Neo-con‘ların açtığı küresel savaştan bu yana dünya Müslümanlara dar ediliyor, Batı‘da yaşam, Müslümanlar için işkence dolu bir ömür şekline bürünüyor. Müslüman kimliği taşıyanların evleri, işyerleri, ibadethaneleri basılıyor, polis takibine alınıyor, psikolojik baskılara maruz kalıyor. İlhan Karabiber de bu politikaların mağduru olarak karşımıza çıkıyor. Karabiber ile yaşadığı kâbus dolu günleri, karşılaştığı psikolojik baskıları konuştuk.
Fransa‘dan söz ederken, ihtişamından, çekiciliğinden, ülkedeki lüks mağazalardan, başkent Paris‘in ünlü Champ Elisee (Şanzelize) Meydanı‘ndan, ışıklı ve geniş caddelerinden, Paris‘in tarihi dokusunun özenle korunmuş olduğundan, görkemli binalardan, ünlü markalardan, alışveriş merkezlerinden, Sen Nehri‘nden, çevresindeki kitapçılardan, kafelerden, çeşmelerden, asırlar öncesinden kalan yapıtlardan, büyük meydanlardan, çimenlere sere serpe uzanmış oturan insanlardan, gece renk cümbüşünü andıran ancak gündüz demir yığını görüntüsündeki Eyfel Kulesi‘nden, şehrin her tarafında yer alan kiliselerden, ihtişamlı katedrallerden, kentin içine sinmiş tarihi atmosferden, çatılarda veya şehrin her tarafında yer alan dini motifli heykellerden, enstrümanlar çalarak para toplamaya çalışan dilencilerden, müzelerinden, saraylarından ve dahi diğer etkileyici binalarından söz etmeyeceğim. Bu bilgilere kolaylıkla ulaşmak mümkün...
"Fransa gerçeği" adlı dizimizde Fransa‘da Müslüman olmanın nasıl bir şey olduğunu, Müslümanların ne gibi sıkıntılarla karşı karşıya geldiklerini birinci ağızlardan ortaya koyacağız. Ve böylece, dışarıdan bakıldığında hemen hemen herkesin gıpta ettiği, özgürlükler kıtası olarak nitelendirilen Avrupa‘da yaşayan yabancılarla- özellikle de Müslümanlarla, konuştuğunuzda, Avrupa‘nın hiç de öyle olmadığı anlaşılacak. Çünkü, görüştüğümüz işçilerin, memurların, öğrencilerin, öğretim üyelerinin tümü, televizyonlarda, filmlerde görünen şatafatlı hayatın sadece vitrin olduğunu, onun mutfağının pisliğini ancak orada yaşayanlar olarak kendilerinin bildiklerini ifade ettiler. Hele hele oraya ulaşmak için her türlü sıkıntıya katlanan, hayatlarını tehlikeye atan insanlara özellikle madalyonun bu yüzünün gösterilmesi gerektiğine dikkat çektiler.
Bu sözleri işitince, Azerbaycan ve Fas hakkında duyduklarım ile gördüklerim arasındaki fark dolayısıyla" Hani anlattığınız bu ülkeler nerede?" diyerek, dezenformasyona tepki göstererek, "Azerbaycan ve Fas Gerçeği" adlı dosyalar hazırlamıştım. Bu defa yine anlatılan, propagandası yapılan Avrupa‘nın hiç de bize medya ve politikacılar tarafından sunulduğu gibi olmadığını duyunca bu kez de "Fransa Gerçeği" adlı bir dosya hazırladım. Bu dosyada gözlemlerimin yanı sıra daha çok konuştuğum, görüştüğüm insanlarla gerçekleştirdiğim söyleşiler yer alacak.
Kadim dostum Seyit Taze ve ben, Almanya‘nın Stutgart Havaalanı‘ndan Fransa‘nın Strasbourg kentine doğru yola çıktık. Almanya‘nın herkesi gıpta ettiren otobanında ilerlerken, yerleşim alanlarının yakınlarına geldiğimizde gürültünün önlenmesi için yapılan estetik ses bariyerleri dikkatimi çekiyor yeşil alanların güzelliğini seyrediyorduk.
