Günümüz gençliği maalesef Sevr antlaşmasını bilmiyor. Halbuki bugünü anlamamızın tek yolu Sevr’i bilmekten geçmektedir. Maalesef ülkemizi yönetenler de Sevr’i hem bilmiyor, hem de bunu geçmişte kalan bir olay olduğunu düşünüyor. Halbuki batının zihin haritasında Sevr bitmiş değil. Bilakis Sevr birlikte batının bize biçtiği rol somutlaşmış oldu. Böylece batılı devletler bize bakarken nasıl bir hedefe ulaşmak istediklerini netleştirmiş oldular. Avrupalılar, bir türlü bizim Sevr’i ret edişimizi hazmedemediler ve etmemektedirler. Günümüzdeki birçok olay iyi bir gözle izlendiğinde Sevrin izdüşümünü görmekteyiz.

Sevr her ne kadar 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanmış olsa da bugünkü olayların ışığında tekrar değerlendirmemiz gerekmektedir. Yani saf Anadolu insanı tavrımızı bırakmalı, kendisini iğfal eden kişiye aşık olan genç kız tavırlarından sıyrılmalıyız. Batı bize hiçbir zaman iyi gözle bakamaz. Bakmaması da normaldir. Çünkü biz başka bir medeniyet havzasında yetişmiş ve o medeniyet havzasının temsilciliğini yapmışızdır.

Batının bize nasıl baktığını yine bir batılı insaf sahibinin ağzından dinleyelim. İstanbul Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Alman asıllı Prof. Fritz Neumark, öğrencilerinin kendisine “Avrupa’nın neden Türkleri sevmediğini” sorduğunda verdiği cevap ibret yüklüdür. Hoca şöyle der:

-Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır Kilise’nin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebebine gelince:

Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik şöyle dursun, hristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa ortada tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.

En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanlar’ı Haçlı ordularına mezar ettiler.

Sizi silah ile yenemeyenler, sizi kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar. Önce ahlaki değerlerinizi yıpratmaya başladılar. Giyiminizden hayat tarzınıza kadar; sonra da kendi içinizde sizi bölmeye başladılar.

Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.

Kilise size kin kusmaktadır. Sebepleri de ifade ettiğim gibidir.

Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı. Şimdi 19 üniversite var. Osmanlı zamanında ise her yerde bir medrese vardı. Tarihine bakın. Her medresede ilim tedrisatı vardı. İlk denizatlıyı Osmanlı’nın yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuz belki de ama Avrupa bunu biliyor.

Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. Ama sizde bunun olması bu şartlarda çok zor.

Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.”

Hocanın samimi itirafları bakalım bizleri uyandırmaya yetecek mi . Gelelim Sevr antlaşmasına. Anlaşmanın maddeleri incelendiğinde bugün Avrupa Birliği çerçevesinde tartıştığımız birçok konunun bundan 85 yıl önce aslında gündeme geldiğini görmekteyiz. Avrupa, o günkü şartlarda kabul etmediğimiz antlaşmayı kendisiyle yaptığımız her ittifakta önümüze sürmekte ve seferinde de tavizler koparmaktadır.

Antlaşmanın İzinden

Sevr antlaşmasının bizce en önemli noktaları sınırların tayini meselesidir. Sevr’e göre Türkiye’nin sınırları küçültülmüştü. Osmanlı devleti İstanbul ve Anadolu’nun çok küçük bir bölümünden ibaret kalmıştı. Ayrıca, İstanbul azınlık haklarına uyma şartıyla veriliyordu. Uyulmadığı takdirde alınabilecekti. Aslında İngiltere Türklerin Trakya ve İstanbul’dan yani tüm Avrupa’dan çıkartılması gerektiğini savunuyorlardı. Lord Curzon; “Türklerin İstanbul’da bırakılmalarının Müslümanlar arasında yanlış yorumlanacağını, batılıların Türkleri İstanbul’dan çıkarmaya güçlerinin yetmediği kanaatine kapılacaklarını” söylüyordu. Fakat Fransa ve İtalya’nın bu görüşe muhalefeti nedeniyle İstanbul bize bırakıldı.

