  müjdeli ve kutlu bir yüz; Hz. Muhammed’in yüzü. İman edenlere Allah’ın bir müjdesi, bir lütfu.

O yüzü gören sevgililer bayram günü gibi sevinçliler. Saçları, zülfü ise “İsra gecesi” gibi siyah, uzun ve mucizevî. Peygamberimiz (s.a.v.)’in edalı, işveli ve hışımlı yan bakışı yani gamzesinin ( gamze burada edalı işveli yan bakış demektir.  Yoksa yanaktaki çukur değil.) ise Hz. Musa (a.s.)’in düşmanlarını şaşkınlığa ve çaresizliğe düşüren mucizevî beyaz eli yani yed-i beyza gibi; her zaman görülebilecek bir şey olmadığını ve inananlarına huzur, düşmanlarına da tedirginlik veren bir bakış olduğunu tasvir etmekte. O’nu sevenlere yani aşıklarına bu bakışın,  çok sevilin yani maşuk gibi olduğundan maşukun naz yaparken sevdiğine işveli ve edalı bakışı gibi addettikleri için bu bakıştan bir âşık gibi etkilenirler. Peygamber’in düşmanları, sevmeyenleri ise bu bakıştan tedirgin olup korktuklarını veciz bir şekilde anlatmaktadır.  Bu öyle bir bakış ki Hz. Musa’nın bir kıptiyi bir yumruk darbesi ile öldürmesi gibi onun düşmanlarını ve müşrikleri mağlup edip, yerlere sermektedir.