Kısa bir süre dinlenmek için sınır kasabası Kehl‘de mola verdik. Girdiğimiz süpermarkette bir Türk genci ile karşılaştık. İlhan Karabiber adlı Türk genci gazeteci olduğumu öğrenince; çalıştığı işyerinde psikolojik baskılara maruz kaldığını, Avrupa‘da Müslüman olmanın bir anlamda terörist olmakla eşdeğerde görüldüğünü söyledi. Başından geçen olayların bunun bir kanıtı olduğunu savunan İlhan Karabiber, yaşadıklarının herkes tarafından bilinmesini istedi. Aslında İlhan‘ın anlattıkları hiç de şaşırtıcı değildi... Çünkü hatırlanacağı gibi, 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılıp, Varşova Paktı lağvedildikten sonra Batı, yeni düşmanı belirlemede gecikmedi. Yeni düşman İSLAM ve MÜSLÜMANLAR‘dı. Bunu açıkça söylemekten de kaçınmadılar. Ama özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından "İslam eşittir terör, Müslüman eşittir terörist" imajını yerleştirmeye, Müslümanları baskı altına almaya başladılar. Neo-con‘ların açtığı küresel savaştan bu yana dünya Müslümanlara dar ediliyor, Batı‘da yaşam, Müslümanlar için işkence dolu bir ömür şekline bürünüyor. Müslüman kimliği taşıyanların evleri, işyerleri, ibadethaneleri basılıyor, polis takibine alınıyor, psikolojik baskılara maruz kalıyor.
Psikolojik baskı
İlhan Karabiber de bu politikaların mağduru olarak karşımıza çıkıyor. Karabiber ile yaşadığı kâbus dolu günleri, karşılaştığı psikolojik baskıları konuştuk.
Karabiber yaşadığı ve hala da yaşamakta olduğu günleri şöyle anlattı: Belimdeki bir rahatsızlıktan dolayı rapor almıştım. Raporlu olduğum dönemde 11 Eylül saldırıları gerçekleşti. İstirahat döneminin bitmesinden sonra iş yerine döndüğümde, çalışma arkadaşlarım "saldırılara katılıp katılmadığım" şeklinde takılıyor, sürekli olarak bu tür şakalar yapıyorlardı.
Bir süre sonra rahatsızlığım iyice artınca çalıştığım bölümün değiştirilmesini talep ettim. İşyeri doktorum da o işte çalışamayacağıma dair, bir rapor verdi. Doktor raporuna rağmen bir sene boyunca yerimi değiştirmediler. Şefler, doktorun verdiği raporu yırtıp atıyorlardı. ‘Ya burada çalış, ya da istifa et‘ diyorlardı. Bu böylece bir sene boyunca devam etti. Ancak bir yılın sonunda işyerimi değiştirdiler. Benim asıl işim bilgisayar programcılığıdır. Ama beni, bilgim olmayan montaj işine yerleştirdiler. Bir süre sonra beni asıl işime verdiler; herkes halinden memnundu. Şeflerle çok iyi bir diyalogumuz vardı. Her konuda olduğu gibi, İslam hakkında da sohbet ediyorduk. Şeflerden biri Kur‘an-ı Kerim okumak istedi. Ben de kendisine bir tane Fransızca meali temin ettim. İki kişi daha benden Kur‘an-ı Kerim istedi. Bundan iki hafta sonra, fabrikanın en üst düzey yöneticisi beni yanına çağırdı ve hakkımda birtakım iddiaların olduğunu söyledi. Söylentilere göre, insanları zorla İslam dinine döndürmeye çalışıyormuşum; Kur-an meali dağıtıyormuşum; yanımda her zaman silah taşıyormuşum."
Sadece Müslüman olduğu için bu tür suçlamalarla karşılaştığını söyleyen İlhan Karabiber, "Bununla da yetinmeyip, Usame Bin Ladin‘in resminin basılı olduğu bir tişörtle fabrikada dolaştığım söylentilerinin olduğunu öne sürdüler. Ayrıca, on kadar kişinin bu duruma şahit olduğunu iddia ettiler. Bunlar tamamıyla uydurmaydı. Yalan ve iftira idi. Bu iddialar üzerine ben de, eğer bunları yaptıysam neden polise şikâyet edilmediğimi sordum. İnsan Kaynakları Müdürü, cevap olarak böyle bir şey yapmayacaklarını, ama istifa edersem bu olayı kapatacaklarını söyledi. Ben de onlara, beni mahkemeye vermelerini istedim; şahit olduklarını iddia eden on kişinin de mahkemede ifade vermelerini söyledim. "Böylece eğer suçum varsa ortaya çıkar. Aksi takdirde ben de dava açar ve bu olayın aydınlatılmasını isterim," dedim. Bir avukat tuttum ve onun aracılığıyla, anlatılanlara şahit oldukları iddia edilen şahıslarla görüştük. Onlar, müdür ile bir görüşme yaptıklarını, ama beni suçlamadıklarını, yalnızca söylentileri dile getirdiklerini söylediler. Fakat bu olaydan sonra, o arkadaşlar beni uyardılar; beni aşan bir güçle karşı karşıya geldiğimi ve işyerindeki geleceğimin riske girdiğini söylediler."dedi.
