Korkunun en önemli türü, sevgiyle beslenen, sevgiyle hemhal olan, sevginin kabında yaşayanıdır.
Tarih, bu tür sevgilerin, kabuklarını yararak nasıl bir pınara dönüştüğüne defalarca şahit olmuştur. Salihlerin, Peygamberlerin, Hakk aşıklarının korkusu kaybetme korkusuydu, yani Allah‘ın rızasını, sevgisini kaybetme korkusu...
Müminin bu dünyadaki korkusu, Allah sevgisini pekiştirirken, kafirin ve münafığın korkusunu sahip oldukları dünyevi hayattan ayrılma ve uzaklaşmaya dairdir.
Şehitler biliriz, bütün servetlerini gönüllerinde taşıyan, sonra da özvarlığını adayan, korkuların boynuna kılıç vurarak sevginin doruk noktasına ulaşanlar vardır hani. Korkunun nasıl boğazlandığını onların örnek hayatlarında görürüz. Para, iş, kariyer, statü... kendilerini esaret tutsağında tutan ne varsa her şeyi terk edip, özgürlüğe ulaşanları biliriz...
Hazreti Ali‘nin Peygamberin yanındaki cansiparene, gözüpek, itaatkar ve aynı zamanda hikmeti gözeten hayatı biz müminler için en mümtaz örnektir. Müseyleme-tül Kezzab‘a karşı Resul‘ün gönderdiği elçinin, Peygamber‘in ihtar ve davetini ilettikten sonra işkencelerle uzuvları tek tek kesilirken, O sadece Resulullah‘a olan bağlılığını ve tevhidi haykırıyordu. Bu bağlılık, onların gönüllerindeki sevginin, sevgiyi kaybetme korkusunun bir göstergesi değil mi?
Korkular bizi esir almadan, biz korkuları esir almalıyız. Sonra, sevgiyle kuşatan, koruyan, şefkatle saran yüce bir yaratıcımız varken, korku bizi ne esir alabilir ne de varlığımıza zarar getirebilir.