Sosyal gerçekçi şiiri savunduğunu söyleyen şair Cafer Keklikçi, İdeal Kariyer‘de verdiği derste, şiirinin bir ses meselesi olduğunu söyledi. Modern şiir hakkında da değerlendirmelerde bulunan Keklikçi‘ye göre son dönemde imge, simge ve ironinin şiirde kullanımı ve anlamları tamamen değişmiştir. Şiirde müzik ön plana çıkmıştır."
Şair Cafer Keklikçi, İdeal kariyer‘de Modern şiir ve şiir yazma usulleri üzerine ders verdi. Konuşmasında şiir okuma ihtiyacını dile getiren Keklikçi, "iyi" ile "kötü"yü birbirine orantılı veya orantısız bünyesinde barındırdığı insan üzerinden şunları söyledi: "İnsan aynı zamanda ‘güzel‘e eğilimlidir. Bir insan olarak ben, ihtiyaç duyduğum için şiir okuyorum. Öfkemi dindirmek için şiir okuyorum. ‘İyi‘ bir insan olduğum için şiir okuyorum. Mutlak ‘güzel‘i aradığım için şiir okuyorum. Bunlar aynı zamanda benim şiir yazma nedenlerimdir. İnsan sever, inanır, coşar, öfkelenir şiir okur. Bunların temelinde ihtiyaç var. Bizim insan olarak şiire ihtiyacımız var."
Kur‘an-ı Kerim, Hadis ve şairlerden örnekler sunan Cafer Keklikçi, üslubun şairin öz sesi olduğu değerlendirmesinde bulunuyor. Şiirin tanımının şairlere göre değiştiğini, bunun böyle olmasının şiiri zenginleştirdiğinin altını çizen Keklikçi‘ye göre "Hem şairlerin hem de eleştirmenlerin üzerinde uzlaşabileceği tek bir tanımın yapılması olanaksızdır. Çünkü her şiir tanımı veya tarifi, yazan şairin görüşlerini bağlar. Böyle olması da normaldir. Eğer böyle olmasaydı şiirimiz zenginleşemezdi. Poetika sözcüğü de zaten yol, yöntem, ilke vb. anlamlara gelir."
Şiirin arka planı gerçeklik
Şiiri bir ses meselesi olarak gören Şair Cafer Keklikçi‘ye göre bunun nedeni şu: "Şiir bana göre bir ses meselesidir. Seslerin kendi düzenimce anlamlaştırma çalışması. Ama bu anlamı vermem için şiirin arka planında bir gerçeklik olmak zorunda. O gerçekliği yaratacak hayat olayları insan kadar çeşitli, çetrefilli ve sonsuzdur. Arka plan oluşturulurken şairin sözcüklere ihtiyacı var. Sözcük hayattan doğar. Denenmemiş bir icat kendi gerçekliğinde boğulur. Ortaya attığımız her sözcüğün bu dünyaya dair bağlayıcılığı temel olanaklarıdır. Yani şair sözcük icat eder. Sözcük, şairin yaşadıklarıyla deneyimlenirse başkaları tarafından inandırıcı olur."
Konuşmasında modern şiir konusuna da geniş yer ayıran Cafer Keklikçi, Modern‘e yüklenen anlamların bizde batıdaki gibi olmadığını söylüyor: "Günlük konuşmalarımızda çok sık karşılaştığımız modern sözcüğü ile genelde sanatta, özelde edebiyatta kullanılanlar arasında bazı farklılıklar mevcuttur. Bu farlılığı ortaya koyabilmek için, öncelikle modern kavramına bakmak gerekiyor. Güncel hayatta modern derken ‘Batılı‘ ya da kendi kültüründen kopmuş anlamı yüklüyoruz sözcüğe. Türkçe Sözlük‘te ise ‘modern‘ sözcüğünün karşılığı; "çağa uygun, çağcıl, asrî, çağdaşlık" olarak yer almaktadır. Bizim edebiyatımızda modern algı Batı‘dan hem geç hem de farklı olmuştur. Modern tanımının anlamı eski olmayandır. Dolayısıyla ‘yeni olmak‘ bizde modern karşılığıdır. Yani yeni olmak için kültürel gelenekten tamamen kopmak gerekmiyor. Bunun mümkünü de yok zaten. Çünkü içinde doğduğunuz toplumun kültürel birikiminden bıçakla keser gibi koptuğunuz zaman o kültüre ait bir veriminiz olması beklenemez. Türk şairi Türk şiirini yazar, İngiliz şairi İngiliz şiirini yazar. Her ikisindeki ortak düzlem ise; yaratılan verimin ‘evrensel‘ olduğunu gösterir. Önemli olan da budur zaten. Kendi kültürel birikimini evrensele taşıyabilmektir."
