Köken olarak İstanbullu olmasa da Şehir Mektupları ile Eski İstanbul‘u bir yerli olarak tanıtan ve Kanal 7‘de Ekrem Işın‘la yaptığı İstanbul Tekkeleri adlı program ile şehrin "Harabati yerlerine" dikkat çeken Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey‘in Özel Hayatı‘nı işte böyle bir mekâna bağlı olarak anlatıyor.
Eskiler görüntüye değil de öze değer verdiği için kılık kıyafeti yerinde olmayan, harabelerde oturan kişiler konusunda azami dikkat göstermişlerdir. Vakıa, kisve insanın uzuvlarını sadece örtmez, aynı zamanda onun kimlik ve ruhariyetini gizler. Ecdadımız, yıpranmış elbise giyerek, gösterişe, alayişe değer verenleri, ye kürküm ye diyenleri hem üstü kapalı eleştirmiş hem de insanları değer konusunda uyarmıştır. Bundan dolayı denmiştir "Nice insan gördüm üstünde elbise yok / Nice elbise gördüm içinde insan yok"
İnsan için geçerli olan bu durum geleneksel kültürümüzde mekâna da taşınmıştır. Osmanlı‘nın en şaşalı yılları Topkapı gibi mütevazı bir yapıda geçmiştir ki bu, o dönemin imkânlarına ve özellikle Batı‘ya göre hayli sade bir yapıdır. Dıştan bakıldığında hiç de gösterişli olmayan mekânlarda oturanların elbisesi ve hayatı sadedir ama basit değildir. Oralarda yaşayan kişilerin gayet zengin, derin, hisli bir hayata sahip olduğunu devasa Divan şiirimiz göstermeye kâfidir.
"Meyhane mukassi görünür taşradan amma / Bir başka ferah başka letafet var içinde" diyen şairimiz Nedim, unutmayalım ki Lale Devri şairidir. Denilebilir ki efendim, meyhane halkın tasvip etmediği bir yerdir, bundan dolayı o dönemin zihniyeti böyle yerleri gözden uzak ve biraz da harabati bir yapı şeklinde inşa etmiştir. Elhak bu doğrudur amma doğrunun hepsi bu kadar değildir. Çünkü mimari olarak Osmanlı‘nın sadece meyhaneleri değil, devlet daireleri ve halka ait evler ve diğer mekânlar da zamanına göre gayet "basit" ve sadedir ve bundan dolayı Ziya Paşa: "Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm" demiştir.
Osmanlıdan tevarüs edilen bu "virane" yapılarda yaşayan, milletin işini dıştan bakıldığında gösterişi ile insanı ezmeyen, kendindenmiş duygusu veren devlet dairelerine Cumhuriyetin ilk yıllarında da rastlanır. Zira bu yıllarda değişim öncelikle zihniyetle ilgili bir şey olarak algılanmıştır. İkincisi, zenginlikle ilgili bir husustur bu, devlet eski mekanlarda yeni işler, usuller getirmeyi daha rantabl bulmuştur.
Köken olarak İstanbullu olmasa da Şehir Mektupları ile Eski İstanbul‘u bir yerli olarak tanıtan ve Kanal 7‘de Ekrem Işın‘la yaptığı İstanbul Tekkeleri adlı program ile şehrin "harabati yerlerine" dikkat çeken Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey‘in Özel Hayatı‘nı işte böyle bir mekâna bağlı olarak anlatıyor.
Dışarıdan bakıldığında yıpranmış, tarihin sillesini yemiş, terk edilmiş bir yer. Yanından geçen kimselerin bile ne olduğu konusunda bir şey bilmedikleri "unutulmuş" bir devlet dairesi. Arşivde çalışan bir kişinin hayatı söz konusu olacağına ve meşguliyet konusu da arşivcilik olacağına göre, zarfla mazruf tam uyum içinde dememiz gerekir ki yazarın da bizden görmemizi beklediği husus bu olsa gerektir. Yaşanılan mekân ve yapılan işle uyum halinde bir kişi Tahir Sami Bey. Sadece bu kadar değil, başlangıçta söylediğimiz gibi gösterişe değer vermeyen fakat derununda devasa umutlar, kırılgan aşklar, sevinçler, acılar, hayal kırıklıkları ve ulvi davalar kısacası insana ait her şeyi barındıran bir hayat sahibi olan "küçük insanlar."
