Hep merak etmişimdir, “Bazı dinî konularda öne çıkmaya çalışan insanlar yaptıkları veya yapmak istedikleri icraatlar konusunda ayrıntılı bir şekilde düşünmüşler midir” diye Meselâ sabah namazı konusuna yapılan vurgu ve bunun ardındaki maksat gibi!
Sabah namazı “vakti bakımı”ndan çok önemlidir. Çünkü “nefis” ile “irade”nin mücadelesine sahne olan bir vakittir. Uykunun ağır basması, sabah namazını vaktinde kılmanın dışında başka nelere engel olmaktadır Sabah namazına vurgu yapılmasının hikmeti nedir
Sabah namazı vakti, “şerrinden Halika sığınılan karanlık”la, diriliğin şükür nişanesi olan aydınlığın kesişmesi, karanlığın sonu, aydınlığın başlangıç noktasıdır. Sabah namazında esas olan “uykuyu ertelemek” midir, yoksa erken kalkıp rızık aramak için “dua ile günü erken başlatmak” mıdır
Âyet çok açık: “Sizlere dinlenme zamanı olsun diye geceyi, çalışıp kazanmanız için gündüzü var eden, güneşi ve ayı belirli dengelerle yörüngelerinde hareket edecek şekilde yaratan, bütün kâinatı muazzam bir âhenk içerinde düzenleyip sizin hizmetinize veren O’dur” (En’âm 6 / 96).
Sabah, diğer namazlarla mukayese edildiğinde “nefsin baskısı”na yenik düşme konusunda çok hassas bir vakittir. Özellikle sabah namazına vurgu yapılmasının ardında aranması gereken şeylerin nelerdir Ben niçin sabah namazına kalkmalıyım
Uykulu bir eda içinde, hatta uyku kaçmasın diye mahmur bir vaziyette, soğumamış yatağa tekrar girmek midir sabah namazını vaktinde kılmak Kıldım ve yattım, böylece sabah namazının “fazilet”inden istifade etmiş mi oldum Yasak savar gibi hareket ederek kimi kandırdım, kendimi mi, hâşâ Allah’ı mı
Sabah namazı ile “güne başlama”yı şöyle bir düşünelim! Müezzinin vaktin ruhaniyetine uygun bir şekilde “sabâ makamı”nda okuduğu ezanla “uykudan hayırlı” olan namaza çağrıldığında, davete icabet edip eli yüzü ve sair âzâları yıkayarak maddî bir temizlik yaptıktan sonra, tam bir “uyanıklık” edasıyla Allah’ın huzuruna durmaktır.
İlâhî huzurda, “Sübhâneke...” diyerek Allah ile konuşuyormuş gibi mânevî bir atmosferde, “Rabbim! Huzurundayım, sana sığınıyorum, sadece sana ibadet ediyor ve sadece senden yardım diliyorum, beni kimseye muhtaç etme! Helâl rızık kazanmayı nasip eyle! Yanlış yapmaktan ve tökezlemekten beni ve ailemi koru! Beni sağlıklı bir şekilde sabaha erdirdin, yine sağlık içinde günümü hayırlı ve bereketli eyle! Sana hamd ediyorum, şükrediyorum. Sen çok merhametlisin! Merhametini, rahmetini bizim üzerimizden eksik etme!” mealindeki “duamı” yaptım, güne besmeleyle başladım. Böylece Rabbime sığınarak mânevî gıdamı aldım. Şimdi payıma düşen “rızkımı” aramak için güne başlıyorum. Bu süreçteki mânevî hazzı şöyle bir düşünelim.
Gaflette olanların dışında, bütün canlıların bu vaktinde güne merhaba dediğini, böylece cıvıl cıvıl bir hayatın başladığını; bir “mümin” olarak güne erken başlamanın zevkini, zindeliğini ve bunlardan hâsıl olacak bereketi düşünmenin insana nasıl bir heyecan verdiği düşünmeye çalışalım.