Bu gelişmelerin ardından kendisine yönelik baskıların iyice arttığına dikkat çeken Karabiber, "İnançlarım üzerinde oynamaya başladılar. Hanımımın başörtülü olmasının ve İslami kimliğimin göz ardı edilmeyeceğini söylediler. Ben de tekrar avukatım aracılığıyla girişimde bulundum ve yönetime bir mektup yazdırdım. Verdikleri cevapta, kimsenin özel hayatına karışmadıklarını öne sürdüler. Fakat sürekli olarak, Müslüman olmama rağmen neden Amerikan fabrikasında çalıştığımı soruyorlardı" diye konuştu.
"Bugüne kadar Fransa‘da herhangi bir neden dolayısıyla tutuklanıp tutuklanmadığı" yönündeki sorumuza Karbiber "22 senedir Fransa‘da yaşamaktayım. Bugüne kadar polisle herhangi bir sorunum olmadı. Tutuklama, gözaltına alınma gibi herhangi bir olay yaşamadım" şeklinde cevap verdi.
Bu olaylardan sonra depresyona girdiğini anlatan İlhan Karabiber, "Depresyon dolayısıyla, 3-4 ay kadar istirahat aldım. Avukatım iş yerine bir mektup yazarak, işe başlamak istediğimi belirterek, psikolojik baskıları azaltmaları durumunda tekrar işe başlayacağımı bildirdi. Kabul ettiler ve beni rahatsız etmeyeceklerini söylediler. Ama aksine doktor raporlarına rağmen fiziksel olarak çalışamayacağım bir bölüme aktardılar. Üç dört kere doktor raporuyla yerim değiştirildi. En son olarak da yine çalışamayacağım ve mesleğim olmayan bir bölüme verdiler. Şu anda da orada psikolojik baskı uyguluyorlar. Beni istifaya zorluyorlar. Ben de avukatım aracılığıyla iş müfettişine, gelip olayları yerinde görsün diye bir mektup yazdırdım. Onlar da şimdi birtakım kişileri kullanarak beni suçlamaya uğraşıyorlar. Geçtiğimiz günlerde, personel şefi beni yanına çağırdı ve bana birtakım cezai uygulamalar yapılacağını bildirdi. Sebebini sorduğumda, iş ritmine uyum sağlayamadığımı ve ekip şefinin benden rahatsız olduğunu söyledi. Ekip şefine bunu sorduğumda, böyle bir şikâyette bulunmadığını belirtti; diğerleri tarafından böyle bir ifade vermeye zorlandığını, ama bunu kabul etmediğini ifade etti. Bunları şahitlerin yanında yazılı olarak belgeledim. Sağlık raporumu da alıp avukata verdim. Yapılan her şey kayıtlı. Personel şefinden bugüne kadar ki iş dosyamı istedim, ama yalnızca son üç seneyle ilgili dokümanları alabildim. 11 senelik dosyamı vermediler. Çünkü önceki senelerdeki çalışma grafiğim gayet iyi ve takdirlerle doluydu. Son 3 senede çektiğim rahatsızlıklardan dolayı performansım düşüktü. O nedenle sadece son 3 yılın belgelerini verdi "dedi.