Modernlik çerçevesinde Divan şiirini de değerlendiren Keklikçi‘nin görüşü şu yönde: "Osmanlı devletinin çöküşüyle Osmanlı şiiri (Divan şiiri) de çökmüştür. Batı tesirinde yeni bir edebiyat vücuda getirmek üzere o günün çağdaş algısını Türk şiirine uygulamaya çalışan ilk nesil Tanzimat şairleridir. Fakat Divan şiirinin son temsilcisi, bir bakıma Divan şiirinin bütün imkânlarını sonuna kadar kullanmış olan Şeyh Galib‘in şiirine benzememeliydi bu şiir. Hem içerik bağlamında hem de şekil itibariyle. Ama Tanzimat şairlerinde Divan şiirinin etkisi devam etmektedir. Tanzimat‘ın en önemli şairlerinden biri olan Ziya Paşa‘nın terkibi bentleri meşhurdur. Daha sonra ise, aruz veznini serbest müstezat olarak kullanan Tevfik Fikret, aruzu konuşma diline yaklaştırarak hem biçimde hem de biçemde yeni bir söyleyiş vücuda getiren Mehmet Akif bizim ilk modern şairlerimiz olma yolunda birer adım atmışlarsa da tam anlamıyla modern değillerdir."
Ahmet Haşim, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet
‘İlk modern şair Ahmet Haşim, modern şiiri heceye ilk uygulayan Necip Fazıl‘ değerlendirmesinde bulunan Keklikçi bu iki şair ve getirdikleri yenilikleri şöyle açımlıyor: "Bizim ilk modern şairimiz Ahmet Haşim‘dir. 1908‘den itibaren serbest müstezatla yazmış olduğu Yollar, Zulmet ve en önemli ve en meşhur şiiri olan O Belde şiirleriyle modern şiirlerimizin tohumlarını atan ilk şair Ahmet Haşim‘dir. Dergâh mecmuasında yayımlanan Bir Günün Sonunda Arzu şiiri üzerine kopartılan tartışmadan sonra Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar başlıklı poetikası bence modern şiir algısının düşünce planında ilk tezahürüdür. Modern şiir algısını heceye uygulayan ilk şairimiz Necip Fazıl Kısakürek‘tir. Kaldırımlar şiiri yayımlandığında büyük yankı uyandırmıştır. Babıâli isimli otobiyografisinde kendisinin de belirttiği gibi, bu şiirin ilk oluşum aşaması Fransa da başlamış dolayısıyla şiirdeki modern algının kökenini göstermesi bakımından önemli ve anlamlıdır. Meşhur poetikasında tam anlamıyla modern şiirin teoloji (ilahiyat) tarafını göstermiştir. Buna paralel olarak; "Anladım işi sanat Allah‘ı aramakmış" dizesiyle bu düşünce şiirde vuzuha kavuşur." Peki Nazım Hikmet? Bu sorunun cevabını ararken şu bilgileri veriyor Keklikçi: "Necip Fazıl‘ın çağdaşı ve muarızı Nazım Hikmet ise; Fütürizm ve Toplumcu Gerçekçilik akımı etkisiyle yazdığı şiirlerden müteşekkil, 1928‘de Bakü‘de yayımlanan Güneşi İçenlerin Türküsü isimli ilk kitabı ve 1929‘da İstanbul‘da basılan ikinci şiir kitabı 835 Satır isimli eserleriyle geleneksel şiiri reddederek biçim ve özü temelden değiştirip yerine parçalı dizeli serbest şiirlerle modern şiirimize çok büyük katkı yapmıştır. Nazım Hikmet‘in bir diğer önemli tarafı -bence en önemli tarafı- şiirine yerli kültürümüzü yedirmiş olması ve yine eski Türk destanlarındaki ‘yüksek koro‘yu koruyarak destansı bir şiirin argümanlarını modern olanla yoğurmayı bilmesidir. Zaten Kuvâyı Milliye ve Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı gibi destan-şiir kitapları bu düşüncemizin kanıtıdır. Nazım Hikmet‘in şiirimize kattığı kendi deyişiyle ‘orkestra‘ havası hâlâ etkisini sürdürmektedir. Günümüz şiirinin temel dinamiklerinden biridir."