Sabah namazı, aydınlığa kavuşmanın şükrüyle birlikte “günü erken başlatmak”tır. Bizâtihi sabah namazı gaye değildir, sabah namazı güne “dua ile başlama” motivasyonudur. Sabah namazıyla başlayan günde, yapacağın işlerinin, bu minval üzre gitmesi için verilen sestir, bir akorttur.
Gece boyunca dinlenmiş bir vücut ve kafa ile zinde bir vaziyette, güne başlamak için besmele çekip kişinin ilmine irfanına, işine aşına başlama vaktidir sabah namazının verdiği “ti” sesi...
“Dünya erken kalkanlarındır” der yeni yetme Amerikalılar bir atasözlerinde! Müslüman asırlardan beridir, erken kalkmanın eylemini yaşar, fakat erken kalkmanın anlamının gereğini yerine getirmediği zamanlarda gaflet ve cehalet sarar vücudunu, çevresini ve dünyasını!
Böyle durumların en bariz özelliği laf üretmektir, eylem yerine! Lafı geçip eyleme girişmenin hazzını unuttuğu için, namazı kıldıktan sonra kuşluk vaktine kadar uyumayı modernlik sayarak gafletine gaflet katar!
Hayatın bir “imtihan” olduğunu söyleyen kitabını okumaz, okusa anlamaz, anlasa gereğini yerine getirmez. Oysa imtihanda başarılı olmak için “çalışmak” gerektiğini bilir, fakat sırt üstü yatarak imtihanı başaracağı umudunu taşır yine de, Allah’a tevekkül ettiğini söyleyerek!
Öğrenci isen dersinin, memur ya da iş sahibi isen işinin başına vaktinde geçersen, dersinin de işinin de sahibi olursun. Aksi halde treni kaçırırsın! Kaçan tren kaçmıştır artık, bundan sonra hep rotarlı yaşamak zorunda kalırsın!
Sabah namazıyla günü başlatmış olmak için “iş yapıyor” olmak gerekir. Boş boş oturmak, lafıgüzâfla meşgul olarak vakit geçirmek, mahallenin dedikodusunu yapmak, çoğu zaman yıkmaktan başka hiçbir dahlin olmadığı halde siyaset yaparak “vatan kurtarma”ya çalışmak, güne erken başlamayı anlamamak demektir. Çünkü vakit nakittir, nakdin kıymetini bilmek gerekir.
Sabah namazı, bazı tuzu kuru gafil kişilerin yaptığı gibi namazdan sonra mükellef sofralar kurarak kahvaltı etmek de değildir. Birtakım varlıklı kişiler, bir “hocaefendi”yi duâgû olarak tayin ettikleri kahvaltı sofralarına çeşit çeşit peynirler, simitler, ballar, börekler taşıyarak “cennet”te olduklarının veya “cennet”e gideceklerinin garantisini aldıkları zehabına kapılmaktadırlar!
Oysa sabah namazıyla başlanan gün, çalışmanın bereketini arttırır, öncelikle buna inanmak gerekir. Kuşluk vaktinde gafiller daha yeni kalkmaya çalışırken veya kahvaltı sofrasındayken, siz “dinlenme”yi bile hak etmiş duruma gelmişsiniz demektir. Bunun hazzını ancak yaşayan bilir. Zaten hazlar öyle değil mi, tanımlanmaz, yaşanır. Erken kalkmak için elbette “erken yatmak” şarttır. Televizyon başında birilerinin daha çok para kazanmak için yaptığı birtakım boşboğazlıkları seyrederek vaktinize kıymanızın hiçbir anlamı yoktur. Onların da mutlaka müşterisi olacaktır, yeter ki biz olmayalım!
Hiç kuşkusuz toplumda her türlü insana ihtiyaç vardır. Ancak “dolgu malzemesi” veya “konu mankeni” olan insanlardan olmamak onurlu bir yaşam biçimidir. Hayatımızı kendimiz tanzim edersek, başkalarına tanzim etme fırsatı ve lüksü vermemiş oluruz.
Sabah namazı ile birlikte “mesai”ye başlarsanız, öğle vaktinde kaylûleyi de hak etmiş ve Hz. Peygamber’in belirlediği yaşam tarzına ayak uydurmuş olursunuz.