Günümüz Avrupa‘sında buna benzer olaylar artık münferit olmaktan çıkıp genel bir durum haline gelmiştir. Tevafuken rastladığım İlhan Karabiber‘in anlattıkları, aslında Avrupa‘da merkezi yönetimlerin ve siyasal erklerin çoğunlukla da medyayı kullanarak kendi kamuoylarında İslam ve Müslümanlara karşı oluşturmuş oldukları toplumsal korku psikolojisine dayalı bir tecrit politikasıdır. Yürütülen propagandalarla Avrupalı devletler kasıtlı olarak öncelikle kendi kamuoyunda Müslümanların meşruiyetlerini tartışmalı bir duruma getirip, tarihsel önyargıları da harekete geçirerek, özellikle de hali hazırda dünyanın muhtelif yerlerinde ki terör olaylarının başlıca sorumlularının Müslümanlar ve dolayısıyla da İslam olduğunu lanse ederek toplumsal zihinleri alabildiğine bulandırıyor. Bunun sonucunda da Müslümanlar Avrupa kamuoyunda istenmeyen canlı bombalar olarak algılanıyor. Eğer gerçek, inandırıcı ve tatmin edici önlemler Avrupalı devletlerin garantörlüğünde alınmazsa, İkinci Dünya Savaşı‘ndan önce Avrupa kamuoyunun zihninde oluşturulmuş Yahudi karşıtlığı ve Avrupa‘yı Yahudilerden temizleme şeklindeki toplumsal yargı, kısa bir süre sonra Müslümanlık karşıtı söylemlerin ve toplumsal eylemlerin artmasına ve hatta geniş çaplı şiddet olaylarının yaşanmasına yol açabilir. Avrupa medyası da böylesi bir toplumsal kargaşayı körüklemeye dünden hazırmış gibi bir görünüm sergiliyor zaten. Bu öngörümü abartılı bulanlara, Avrupa‘nın geçmişte yabancılara ve farklılıklara karşı tahammülsüzlüklerle dolu tarihini ve bu farklılıklara karşı Avrupa‘nın giriştiği görülmedik kanlı savaşları hatırlatırım. Çok değil, daha 50 yıl öncesinde bir canavar kesilip kendi yüreğini kemiren Avrupa‘nın son 50 yıl içerisinde evrensel değerler etrafında yeni bir medeniyet projesi geliştirerek farklı bir veçhe kazandığını düşünenler ise, tarih olgusunun karmaşıklığını ve halkları kimi zaman nasıl önyargılara mahkûm ederek basiretlerini körelttiğini bilmiyor demektir.
Eyüp Sultan Camii‘nde güzel bir gün
İslam dünyasında yaşanan bölünmüşlüğe rağmen orada birlik ve beraberlik, bütünlük var... Tam da bize dinimizin öğütlediği bir biçimde her ırktan, her renkten Müslümanlar... Türklerin yanı sıra Faslı, Cezayirli, Tunuslu ya da bir başka Afrika ülkesinden Müslümanlarla karşılaşıyor, kaynaşabiliyorsunuz, orada...
Strasbourg Eyüp Sultan Camii... İçerisine girdiğinizde güzelliklerin, örnek görüntülerin ve manzaraların hakim olduğunu görürsünüz... İslam dünyasında yaşanan bölünmüşlüğe rağmen orada birlik ve beraberlik, bütünlük var... Tam da bize dinimizin öğütlediği bir biçimde her ırktan, her renkten Müslümanlar... Türklerin yanı sıra Faslı, Cezayirli, Tunuslu ya da bir başka Afrika ülkesinden Müslümanlarla karşılaşıyor, kaynaşabiliyorsunuz, orada...
Gerçekleştirilen ortak faaliyetler ise bu görüntüyü daha da güzelleştiriyor... Fransa Müslümanlar Konseyi çatısı altında düzenlenen Kutlu Doğum Haftası etkinliklerine Avrupa Milli Görüş Teşkilatı da destek vererek, özlemini duyduğumuz görüntüyü tamamlıyor... Aslına bakılırsa, Eyüp Sultan Camii‘nde bulunduğum birkaç gün içerisinde gerek kurumun cemiyet başkanı Sebahattin Aydemir ve gerekse kurumun diğer üyeleri ( -Nuh Er, Ali Çınar, İlhan Yapıcı, Murat Balta, Şerafettin Kuşluoğlu ve Seyit Taze- gösterdikleri yakın ilgi dolayısıyla hepsine teşekkürü borç biliyorum) Araplar‘dan söz ederken yalın bir biçimde Arap dememeleri, sürekli olarak "Arap kardeşlerimiz" şeklindeki hitap cümlesini kullanmaları dikkatlerden kaçacak gibi değildi... Bu hitap tarzı, gerçekten kulağa çok hoş geliyordu...
