Kültür-Sanat

Şiir zaten huzursuz insanların işidir

Şiir zaten huzursuz insanların işidir

Abone Ol

Selis Yayınları‘ndan çıkan şiir kitabı "Sevgili Huzursuzluğum"la kuyuya atılmış Yusuf‘un hikayesi gibi şiirler yazan Bülent Parlak, huzursuz olduğunu reddetmiyor: "Şiir zaten huzursuz insanların işidir. Sen hiç tarlasında domates fidesi büyürken bekleyen bir adamın şiir yazdığını gördün mü? Yok, olmaz. Bizler domates fidesi ekmenin erdemini bilmediğimiz ve onu beklerken aldığımız hazzın farkına varamadığımız için şiir yazıyoruz."

Şiir zaten huzursuz insanların işidir

Bülent Parlak‘ı yakından tanımak insanın şiire olan ilgisini mecburen arttırıyor. Çekirdek yemeden asla uyumam derken ki çocuk haline mi şaşırsanız, yoksa cebinde bir kuruş parası yokken arkadaşından aldığı borç parayla İzmir‘de beş yıldızlı bir oteli satın almaya gitmesine mi bilemiyorsunuz. Epeydir kitabını beklediğimiz Bülent Parlak‘ın Sevgili Huzursuzluğum‘u Selis Yayınları‘ndan çıktı.

Bu yılın en flaş şiir kitabı şimdiden çok ses getirdi bile. Mesela ben on bir tane aldım kitaptan. Aldım ve dağıttım bile. Onun şiirleri kuyuya atılmış Yusuf‘un hikayesi gibi.

*İlk şiir kitabınız olan "Sevgili Huzursuzluğum"u yakın bir tarihte yayımladınız. Kitabın kapağını açar  açmaz  "İstanbul‘da yaşıyor" diye  kısa ama garip bir ifadeyle karşılaşıyoruz. İstanbul‘da yaşamak, hayatınızı anlatan bir cümle midir?

Sevgili Huzursuzluğum, yaklaşık beş yıldır üzerinde çalıştığım şiirleri bir araya getirerek yayınladığım dosya. Bildiğin gibi Selis Yayınları‘ndan çıktı. Ağırlıklı olarak Dergâh, Yedi İklim, Ücra, İzdiham gibi dergilerde yayınladığım birçok şiir ile ilk kez yayınladığım şiirlerden oluşuyor. Sevgili Tarık, sen de bilirsin ki, özgeçmiş mevzusunu defalarca konuştuk seninle. Ben insanın bu gürültüden ibaret garip dünyada çetele tutmanın, dünyanın faniliği karşısında mantıksız bir hal olduğunu savundum durdum.

Sen ise çeteleye karşı olmakla birlikte özgeçmişimizin olduğunu söyledin. Ama bak, Faruk öldü mesela. Şimdi ölüm varken yaşadığımız hangi hadisenin bir önemi, ehemmiyeti olabilir ki? Herşeyi abartan insanoğlu, dünyayı kendisi ve diğerleri diye ayıran insanoğlu özgeçmişini bile abartabiliyor. Ben varolduğumuzdan dahi şüphe duyuyorum. Yemek yiyor muyuz, yürüyor muyuz, çay içiyor muyuz, takım tutuyor muyuz bundan dahi şüphe duyuyorum.

Eve vardığımda bana yaşadığımı hissettiren kızımın babasıyım en çok. Bütün özgeçmişim bundan oluşuyor.

*Sevgili Huzursuzluğum; "Biraz Geç Kalsam Vaktinde Gelmiş Sayar mısın" ve "Bazı Anneler Akciğer Kanseri Olduğunu Bilmeden Ölür" olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Anlatmak istediklerinizin önüne biçimsel bir kaygıyı koymadığınızı görüyorum . Kitabı bölümlere ayırırken oluşturduğunuz kurgu bize nasıl bir elbise dikiyor? Bu elbisenin renk, ses ve biçim kaygısı var mı?