Boğazlardaki trafiği yönetecek bir boğazlar komisyonu kurulacaktı. Yani, kendi ülkemizin toprağında söz sahibi olmayacaktık. Doğu Trakya, İzmir ve Ege bölümü ile Ege adaları Yunanistan’a veriliyordu. Avrupa’nın şımarık çocuğu yine beleşten toprak sahibi olmuştu. (İzmir konusunda İngiltere İtalya’ya bir kazık atmıştı. Çünkü gizli antlaşmalarda İzmir İtalya’ya verilmesine rağmen daha sonra Yunanistan’a verilmesi İtilaf devletlerini birbirlerine girmesine ve İtalya’nın Kurtuluş Savaşı süresince tarafsız durmasına neden olmuştur.) İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesi, Türk – Yunan savaşının tetiklenmek istendiğini göstermektedir. Çünkü Yunanlılar bu yerleri almak için işgale girişecek, Türklerde bu karşı durunca savaş kaçınılmaz olacaktı. Yani bir barış antlaşması değil, barışa son veren bir antlaşma olmuş oluyordu.

Bunun dışında Fransa Güneydoğu Anadolu ve Suriye, İngiltere Irak ve Filistin, İtalya Libya, On iki Ada, Antalya, Konya ve Edremit’e kadar olan yerleri alacaktı. Savaş tazminatı ödeyecek, kapitülasyonlar genişletilerek uygulanacak, Ordu 50.000 kişiye düşürülecekti.

Gelelim Ermeni meselesine; Türkiye Ermenistan’ın bağımsızlığını tanıyacak, doğuda bağımsız bir Ermenistan kurulacak, ayrıca bu devletin denize çıkışının sağlanması için gerekli düzenlenme yapılacaktı. Böylece Ermeniler tarihi emellerine kavuşmuş oldular. Bu arada Kürtler de unutulmadı. Ermenilerin güneyinde özerk bir Kürdistan kurulmasına karar verildi. Ermenilerin aldıklarına kıyaslandığında Kürtlere sadece sus payı vermişlerdi. Çünkü Kürtler Müslümandı. Yani potansiyel düşman. Aynı mantık günümüzde de geçerlidir. Bugün Kürtleri okşayan güçlerin, yarın tepelerine kimyasalları yağdırmayacaklarının bir garantisi yoktur.

Buna göre Türkiye’nin Ege Denizi ile Akdeniz’de hiç kıyısı kalmıyordu. Marmara denizi ile Boğazlar da uluslararası komisyonun elinde olduğundan denize çıkış sadece Karadeniz üzerinden sağlanmaktaydı. Böylece Avrupa kulislerindeki Doğu sorunu Türkiye’nin parçalanmasıyla çözülmüş oluyordu. Bu sorun daha haçlı seferleri ile başlamıştı.

Bu Tuzağa Nasıl Düştük

Gelin bir de bu tuzağa nasıl düştüğümüzü hep birlikte irdeleyelim. Osmanlı’nın son günleri… Avrupa’nın önünde dağ gibi duran Ulu Hakan İttihat ve Terakki (İT) tarafından iktidardan alındı. Ardından memleket beyinsizlerin yönetiminde kaldı. Bunlar Talat, Enver ve Cemal paşalardı. Bu genç yöneticiler, idealist bir yaklaşımla memleketin içinde bulunduğu bu şartlardan kurtulmanın yolu, büyük bir devletle birlikte savaşa girerek, savaşın kazanılmasından sonra masada yer kapmaktı. (Bu sözleri hatırlamanız lazım. ABD’nin Irak’ı işgalinde de çok söylenmişti.) O dönemde bize sıcak bakan tek devlet Almanya olduğundan onların yanında savaşa girdik. (Diğer devletlerin topraklarımızda gözü olduğundan bizim ittifak teklifimize sıcak bakmadılar.)

Ardından Almanlarla birlikte dünyaya savaş açtık. Almanların savaş sırasında bize attığı kazıklar sayesinde bir milyon askerimiz şehit düştü. Sonunda Almanların teslim olmasıyla biz de mecburen teslim barış istedik. Bu arada ABD başkanı Wilson’un yayınladığı ilkeler bizim barış yapmamızı hızlandırdı. Çünkü gerçekten de lehimize maddelerle yüklüydü. Fakat aslında bizim kalemimiz kırılmıştı.