Anadolu‘da bile unutulmuş olan misafirperverlik hasletlerini hala koruyan bu güzel insanlarla tanışmanın, kaynaşmanın mutluluğunu yaşadım orada...Müslümanların dertleriyle dertlenen insanları gördükçe bu hazzım birkaç kat daha artı...Yaşlı bir amca dernek yetkililerine geliyor: Siyonistlerin açlığa mahkum ettiği Filistin‘e acil olarak nasıl yardım gönderebileceğini soruyordu... Gördüğüm birkaç olumsuzluğa rağmen hakim olan atmosfer dolayısıyla çok mutluydum...
O gün... Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin gerçekleştirildiği gün... Camide, neredeyse İslam dünyasının her köşesinden insanlar vardı. Suriyeli, Faslı, Cezayirli, Tunuslu, Türkiyeli...
Kur‘an-ı Kerim tilavetiyle başlayan etkinlik, Fransa İslam Konseyi Birinci Başkan Yardımcısı Abdulhak Nabaouı‘nın günün önemine ilişkin yaptığı konuşma ile devam etti. Eyüp Sultan Camii Cemiyeti Başkanı Sabahattin Aydemir‘in selamla konuşması ve ardından söylenen ilahilerle sürdü.
Ben de, İslam dünyasının içerisinde bulunduğu durumu özetleyen şöyle bir konuşma yaptım:
Bismillahirrahmanirrahim...
Ben, konuşmama gazeteci olmam hasebiyle, kendi perspektifimden yaklaşarak, "İslam dünyasında birlik arayışı içerisinde olmamız" gerektiğini vurgulayarak başlamak istiyorum
Avrupa ülkelerinin ekonomik ve siyasi bakımdan birlik oluşturduğu, Latin Amerika ve Afrika‘da birleşme rüzgârlarının estiği, hatta ABD‘nin Kanada ile birleşmeyi bir erdem kabul ettiği bir dünyada, sadece bizim havzamızda, yani Ortadoğu ve İslam dünyasında bölünme atmosferi hâkim. Hâlbuki bugün hiçbir ulus devletinin tek başına küresel meydan okumalarla baş etmesi mümkün değildir. Kapitalizm ve emperyalizm küreselleşiyor, dolayısıyla bunlara karşı direnişin de küreselleşmesi gerekiyor. Dolayısyla, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez‘i ve Zimbabwe Devlet Başkanı Robert Mugabe‘yi müttefik olarak görmeliyiz. Ancak, tabii ki ilk işimiz, kendi coğrafyamıza bir çekidüzen vermek olmalıdır. Ondan sonra başka bölgelerle ve ülkelerle ittifak kurabiliriz. İslam coğrafyasının kalbi de Ortadoğu‘dur. Bizler, Peygamberlerin hemşerileriyiz. İslam dünyasında mutlaka bir birlik arayışı içerisinde olmalıyız. Bu birlik sürecini artık başlatmamız gerekir. Bu manada, İslam dünyasının her yerinde olumlu gelişmeler yaşanıyor. Örneğin, Mısır‘da İslam birliğini savunan bir parti büyük güç kazanıyor. Mısır, bugün yarın birden kabuk değiştirebilir. Her şey küçük bir kıvılcıma bakıyor. Bundan yirmi sene öncesinde, Filistin‘de direniş diye bir şey yoktu. Filistin‘in kurtuluşu için çalışan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Ürdün nehri üzerinden Filistin‘e girip çıkıyorlardı. Ürdün‘den kovuldular, Tunus‘a yerleşmek zorunda kaldılar. Ama sonra bir de baktık ki, bir kişi bir taş attı ve başlayan mücadele bugün Hamas‘ın zaferiyle sonuçlandı. 15 sene önce Hamas böyle bir şeyi hayal bile edemezdi. Şeyh Yasin şehit edildiğinde hepimiz yelkenleri suya indirmedik mi? Ama bugün Hamas Filistin‘de iktidara geldi. Diğer yandan, bir avuç direnişçi, Irak‘ta Amerika‘yı dize getirmiş durumda. Bütün bunlar aslında Allah‘ın ayetleridir. Cenab-ı Allah bize bir şey söylüyor: "Zafer inananlarındır!" Allah Kur‘an‘da bunu açıkça söylüyor...