Oldukça açık, yalın ve somut bir dil kullanmaya çalışsam da bütün bunların altında yatan günlük hayata, kavgaya, barışa, sevgiye ve nefrete ait göndermeler katmanı büyük bir yapı oluşturuyor. Şiirde varolan sorun tek değil çok katmanlı. Şekil olarak bunun üstesinden gelmeye uğraştım. Lirizme ve anarşiye yatkın söylemleri bir araya getirmek belki de karakterimden dolayı doğal duruyor. Şiir, derler ya hayatın ritmine pek uymaz. Ben buna pek inanmıyorum. Şiir hayatın ritmine uygun olmalı ki gerçekliğe kavuşsun. İşte o vakit, bu gerçeklik daha sıcak tutacak beni de, okuyanı da.

Hayal önemlidir. Hayal kurmak elbette önemlidir. İnandığımız değerler ancak hayal kurduğumuz dünya ile örtüşünce daha çok değer bulacak. Ama, eğer yaşıyorsanız İstiklal Marşı‘nı iki satır önceden okuyan ilkokul bir çocuklarının da farkında varmalısınız.

*İzdiham Dergisi‘ni çıkaran biri olarak size sormak istiyorum. Bugün geçmişe oranla yüzlerce edebiyat dergisi var. Bülent Parlak bu kadar matbu ve görsel kaynakların var olduğu halde, edebiyatın ve edebi dilin, sinemalarda gündelik hayattaki boşluğunu nasıl değerlendiriyor?

Dergi sayılarının bir hayli çok olması, maalesef dergilerin ulaştığı alanları genişletmiyor. Edebiyat, kültür ve sanat dergileri ne kadar fazla olursa olsun, dergileri alan ve okuyan sayısında gözle görülür bir değişiklik olmaz. Ama esas suçlu dergileri edebiyatçıların çıkarması. Ben mesela İzdiham‘ı çıkarırken arkadaşlarıma şunu söyledim:  Bizim dergimizi edebiyatçılar okumasın. Evet bir edebiyat, kültür, sanat dergisi çıkaralım ama edebiyatla birebir ilgilenenler okumasın. Terziler okusun, arzuhalciler okusun, manavlar okusun ama onlar değil, onlar okumasın. Çünkü edebiyatla ilgilenenlerin hayatla temas kurdukları damarların kesildiğine her gün biraz daha şahit oluyorum. Üzücü değil mi Tarık?

*Evet, üzücü. Ama ben de sizin yanınızda durunca bana da bulaşmaz mı?

Bulaşmamasına gayret etmelisin. Bir sorun görünce çekip gitme hakkı en çok senin çünkü.

*Kitaba gelelim. Kitaba Sevgili Huzursuzluğum adını vermenizin sebebini ve bir şairin huzurla olan ilişkisinin ne anlam ifade ettiğini anlatır mısınız? Huzursuzluğa sevgili yakıştırması yapmak nereden geldi aklınıza?

Şiir zaten huzursuz insanların işidir. Sen hiç tarlasında domates fidesi büyürken bekleyen bir adamın şiir yazdığını gördün mü? Yok, olmaz. Bizler domates fidesi ekmenin erdemini bilmediğimiz ve onu beklerken aldığımız hazzın farkına varamadığımız için şiir yazıyoruz. Hani Erbain‘in girişinde de yazıyor ya "Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir" diye. İsmet Özel bence orada en güzel şekilde ifade etmiş. Vapurda yolculuk yaparken birbirlerinin fotoğraflarını cep telefonuyla çekip zevk alan insanlar kadar olamıyoruz. Misafir odalarında sizi büyütmüşlerse zaten başka çareniz kalmıyor yazmaktan başka. Ben bütün bunların farkına varınca huzursuzluğuma sahip çıkmanın daha iyi olacağına karar verdim. Ve öyle çıktı Sevgili Huzursuzluğum.

Ama bir şey daha var. Şiir kitabımda kaç şiir olduğunu bile tam bilmiyorum. Huzurlu olsam en azından onun sayısını bilirdim, ya da saymak gelirdi aklıma.

*Kitabınızda bahsettiğiniz birçok meseleyle her gün karşılaşıyoruz. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Ne vakit gözlerimi yeni bir güne açsam, duyduğum korna sesleri bana yaşadığım yeri sorgulatıyor. İşte o zaman başladığım gün aslında başlayamadığım güne dönüşüyor. Sonra elinde poaça olan insanların koşuşturmasını görünce nereye gidiyorlar böyle hızlı hızlı diyorum kendime. Nereye gidiyorlar ve neyi kurtarmanın peşindeler?

