İnananlara göre, kaderin nasıl tecelli ettiğini sadece yaratıcısı bilir. Müminlerden beklenen, kader tecelli ederken "hayra" vesile olanlardan olmaya çalışmaktır. Para hırsı ile yola çıkıp, insan canını hiçe saymanın kaderle ilgisi olsa olsa, kadere "şer" ile vesile olmak olabilir. Gerisini, gerekirse, Başbakanımızın dediği gibi, Diyanet İşleri Başkanımıza sorarız, ama bu kadarını bilmek için sıradan inançlı biri olmak yeter!
Öyle olmasaydı, Akif: "Kenar-ı Dicle‘de bir kurt kapsa bir koyunu / Tutar da adl-i ilahi sorar Ömer‘den onu" demezdi. Zonguldak‘ta yeraltında can verenlerin, Dicle kenarındaki koyun kadar hukuku yok mu? Muhafazakar bir iktidarın, bırakın Hz. Ömer adaletini, onları kapan kurtların peşine düşmesini beklemekte yadırganacak ne var?
Diğer taraftan, bu ülkede inanan var, inanmayan var, öyle inanan var, böyle inanan var. İnanmayan veya adalet ölçüsünü dünyevi çerçevede kuranlar, hiç olmazsa, "asgari adalet"le yetinenlerdir. Maden ocağının "güvenliği"ni, "tedbir"i, "ihmal"i sorar, sorumlusunu hesap vermeye çağırırlar. İnananın sorgusu daha da derin, sorumluluğu daha da ağırdır. O hesaba girmeye hevesli olan, kolay kolay içinden çıkamaz...
(Nuray Mert / HÜRRİYET)