Son yıllarda ne kadar da çok şey yaşandı ve koltuğumuza oturup kahvemizi içerek seyredeceğimiz olaylar nasıl da arttı değil mi?

Bu elbette suya sabuna dokunmamak değildi. “Bana ne” deyip memleket olaylarından habersiz kalmak, umarsızca hayata devam etmek değildi. Zira Milli Görüş’ten daha fazla suya sabuna dokunan, yaraların üstüne basarak kapanmasına engel olan hiçbir kuruluş yoktur. Bu, elinden geleni yaptıktan sonra izlemektir. Bu, kul ne denli çaba gösterirse göstersin, son sözün Rahman’dan çıktığını bilmek demektir.

Yıllardır yaşadığımız olaylar bize çok şey öğretti şüphesiz. Her rüzgârla biraz daha savrulan bir memleket olarak, rüzgârın artık etrafımızda değil içimizde estiğini biliyoruz. Bu yüzden yere daha sağlam basmamız gerektiğini, daha şuurlu olup kökümüze daha sıkı sarılmamız gerektiğini anladık. Ama asıl bir şeyi daha anladık ki o da, Rabbimizin hiçbir şey için acelesi olmadığıdır.

Evet, biz her seçim öncesi “Bu son seçim olabilir” derken, her yeni olay bizde “Herhalde bundan kötüsü olmaz” inancını oluştururken, Siyonizm’in oyunlarını gördükçe içimiz darlanırken ve “Zafer ne zaman ya Rabbi” diye haykırırken kabul etmesek de aslında aceleci davranıyorduk.

Biraz görmüş geçirmiş büyüklerimiz “Belki de zaferi siz göremeyeceksiniz, siz tohumu atacaksınız, meyvelerini gelecek nesiller yiyecek” derken, kanı deli akan bizler “Hayır, çok az kaldı” diyorduk. Ama aslında idrak edemiyorduk ki zaman kavramı bizim için geçerliydi ve Rabbimizin saatle, tarihle işi olmazdı. Sonsuz zamanın sahibi, zafer için sonsuza dek bekler ve beklenen zaferi hak eden kavme nasip ederdi!

Bu yüzden bin yıl tebliğ etmiş olmasına rağmen peygamberi Nuh Aleyhisselama gökten bir gemi indirmedi. Gerçekten inananların kurtuluşu hak etmesini bekledi.

Önce bir fidan dikti Nuh Peygamber inananlarla birlikte. Sonra onu suladı, besledi. Gece gündüz demeden ilgilendi onunla. Bir yandan tebliğe devam ediyor diğer yandan da fidanını büyütüyordu. Sonra büyüdü fidan. Yıllar geçti ve bahçıvanının gözetiminde büyüyen koskoca bir ağaç oldu. “Artık tamam” dedi sabırlı Peygamber. Yıllardır büyüttüğü ağacı keserek, büyüklü küçüklü odunlar, keresteler haline getirdi. Sonra o odunlarla Rabbi’nin emrettiği gemiyi inşa etti.

Kim bilir kimler ölmüş, kimler doğmuştu bu zorlu yıllar içerisinde ama ne Nuh Aleyhisselam acele etti o gemi yapılırken, ne ona inananlar sabırsız davrandı. Rabbi ise zaten her zaman, her şeyin hazır olmasını bekleyendi.

Sonra gün geldi, yağmur bulutları dolaşmaya başladı semada. İnkârcılar rahmet sansa da inananlar onun azap olduğunu biliyordu. Ve gökyüzü kendini yeryüzüne boşaltıp her yanı ceza sararken, inananlar kendi elleriyle hazırladıkları kurtuluş gemisiyle yüzüyordu…

Peki ya bizler… Birkaç toplantı, birkaç eğitime katılarak dünyayı kurtardığını zannedenler… Üç beş paylaşım yapıp beğenileri kabul ederken cihad ettiğine inananlar… Haftada bir katıldığı sohbeti yeterli görenler… Oturduğu yerden ahkâm kesenler, klavye başında asıp kesenler, sabah namazına kalkamadığı için yüreği sızlamayanlar, Rabbine yaklaşmak için çaba harcamayanlar, haftalar, aylar geçmiş olmasına rağmen Kur’an’ı eline almayanlar, ümmetin derdini dert edinmeyenler, evlat yetiştirmeyi cennete sebep olacak bir umut görmeyenler, anne baba hakkını önemsemeyenler, izlediği diziyle, aşığı olduğu artistle birlikte helake gidenler, az yiyerek fazla kilolarından kurtulmaya uğraşırken gıybetini yapıp fazladan yediği kardeş etinden rahatsız olmayanlar, hayatında en az önem gösterdiği şeyi namazı olanlar, harama bakmaktan ar etmeyenler, Coca Cola içmeyerek Siyonizm’le savaştığını zannedenler… Hani bizlerin gemileri nerede?

Peki ya Milli Görüşçüler? “Milli Görüşçüyüm, bu bana iki cihanda da yeter” havasında olanlar… Hocamızın rahle-i tedrisatında yetişmiş olmanın verdiği artıları hayatının her alanına yansıtamayanlar… Bugüne kadar rüzgârlara direnmişler olarak kendilerini davada baki sananlar, ayaklarının bu davada sabit olmadığını anlamayanlar…

Bilelim ki bize gökten bir gemi inmeyecektir. Sadece katıldığımız toplantılar sebebiyle azap günü bulutlar bizi seçmeyecektir. Elbette yüreklerimizdeki sevgiler bizi birkaç adım öne çıkaracak ama azaptan rahmete geçmek için yeterli görülmeyecektir.

O halde bırakalım zafer bekleyip durmayı. Bırakalım boş beleş sözlerle cihad eri numaraları yapmayı. Ülkenin ve dünyanın haline bakıp, altımızda kayan toprağı hissedip “Artık vakit kalmadı” ümitsizliğine kapılmak yerine hemen bir fidan dikelim toprağa. Besleyip büyütelim kurtuluşumuz için. Vakti gelince keselim ve kendi gemimizi inşa edelim.

Unutmayalım ki biz kurtuluşumuz için gemiler yapmaya devam ettikçe Rabbimiz azabı getirmeyecektir. Ve unutmayalım ki Rabbimizin azabı geldiğinde hiçbir sanal, göstermelik ve hayali gemi bizi üzerine bindirmeyecektir…