Sonra elindeki gülü denize atan, hınçla atan kızları görüyorum bazen. Kan davalıların şehirde kaçak, köylerde kahraman olduklarını görüyorum. Hazret-i İsa‘yı ihbar edenler gözüme çarpıyor perde aralıklarında. Meyhanelerin önünden geçerken en arka sıradakilere daha dikkatli bakıyorum, en üzüntülü olanların yüzlerini görmek için. Şiir hayattan kesitler değilse zaten şiir olmaz ki.

Berbere gittiğimde en çok dikkatimi çeken üstümüze fırça süren çıraklar oluyor. Fırçanın, bir eşyadan bahşişe dönüştüğünü onların nasırsız ve haylaz ellerinde görüyorum çünkü. Sonra bilirsin Tarık, oturduğumuz o çay bahçesinde telaşla bulmaca sayfasını arayan yaşlılar bana şiir gibi geliyor. Nasıl telaşla arıyorlar görüyorsun. Sormuştum birine de, "hafızamı taze tutuyor" demişti.

* Teşekkür edeyim mi?

Gerek yok. Teşekkürünü ziyan etme.

Bütün savaşların sebebi ben mişim gibi geliyor bana

* Şiirlerinizden bahsedelim. Kitabınız yayımlanmadan önce konuşulan Haritası Kayıp, Üvey Bir İspanyoldur Futbolcu Guiza gibi şiirler yazdınız. Bu iki şiir sizin şiirinizi hülasa ediyor. Din, modern zaman, savaşlar ve kadınlar hakkında düşündükleriniz bunlarda saklı... Guiza ile derdiniz nedir?

Danile Guiza ile bir derdim yok ama şiirin onunla bir derdi olmalı. Haritası Kayıp şiiri, yerimde duramadığım bir gece vakti yazmıştım. Haritası Kayıp da zaten yerinde duramayan, çok hareketli ve heyecanlı bir şiir. Guiza şiiri de öyle. Haritası Kayıp, benim Kennedy‘nin katili olduğumu ihbar ettiğim bir şiir.

Tarık, daha önce Gerçek Hayat‘ta Yakup Öztürk  ile yaptığımız röportajda da bahsettim. Bazı zamanlar oluyor ki bütün savaşların sebebi benmişim gibi geliyor kendime. Doğru mu, yanlış mı kestiremiyorum ama böyle hissettiğim vakitler oluyor. yabancı bir filozofun sözü var: "Kimse askere gitmese savaşlar olmaz!" diye... Bu kadar sade ve akıl barındıran bir söz varken bunca savaşın, bunca ölümün olması, silahlara bu kadar para yatırılmasını bir türlü anlayamıyorum. Sanırım hayal kurarak yaşamımız son bulacak. 23 Nisan‘da çocuklar koltuklara oturuyor ya keşke diyorum hiç kalkmasalar o koltuklardan. Mesela 5 yaşındaki Lisa‘nın, Obama‘dan daha iyi Amerika‘yı, 7 yaşındaki Berkay‘ın Tayyip Erdoğan daha iyi Türkiye‘yi, 10 yaşındaki Di Natti‘nin Berlusconi‘den İtalya‘yı daha iyi yöneteceğine inanıyorum.

* Yine tuhaf şeyler söylemeye başladınız?

Bence tuhaf değil. Denemesi bedava. Hiçbir çocuk, savaşa, silaha, tanka, tüfeğe bu kadar para harcamaz. Dünyayı büyükler mahvediyor, ceremesini çocuklar çekiyor.

*  Edebiyatımızın geleceğinden umutlu musunuz, para ve edebiyat ilişkisini sorgularken aslında sanat değeri taşıyan metinler ilgi bulamazken, şiir kitapları dağıtılmazken ve basılmazken... İşin içinde bizzat yaşayan biri olarak siz ne düşünüyorsunuz?

Dünyanın hiçbir ülkesine gitmedim, zaten gitmek de istemiyorum ama benim güzel ülkemin her alanı maalesef böyle. İlişki kuracaksınız ki kitabınız çıksın, ilişkiniz olacak ki dergilerde şiirleriniz yayınlansın, ilişki kuracaksınız ki bir çevre sizi kabul buyursun... Bu liste uzayıp gider böyle. Bu tür ilişkiler benim midemi bulandırıyor. Bazen diyorum ki kendime; "Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız / senin karşında,  / alışverişin, alfabenin, iplik döküntülerinin ve  / her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..."