Orhan Veli şiiri sokağa düşürdü
Modern şiire katkı yapan önemli bir girişim olarak gördüğü Garip Akımı‘nı (Birinci Yeni) ele alan Keklikçi, Orhan Veli‘nin şiiri ‘sokağa‘ düşürdüğünü söylüyor: "Garipçilerin en önemli şairi Orhan Veli Kanık‘tır. Orhan Veli ve arkadaşlarının (Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat Horozcu) eski şiiri yıkmak, köklü bir değişikliğe gitmek amacıyla ortaklaşa kaleme aldıkları 1941‘de yayımlanan Garip isimli ortak şiir kitabıdır. Garip‘in önsözünü Orhan Veli kaleme almıştır ve onun ‘bu büyük yıkımı‘ niçin yaptığını ve şiirin (sanatın ve sanat zevkinin) nasıl olması gerektiğini anlattığı poetikasıdır. Orhan Veli Türk şiirinde çok büyük bir adım atmış atmasına da ama bu adımın ürünleri kendi şiiriyle sınırlı kalmakla kalmamış şiiri "sıradan insanın duyguları"nı anlattığı için çabuk sokağa düşmüştür. Kaldı ki Orhan Veli attığı tarihi adımı tamamlayıp ürününü verememiştir. Öbür şairler ise sonradan yön değiştirmiştir. Hatta Melih Cevdet Anday, işi, kendisini İkinci Yeni şairi saymaya kadar vardırmıştır. Orhan Veli her ne kadar şiirde geleneksel yapıya karşı çıkmış olsa da içerik anlamında Türkiye Cumhuriyeti resmi ideolojisine bağlı kalmıştır. Dolayısıyla içerik anlamında yine geleneğe eklemlenmiştir."
Modern şiirimize en önemli katkıyı ise İkinci Yeni‘nin yaptığının altını çiziyor Keklikçi: "İkinci Yeni şiire birçok yeni kavram getirmesinin yanı sıra şiirdeki gerçekliği tekrar tanımlamıştır. Alelade bir fiili, durumu ve olayı ‘tarihsel bir gerçek‘ olarak vermeyi göstermiştir. Sezai Karakoç, "yeni şiir, eski büyük yaşayışları aktüel yapar" derken ‘gerçeğe‘ nasıl bakıldığını ifade etmektedir. Yine, İkinci Yeni şiirinin teorisyeni saydığımız Karakoç‘un ifadesiyle "bu şairler insanı şiire dokundurur". Şiirde imge, simge, anlam tatilleri, açıklık, kapalılık gibi şiire dair birçok yeni mesele gündeme gelmiştir. Düşünsel anlamda yani şiirin biçemi ise daha önceki bir yazımda söylediğim gibi "Cumhuriyet Türkiye‘sinde ilk kez bir şiir resmi ideolojinin buyrukları dışında bir alana girmiştir İkinci Yeni ile." Bu benim için çok önemlidir. Bazıları "kaçış edebiyatı" etiketlemesi yapsa da bu mesnetsiz bir tanımlamadır."
