Türkiye kapalı bir toplum veya bir Demirperde ülkesi miydi ki bu kadar hain plan, bu denli kanlı tezgâh gizli kaldı?

Her taşın altından bir pislik çıkıyor. Her sözün altında bir desise var.

Adamlar “Sızıntı” diye bir dergi çıkarıyor, sözde inanç-bilim ilişkisini temellendirmek üzere. Kimse iyi de kardeşim bu bir dergiye ad olacak bir şey mi diye kimse sormuyor. Sormayı aklından geçirmiyor bile.

Milletin aklından geçirmediği sorular şimdi kâbusumuz, korkulu rüyamız haline geldi.

Ilımlı İslam din literatürüne sokulmaya çalışılırken yeşil sarıklı ulu hocalarımız başta olmak üzere kanaat önderlerimiz, insaf ve izan ehlimiz neden itirazlarını gür sesle yaparak insanları uyandırmadılar?

Bu kadar mal varlığı, taşınır taşınmaz mülkiyet bir cemaatin ne işine yarar?

İşte bu soruyu sorma zamanlarını hep yutkunarak geçirdik.

Bir cemaat ya da tarikatın eğer mal varlığı misyonunu aşmışsa tehlike çanları çalıyor demektir. Nesneyi yorması gereken insanlar nesneler tarafından meşgul edilip dermansız hale getiriliyorsa bu kişilerin başkalarına yol göstericiliklerinin ne anlamı olabilir ki?

Günümüzde cemaat yapılanmalarının en tipik özelliği, imkânı, gücü ve sermayesi en fazla olanın müridi, taraftarı ve mensubu da o denli fazla oluyor.

İnsanlar gerçekte “fakr” mertebesine doğru koşmuş olsalar herhalde durum başka türlü olurdu. Türkiye İslami anlamda yıllardır yerinde sayıyorsa bu Gülenci yapının bunda çok büyük etkisi ve vebali vardır.

Keşke dini söylem bağlamında daha işin başında merkezi Amerika olan bu yapının etkisi kırılmış olsaydı.

Ablacılık ve abicilik yerine gençlerimize şahsiyetlerini inşa etme fırsatı tanınsaydı.

Şu bir gerçek ki, başkasından sistematik himmet gören nesiller böyle bir şahsiyet kurma şansını yitirmektedirler.

Ezik, minnettar, iradesi ipotek altına alınmış kuşaklar halini alıyorlar.

Mensubiyet duygusu kişilere dış tazyiklerle ve telkinlerle değil, iç dinamiklerle verilebilir ancak. İç dinamikleri harekete geçirmenin ötesinde zorlama ve muhtaç kılma şeklinde oluşan aidiyet duygusu ilkelere değil kişilere bağlılığı doğurabilir ancak.

Eğer bugün insanlar hakikatin peşinde değil, falanca hocanın, filanca kanaat önderinin peşinden gidip eteğine tutunuyorsa tehlike hâlâ devam ediyor demektir.

İnsanların mağduriyetlerinden yararlanmak ne adına olursa olsun büyük bir acımasızlıktır.

‘Bize tabi olursan, evimizde kalabilirsin, soframızda yer alabilirsin, akşamları gidecek bir yerin olabilir’ gibi ahlaksız teklifler bu ülkede nasıl oldu da birden bire meşruiyet kazandı ve tebliğ çalışması olarak görülmeye başlandı?

Yararlanmalar üzere tesis edilen birlikteliklerden ancak satın alınmış kafalar çıkar.

Memleketin yoksul çocuklarına Müslüman oluşumuzun bize yüklediği sorumlulukla yardımcı olmalı, onların önündeki engelleri pazarlıksız kaldırmalıyız oysa.

Medenileşmiş bir Müslüman karakterinin yapacağı şey budur.

Bir tür ruhbanlık biçimiyle karşı karşıyayız bugün.

Herkes herkesi Allah’ın evine değil, kendi evine, kendi dükkânına ya da ofisine çağırıyor bugün.

Yaftalar, tabelalar, kartvizitler ve unvanlar tarafından aldatılıyoruz.

Yanlış bilgiyi kafasına sıkan insanları da gösterdi hayat bize.

Şimdi oturup ağlamak değil, ayağa kalkıp olup biteni anlamak vaktidir.