Hiç şüphesiz bu arada bizi üzen gelişmeler de yaşanmıyor değil. Filistin‘deki ve Irak‘taki iç çatışmalar gibi... Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, mevcut durumumuzu 1918‘le kıyasladığımız zaman çok iyi bir durumdayız. Çünkü o tarihlerde yeryüzünde, Küresel Güçlerin hegemonyası altına girmemiş bir karış toprak bile yoktu. Amerika ve Afrika kıtalarının tümü Avrupa‘nın ve ABD‘nin sömürgesi durumundaydı. Hindistan ve Çin de sömürgeydi. Dünyanın hiçbir yerinde, Batı‘dan bağımsız bir tek hükümet yoktu. Ama Allah‘a hamdolsun ki, günümüzde dünyanın her yerinde, emperyalist yönetimlere karşı bayrağını açan, ya da buna meyilli olduğunu gösteren ülkeler mevcut. Uluslararası sömürü düzenine karşı çıkma iradesini gösterebilen ve böyle bir potansiyeli olan çok sayıda ülke var.
Şu anda, Küresel Güçler sadece göz boyamaktadır. II. Dünya Savaşı‘ndan sonra Küresel Güçlerin kazandığı hiçbir savaş yoktur. Küresel Güçler, ne Afganistan‘da, ne Irak‘ta, ne Vietnam‘da ne de Somali‘nin işgalinde bir şey kazanabilmiştir. Somali‘deki çıplak Afrikalı insanlar, onları topraklarından kovup attılar. Şu anda da Irak‘ta batağa saplanmış, çırpınıyorlar. Bizim bütün meselemiz kendimizle. Emperyalizm, bizim basiretsizliğimiz, birbirimizi tutmamamız-kenetlenmememiz yüzünden yükselmektedir. Ama bugün dünyanın her tarafında sağduyulu gruplar öne çıkmaya başlıyor. Küresel emperyalizm, gerçekten çok korkunç bir rüyadır, bir kâbustur. Bir gün bu kâbus bitecek.
Artık 1910-1920‘li yıllardaki yenilgi atmosferini aşmış durumdayız. Bizler, bir gün dünyayı değiştirmek üzere yola çıkmış bulunuyoruz. Çok geçmeden inşallah çok farklı bir dünyada yaşıyor olacağız. Buna gerçekten inanmak zorundayız.
1980‘lerin başında Londra‘da bir konferansta Aliya İzzetbegoviç‘e soruyorlar, "Siz İslam birliğinden bahsediyorsunuz. Peki, bu nasıl gerçekleşecek?" O da diyor ki: "Bilmiyorum. Ama gerçekleşmesi için gereken şartı biliyorum: Buna inanmak."
Şimdi bütün bunların Kutlu Doğum Haftası‘yla ne ilgisi var diyeceksiniz. Şöyle bir ilgisi var. İslam birliği dendiği zaman, yüzlerinde alaycı bir ifade belirenler, kendilerine şu soruyu sormalılar: "615- 620 yıllarında Mekke‘de yaşasaydım, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile de alay eder miydim?" Eğer Peygamberimizle de alay edebilecek idiyseler, buyursunlar bizim İslam birliği emelimizle de dalga geçsinler. "Hz. Muhammed‘in Mekke oligarşisine karşı hiçbir şansı yok" diyebilecek idiyseler, buyursunlar İslam birliğinin şansı yok desinler.
Dünya aynı dünya, isimler farklı da olsa insanlar aynı insanlar. İddialar da aynı. Herkes kendi doğrularını kabul ettirme iddiasında. Geçmişte, kendi doğrularını kabul ettirmek için de her şeyi mübah görüyorlardı. Bugün de aynı şeyi yapıyorlar. Yöntemleri de, taktikleri de, söylemleri de aynı... Kendi egemenliklerini, zalimliklerini kabul ettirmek için söyledikleri süslü kavramlar da aynı... Mekkeli müşrikler de bugünkü küresel güçler gibi, insanlara zulmederken bunu adalet ve iyilik adına yaptıklarını iddia ediyorlardı.