70‘lerdeki şiirin fotoğrafında şair neler görüyor? "Modern şiirimiz, 70‘lere geldiğimizde ortamın aşırı politik olmasından biraz kesintiye uğruyor gibi olsa da Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel‘in çıkışlarıyla zincir kırılmadan devam etmiştir. Özel‘in ilk kitabı Geceleyin Bir Koşu ve Zarifoğlu‘nun ilk kitabı İşaret Çocukları İkinci Yeni şiiri etkisinde birer ilk kitaplardır. 70‘lerin aşırı politik ortamında şiir ideolojinin kurbanı olmuştur. Siyasi kutuplaşmanın getirdiği sol-sağ uçlarında yer alan şiir ne yazık ki güncel politikaya ya övgü ya da sövgü olarak sığ sulara girmiştir. İşte bu ortamda çıkışını yapan ve gelişen Zarifoğlu ve Özel şiirleri; şiiri güncel politikaya alet etmeden ama şiirin içinde ideolojiden kaynaklanan gür sesli ‘haykırması‘ ve ‘sanatçının çağına tanık olması‘ mesabesinden baktığımızda gerçeği yeniden tanımlama olarak karşımıza çıkıyor. Zarifoğlu ve Özel İkinci Yeni‘nin bütün olanaklarını en üst düzeyde kullanmış iki şairdir."
Bir dönem şiir ‘estetik düzlem‘e hapsedildi
İhtilal ve sonrası ise şiir için ‘steril‘ bir dönem Keklikçi‘ye göre: "12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk şiiri yani modern şiirimiz tam anlamıyla içine kapanmıştır. 80 Kuşağı şairleri ‘dilde oyuk açma‘ çalışmasını benimseyerek, daha çok şiirin kendisinin konu edildiği şiirler yazmışlardır. Bir bölük şair de şiiri ‘estetik düzlem‘e hapsederek ‘aşırı estetik‘ diyebileceğimiz steril şiire yönelmiş, ürün vermişlerdir. Birinci grup şairlere Haydar Ergülen, Osman Konuk ve Hüseyin Atlansoy‘u örnek gösterebiliriz. İkinci gruba ise İhsan Deniz, Ali Günvar ve Mehmet Ocaktan‘ı anabiliriz."
90 kuşağın yenilik getirmekten ziyade usta seçme kaygısını öne çıkardığına inanıyor Keklikçi: "1990‘larda pek fazla bir yenilik yaşanmıyor. Hatta hiçbir yenilik olmamış desek yeridir. Eski yeniliklerin getirdiği olanakları kullanıyor şairler. Çünkü 90 Kuşağı şairlerinin (şuan 35 ila 45 yaş arasını yaşayanlar) büyük çoğunluğu kendilerini ya İsmet Özel veya da Hilmi Yavuz eksenine yerleştirip konumlamışlardır. 90 Kuşağı şairleri Türk şiirine herhangi bir yenilik getirememiş, kuşak şairleri sadece kendi şiirlerini kurma endişesi ve yaslanabilecekleri iki ustadan birini seçme kaygısı duymuşlardır. Benim düşünceme göre bir şair usta seçmez; kendisi usta olabilmek için ustalığın gereğini hakkıyla yerine getirmeye çalışır. Çünkü her şair biriciktir. Büyük ağaçların gölgesi altında büyük ağaç olmasını beklemek beyhudedir. Yalnız, olumlu bir gelişme olarak bakabileceğimiz, poetikasını yazan, böylelikle modern Türk şiirine değerli katkılar yapan şairler var; Baki Ayhan T "Soylu Yenilikçi Şiir", Yücel Kayıran "Felsefi Şiir", son olarak da Hayriye Ünal "Çoksesli Şiir" adı altında Türk şiirine ve kendi şiirlerine dair düşüncelerini kaleme aldılar. Modern Türk şiirinin olanaklarını geliştirmesi açısından olumlu ve farklı bir adım (adımlar) olarak değerlendirebiliriz. 90 Kuşağı‘nın diğer iki önemli şairi Süleyman Çobanoğlu ve Ali Ayçil‘dir. Süleyman Çobanoğlu hece şiirini modern bir söyleme kavuşturarak Beş Hececiler‘in Anadolu‘ya romantik bakışını ve ‘resmiyet‘ini yıktı. Ayçil ise bu yolda kendine özgü bir adımla daha ileri götürerek heceye bir ‘samimiyet‘ getirdi. Her iki şairde temel olanak olarak yukarıda ismini söylediğim ustaları almadı. Yalnız Ayçil‘in son yayımladığı şiirlerinde heceyi terk ettiğini görüyoruz."