İtilaf devletleri Paris Barış Konferansı’nda (18 Ocak 1919) bizim yıkılmamıza karar vermişlerdi. Fakat bölüşmenin ne şekilde olacağı konusunda anlaşamıyorlardı. Özellikle İngiltere ile Fransa’nın çekişmesi üzerine bu iki devlet 24 Nisan 1920 yılında bir araya gelerek San Remo antlaşmasını yaptılar. Sevr antlaşması bu antlaşmanın devamı niteliğindedir. Bu arada sunacakları antlaşmanın kabul edilmesini sağlamak ve Türklere gözdağı vermek amacıyla 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edildi. (Fakat bu olay direnişi hızlandıracaktır.) Ardından 11 Mayıs 1920’de itilaf devletleri hazırlamış oldukları bu taslağı Osmanlı devletine verdiler ve cevap için bir ay süre tanıdılar.

Bu arada Osmanlı Hükümeti antlaşma şartlarının ağır olduğunu ileri sürüp hafifletilmesini istedilerse de kabul edilmedi. İtilaf devletleri antlaşmayı kabul ettirmek için Yunanlıları 22 Haziran’da batı Anadolu’dan harekete geçirdiler. Osmanlı Hükümeti, şartların değişmeyeceğini anlayınca ve Yunanlıların ilerlemesinden korkarak 22 Temmuz 1920 yılında toplanan Şûrayı Saltanat tarafından Sevr kabul edildi. Ardından Hadi Paşa ile Rıza Tevfik Paris’e giderek 10 Ağustos’ta burada Osmanlı’nın sonunu getiren antlaşmayı imzaladılar. Paris’ten gönderdiği mektupta Rıza Tevfik şöyle der: “Mağluplardan hiçbirine yapılmayan bir takım şartlar yalnız bize yükleniyor, bu hak, hukuk değildir!.. Artık bu hale karşı Avrupa’dan bir şey ümit etmek, olmayacak şeyi beklemek değil midir

13 bölüm ve 433 maddeden oluşmaktadır. Aslında antlaşmayı Mebusan Meclisi onaylamadığından (zaten kapalıydı) hukuken geçersizidir.

Tepkiler ve Zafere Kadar Savaş

Sevr antlaşmasının imzalanması haklı olarak Anadolu’da mücadele hareketini yürütenlerce büyük bir tepkiyle karşılandı. TBMM, antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etti. Ayrıca, Avrupa’dan hâlâ hakkaniyet bekleyenlerin uyanmasına da vesile olması açısından önemlidir.

Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, artık bütün güçlerini savaşa verdiler. Çünkü barış ve görüşmelerle bir şey elde edilemeyeceği anlaşılmış olundu. Önce I. ve II. İnönü zaferleri, ardından Sakarya ve nihayet Başkomutanlık Meydan Muharebesiyle bize yaşama hakkı tanımayanlara günlerini göstermiş olduk. Bu ülkenin kanla alındığını ve ancak son neferi ölünce düşman çizmesiyle ezilebileceğini anlatmış olduk. Mustafa Kemal’in dediği gibi “Size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” sözü bizim milli mücadeledeki ruhumuzu aydınlatmaktaydı. Yani şehit olmaktı artık tek arzumuz.

Sonunda zafer inanların oldu. Zaferin son vuruşunu ordu komutanının ağzından dinleyelim (Atatürk): “26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı. Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir),düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir’in kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.” Nutuk

Bu zaferin ardından Yunanlılar denize döküldüler. Onların hamisi İngiltere’nin araya girmesiyle Mudanya ateşkes antlaşması yapıldı. Böylece bize biçmiş oldukları Sevr gömleği küçük gelmiş oldu.

Sonuç olarak

“Tarihe ezeli bir tekerrürdür derler/ hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi.” diyen M. Akif, maalesef haklıydı. Günümüzde de benzer olaylar sergilenmekte yeni Sevrler kapımızı çalmaktadır. Aslında batının bu topraklar için bulduğu çözüm, yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Önce Türkleri Avrupa’dan çıkarmak, ardından da Anadolu’dan çıkarmaktı. Onlar bunu doğu sorunu (Şark Meselesi) diyorlardı. Yani doğudan Avrupa’ya giren Türk ve İslam kuvvetlerini yok ederek Avrupa’yı Hristiyan bir kıta haline getirmekti. Şimdi bizi çıkarmasa bile asimile ederek veya misyoner saldırılarıyla Hristiyanlaştırarak eritmeye çalışmaktadırlar Tarih mağlupları yazmaz. Kazananlar tarih yazar. O halde düşmana karşı uyanık olup geçmişin geçmişte kalmadığını ve geçmişimizin bizi sürekli kovaladığını bilerek hareket edelim.