Kutlu Doğum Haftası, neden var olmalı? Hazreti Peygamber‘in ışığıyla aydınlanmamız için. O‘nun hayatının her anı, bizim için bir örnek ve günümüze uyarlamamız gereken bir modeldir. Bizim Müslümanlar olarak en büyük sorunumuz bölünmüşlüktür. Bunu aşmak için de Peygamber‘in ışığından faydalanmamız gerekir. O bize, "inanırsak kazanacağımızı" öğretiyor. Bizim asıl meselemiz psikolojiktir. Sadece kendi önümüzdeki engelleri aşamadığımız için sorun yaşıyoruz. Küresel güçlerin yenilmez olduğuna inandığımız için onları gözümüzde büyütüyoruz. Oysa bu güçler, gözlerimizin önünde büyük bir mağlubiyet yaşıyor, ama biz hâlâ onları yenilmez sayıyoruz! Kore‘de, Vietnam‘da yenildiler, Irak‘ta hezimete uğruyorlar. Ama biz akıl almaz bir biçimde, hâlâ ‘bunlar yenilmez‘ tabusunu yıkamamışız. ANCAK, BÜTÜN PUTLARI YIKMALIYIZ.
Bedeviler 607 yıllarında cahil, acımasız, putperest insanlardı. Ama bundan 100 sene sonra İberya yarımadasına bir yüz sene sonra Hindistan‘a kadar ulaştılar. O kaba saba insanlar, bu fetihler sırasında şaşırtıcı derecede naziktiler. Gerektiğinden bir damla fazla kan bile akıtmadılar. İslam, o vahşileri öylesine güzel terbiye etmişti. Ve İslam dünyayı değiştirdi.
Allah bize Mümtehine Suresi‘nde çok güzel bir ölçü veriyor: Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah; adalet yapanları sever. Allah ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları (işbirlikçileri) dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar o zalim olanların ta kendileridir." Allame Mevdudi: Düşmanlık yapan ile yapmayanın aynı kefeye konması adaletsizliktir. Kafirlerle ilişkiyi kesmenin sebebi onların kafir olmaları değil, mü‘minlere zulmetmeleridir. Bu sebeple Müslümanlar kendilerine karşı düşmanca bir tutum izleyen kafirlerle, izlemeyenlerin arasını ayırmalıdır.
İşte, Hz. Peygamber‘in Medine‘de kurduğu devlet de diğer tüm dinlere karşı saygılı olmuştur. Müslüman toplumlar, tarih sahnesine çıktıklarından bu yana, diğer bütün dinlere karşı saygılı bir tutum sergilemiştir. Bizler farklı din ve kültürle iç içe, barış halinde yaşamayı bilen insanlarız. Medine devleti nasıl kuruldu? Putperestler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında yapılan bir anlaşmayla kurulmadı mı? Bildiğiniz gibi, Hz. Peygamber suç işleyen bir Yahudi‘ye Yahudi hukukunu tatbik ettirdi. O zamanlar, Medineli Yahudiler ve Müslümanlar aynı siyasi birimin üyesiydiler. Bizim anlayışımız da Medine‘deki anlayışla paraleldir. Bunun anlamı da, dış saldırılara karşı bir araya gelebilmektir. Medine toplumunda, dışarıdan bir saldırı geldiğinde, tüm Yahudiler ve Müslümanlar bir arada hareket ederlerdi. Medine‘deki Yahudilere bir saldırı söz konusu olduğunda, Müslümanlar onları korumakla mükellefti. Bizim tarihimiz böyle bir birlik anlayışıyla başlamıştır.
Bugün farklı etnik kökene, dine ve kültüre tahammülü olmayan bir medeniyet, bütün dünyayı yönetmeye çalışıyor. Dünyaya nizam vermek işi aslında İslam‘ın ve Müslümanların işidir. Batı bu işi üzerine aldı ama yüzüne gözüne bulaştırdı. Onlar, dünyanın her yerini ele geçirip kendilerine benzetmek ve sömürmek istiyorlar. Biz de ise böyle bir anlayış yoktur. Dolayısıyla; bu noktada, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle, ümmet-i Muhammed‘in adaleti temin edebilecek yegâne vicdan sahibi olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Çünkü biz Müslümanlar, ‘öteki‘lerle birlikte yaşayabiliyoruz, onlara saygı duyuyoruz.