Kahraman
"Küçük insan" tabiri edebiyatımıza Orhan Veli ile girmemişse de Orhan Veli‘nin yazdığı şiirle tartışılmaya başlanmıştır. Çünkü Orhan Veli öncesi şiirinin insanı ile âşık arasında kendisine ulaşılamayan, kavuşmaya engel olan zenginlik, toplumsal statü, kültürel ve taşralı-yerlilik farklılığı vardır. Şair engellerden birini aşsa diğerine takılır ve bir türlü vuslat gerçekleşmez. Aşk, arabesk bir hüviyet kazanır ve giderek mecazileşir. Şiirin insanı genel olarak kahramandır, ulaşılmazdır. Orhan Veli, şiire Süleyman Efendi‘nin nasırını sokarak bu hüviyeti değiştirmiştir. Aynı dönemde Sait Faik Abasıyanık bunu hikâyede yapmıştır. Tahir Sami Bey‘in Özel Hayatı bu anlayışın ve geleneğin bir devamı olarak ele alınıyor ki bu tahkiye tekniği sadece mevzu seçiminde değil, mevzunun ele alınışında da kendini gösteriyor. (Bu arada Mustafa Kutlu‘nun ilk kitaplarından birisinin Sait Faik‘in Hikâye Dünyası adını taşıdığını hatırlatalım.) Böyle bir girişle Tahir Sami Bey‘i küçümsemiş olmuyoruz. Zira o dışarıdan devlet dairesi olduğu bile bilinmeyen, terk edilmiş bir binada, kendine has bir davası olan küçük bir devlet memurudur, buna vurgu yapmak istiyoruz.
Tahir Sami Bey, anlatıcı-yazarın, İstanbul‘u dolaşırken keşfettiği bir mekân ve o mekâna ait "meçhul" bir şahıstır. Böyle gizemli bir yerde yaşayan insanların gizemli bir hayatı olacağı aşikârdır. Bu keşfi yapan kişi gazeteci-yazar ise artık onun elinden kurtuluş yoktur. Gazeteci merakı ile yazar kimliği bir araya gelir ve mutlaka bir hikâye yakalar.
Tarz: Röportaj-hikâye
Tahir Sami Bey‘in Özel Hayatı‘nı kaleme alan anlatıcı-yazar ile konu ve konuyu ele alış tarzı arasındaki uyumdan hareketle bu hikâye tekniğine röportaj-hikâye diyebileceğimizi düşünüyorum. Bu, Mustafa Kutlu‘nun mesleki bilgiden iki türlü yararlandığını gösteren bir örnektir denilebilir. Şöyle ki Mustafa Kutlu öncelikle meslekten gelme bir yazar. Edebiyat tahsili ve öğretmenlik yapmış. Saniyen, gazeteci-yazar değil ama gazetede yazan bir yazar. Röportaj türü bu iki özelliğin kesiştiği yerde duruyor ve yazar, Tahir Sami Bey‘in hayatını yazarken gazeteci-yazar dikkatini gösteriyor ve seçtiği tür de konusuna uygun olarak röportaj-hikâyeye oluyor. Ne demek istediğimizi gösteren örnek metin için aşağıdaki satırlara şöyle bir göz gezdirelim:
"Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz, orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız. Ama acele etmeyin. Yavaş yavaş. Bir binanın merdivenlerinde, bir ağaç gölgesinde, birkaç masasını kapı önüne atmış bir çayevinin tahta sandalyelerinde oturup nefeslenin. Etrafınıza dikkatle ve defalarca gözden geçirin. Kaldırımlara, bahçe duvarlarına, duvarlardan sarkan leylak dallarına, gelip geçen arabalara, insanlara, sokakta oynayan çocuklara, çatılara, kuşlara bakın. Bulutları ihmal etmeyin. Gökyüzündeki her bulut dakikada bir biz ona bakalım diye şekil değiştirir."