Türk şiirinde öfke arttı
Son dönemi iliklerimize kadar işlemiş Amerikan kültürüyle ilintilendiren Keklikçi‘ye göre bu dönemde sevgisizlik arttı: "2000‘li yıllara geldiğimizde ise Türkiye, moda deyimle 28 Şubat Postmodern Darbe‘yi yaşamış, ekonomik kriz patlak vermiş, bilişim teknolojisi (bilgisayar-internet) insan hayatının her noktasına nüfuz etmiş, bütün ideolojiler çökmüş, Amerikan kültürü iliklerimize kadar işlemiş, hiçbir fikri etkinlik toplum nezdinde maç izleyen kalabalıklar kadar ilgi uyandırmamış vb vb karmakarışık bir fotoğrafla karşılaşıyoruz. Dünya ölçeğindeyse; ABD Afganistan ve Irak‘ı işgal etmiştir. Kısacası Türkiye ve dünyada teknolojik anlamda sınırsız (biraz da çılgınca) bir ilerleme kaydedilirken silahlar hiç susmadı; insan hayvanlaşma yolunda biraz daha hızlandı. 2000 Kuşağı şairleri (şuan 30 ila 35 yaş arasını yaşayanlar) şiirlerini bu ‘gidişat‘ ortamında yazdı, yayımladı, yayımlıyor. Bu sebeple 2000 Kuşağı şairlerinin şiiri modern Türk şiirine en öfkeli ve en tepkili şiir verimleriyle katkıda bulundu. 2000 Kuşağı modern Türk şiirinin bütün olanaklarını kullanarak kendilerine yepyeni bir kanal açmaya çalıştı. Yalnız, söz konusu olanakları olduğu gibi kullanmadılar; değiştirerek, dönüştürerek kullandılar. 2000 yılından önceki şiir algısıyla 2000 yılından sonraki şiir algısı çok farklıdır. Şiire ait temel terimlerin içeriği değişti. Geçmişteki lirik, pastoral, epik, didaktik, dramatik gibi şiirin türünü veren dolayısıyla sınıflandırmaya yarayan kavramların içeriği artık eskiden olduğu anlamında değildir. Şuan imge, simge ve ironinin de şiirde kullanımı ve anlamları tamamen değişmiştir. Şiirde müzik ön plana çıkmıştır.
Tanınma Korkusu‘ndan Ceset TespitiDers İdeal Kariyer Derneği Yazarlık Kursu‘ndaydı. 14 Mart Cumartesi günüydü; saat 14‘te başladı saat 16: 15‘de sona erdi. Şair konuşmaya başladığında yüzü çok asıktı. Sonra dersi esprili hale getirerek anlatmaya başladı. Öğrenciler de güldü şair de güldü. Hatta o kadar ki şiirde bayağı zevke örnek olarak Orhan Veli‘nin "Ben sana hayran/ Sen cama tırman" mısralarını öyle komikleştirerek söyledi ki sınıf gülmekten kırıldı.
Toplam 25 öğrenci vardı. 8‘i erkek 17‘si kız öğrenci. Salon tipi modern bir derslikte ilk bir saat ‘ders havası‘nda sonraki bir saat ise ‘sohbet havası‘nda sorulu cevaplı geçti. Ders toplam iki saat sürdü. Büyükçe bir masada, oturarak mikrofona konuştu şair. İlk bir saatten sonra beş dakika bir teneffüs molası verildi. İkinci bir saatin sonunda yani ders bittikten sonra, ısrar üzerine Tanınma Korkusu kitabında yer alan Ceset Tespiti isimli şiiri ezbere okudu şair. Zaten şair bütün şiirlerini ezbere okuyabileceğini söylemişti ‘şiirin söylenen olduğunu‘ anlattığı kısımda. Ders sırasında zaten kendi şiirinden ve Cumhuriyet dönemi şairlerinden örnek olarak şiirler okudu.