Hz. Ömer, Kudüs‘ü fethettiğinde, Hıristiyanlara bir ‘emanname‘ verdi. Selahaddin Eyyubi geldiğinde de aynı yaklaşımda bulunuldu, bölgeye barış hâkim oldu. Müslümanlar tarih boyunca barış içinde yaşamanın destanını yazmıştır ve bunu da Hz. Muhammed‘in ışığında gerçekleştirebilmiştir."
Daha sonra yine ilahiler, konuşmalar ve İslam ümmeti için dualar yapıldı... Ve böylece güzel bir gün sona erdi...
IGMG Strasbourg Şubesi Eğitim Sorumlusu Seyit Taze:
"Boşanma oranlarındaki artış en büyük handikapımız"
IGMG Strasbourg Şubesi Eğitim Sorumlusu Seyit Taze, Müslüman azınlıkların en büyük handikapını, boşanma oranlarındaki artışın oluşturduğunu söyledi. Taze, "Eşler arasında uyum sorunu yaşanıyor. Düşünce, kültür ve anlayış konusunda kriterlerin değişmesi dolayısıyla kurulan yuvalar çatırdıyor. Ayrıca, anne ve babaların çocuklarının yuvalarına müdahale etmesi de, evlilik müesseselerinde huzursuzluğun devamında önemli rol oynuyor. Kısacası, evliliği sürdürme konusu çok ciddi bir problem haline dönüştü" dedi. Yabancıların diğer sorunlarına ilişkin sorumuza, "Çocuklarımız iki kültür arasında sıkışmış durumdalar. Türkçe‘ye de Fransızca‘ya da tam vakıf değiller. Bu nedenle de eğitim hayatlarında başarısızlar. Dil konusunda zayıf oldukları için ek derslere ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla eğitim konusundaki sıkıntılarımızı giderecek yetişmiş eleman problemleri de yaşıyoruz. Bu konudaki açığımızı Fransız ve Arap hocalarla kapatmaya çalışıyoruz" cevabını verdi.
Müslümanların camiler dışında gidebileceği sosyal tesislerinin olmamasının da bir başka problem olduğuna dikkat çeken Seyit Taze, bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğinin altını çizdi. Sadece Fransızları eleştirmenin sağlıklı ve objektif bir yaklaşım olmadığını söyleyen IGMG Strasbourg Eğitim Sorumlusu Seyit Taze, "Bizler de Fransızlarla ilişkimizi iyi tutmamız konusunda hiçbir çaba sarfetmiyoruz. Fransız toplumunu bizim yanlış davranışlarımız da kışkırtıyor. Bir takım olumsuz tavır ve davranışlarımız, onların bilinçaltlarını harekete geçiriyor" diyerek özeleştiride bulundu.
Eyüp Sultan Camii Cemiyeti Başkanı Sabahattin Aydemir:
"Yabancılara farklı davranıyorlar"
Aydemir:Fransız toplumunda yabancılara karşı büyük bir kin ve nefret mevcut. Mesela, 1987 yılında, kiracı olarak bulunduğumuz dükkanı satılığa çıkarılınca almak istedik. 800 bin Frank değer biçtikleri mallarını 1 milyon Franka satın almak istediğimizde bize, "Gidin kendi ülkenizde ev alın!" dediler. Fransız ve Arap arkadaşlarımızı aracı koyduk, ama ‘Biz onlara ev satmayız,‘ diyerek yine aynı tutumu sergilediler. Bu gayrimenkulleri bizim verdiğimiz değerin daha altında, 800 bin Franka başka bir Fransız‘a sattılar. Binanın yeni sahibi gelip bizi yabancı olduğumuz için binadan çıkarmak istedi...
Yine yaşadığım bir başka olay da bu ayrımcılığın bir başka kanıtını oluşturuyor; 17 yaşındaki oğlum resmi müsabakalarda spor yaparken sakatlandı. Ayağından ameliyata alındı ve üç gün hastanede yattı. Hastaneden aldığımız raporu okul yönetimine verdik. Fakat okulun yöneticileri, bizi arayarak çocuğun sakatlığının, ameliyat olmasının ve raporun bir önemi olmadığını, bunun kendilerini ilgilendirmediğini söylediler. Çocuğumun artık on yedi yaşına geldiğini, meslek öğrenmesi gerekmediğini ve gidip iş hayatına atılabileceğini ifade ettiler. Amaçları, yabancı bir Müslüman çocuğun, seçtiği meslek dalında başarılı olmasını engellemekti.