Görüldüğü gibi yazar denemelere has bir giriş yapıyor. Düşünceyi öne çıkaran bu metin birkaç sayfa sonra okuyucunun kolundan tutuyor ve onu olaya götürüyor. Hikâye için bir hazırlık safhası mahiyetinde olan bu satırlar gelenekte de var. Gelenek denilince yazar Mustafa Kutlu, birden fazla kaynağı aynı anda hatırlatıyor ki bunun öncesinde Ahmet Mithat Efendi‘nin tekniği, sonrasında ise Sait Faik ve Haldun Taner‘de gördüğüm bir anlatım tekniği var. Ahmet Midhat Efendi‘nin kendini metne dahil etmesi ve ey okuyucu diyerek araya girmesinin, günümüzde postmodern tarz olarak geri döndüğünü ve revaçta olduğunu biliyor ve görüyoruz. Ancak hikâyeye, düşünce yazısı ve özellikle sohbet-deneme bileşimi bir metinle girmek ise Sait Faik ve Haldun Taner‘in ayırıcı özelliği. Bu benzerlik ister etkileşime ister yazarın meslekten gelen birikiminin tabii yansımasına bağlansın, fark etmez. Mustafa Kutlu sadece girişteki bu metinle değil, Eğin‘in coğrafi, ekonomik, kültürel geçmişi hakkında verdiği bilgilerle, dergi yayıncılığı ve ciltcilik konusundaki ayrıntılı açıklamaları ile de metne röportaj-hikâye özelliği kazandırıyor. Pekiyi hangi röportaj tekniği bu? Konunun uzmanları, röportaj tekniğini ikiye ayırıyor: Alman tarzı röportaj ve Amerikan tarzı röportaj. Amerikan tarzı röportajda yazar, sonda söyleyeceğini başta söyleyerek okuyucuyu şaşırtır, tabiri caizse çarpar. Okuyucuyu önce heyecanlandıran sonra da sükûnete kavuşturan bir tarzdır bu. Alman tarzı ise bunun tersi. Adım adım basitten karmaşığa, sükûnetten heyecana doğru bir gidiştir Alman tarzı. Yani ki bir ön hazırlık gerektirir. Tahir Sami Bey‘in bulunduğu mekânın keşfi ve hikâyesi Alman tarzı röportaj tekniği üzerinden ilerliyor.
Anlatıcı-yazarın hikâye içinde söylediği gibi aslında ne‘yin anlatıldığı önemli değildir modern hikâyede, olayın nasıl anlatıldığıdır. Bir konu/hikâye vardır ki mektup türü ile kaynaşmış olarak doğar; bir konu/hikâye vardır ki günlük türünün özelikleriyle çıkar okuyucunun karşısına.
Yazar her daim arayış, deneme ve yenilik peşinde koşan bir kaşiftir. Daha önceki hikâyelerinde sinematografik ayrıntılardan, anısal olanlardan, kıssa geleneğinden, meddah üslubundan yararlanan Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey‘in hikâyesinde bu kez röportaj-hikâyenin imkânlarından yararlanıyor.
Tahir Sami Bey‘in Özel Hayatı
* Geleneğimizi belirleyen temel anlayışlardan biri olan "kepenek altında er yatar" fehvasınca; görünüş bakımından hiçbir özelliği olmayan, ancak yazar tarafından keşfedilen bir yerin ve "küçük insan" olarak adlandırılan insanımızın derunundaki zenginliği açığa çıkaran bir hikâyedir.
* Hikâye, teknik olarak gelenekle modernizmi birleştiren Ahmet Midhat Efendi‘ye kadar giden bir geleneğe sahiptir.
* Kutlu‘nun hemen bütün hikâyelerinde görülen; çınar, ağaç gölgesi, su şırıltısı, kayısı, zerdali, maydanoz, soğan, domates, kuş sesi, nar vs. fıtratın ve tabiiliğin imgesidir. Bu yönüyle yazar İstanbul‘a bir türlü alışamamış ve Anadolu‘yu İstanbul‘a taşımış gibidir. Belki de eski İstanbul‘u tekrar diriltme çabası.
* Röportaj bir haber yazısı olarak belgelerden, bilgilerden yararlanır. Eğin, matbaacılık, dergi yayıncılığı ve ciltçilikle ilgili sayfalarda bu özellik var. Yazar kendi yorumlarına yer verdiği gibi ikinci kişilerin görüşlerine de yer verir, fotoğraflar kullanır ve mikrofonu ikinci kişiye uzatır. Fotoğrafı, hikâye metninde ayrıntılandırılmış tasvirler olarak isimlendirmek mümkündür. Tahir Sami Bey‘in konuşması da delillendirme ve mikrofona uzanış.