Yaz mevsimlerinin ve tatillerin değişmeyen konuşmalarından olmaya başladı; “Hazır tatile girmişken şehirden kaçalım da bir doğa ile buluşalım dedik.” Tatil zamanları memleketlerine, tatil beldelerine gidenlerin ağzında pelesenk bu söz. “Doğaya kaçmak!”

Yaşadığımız yerler nasıl yerler ki bir yerden başka yere gitmeyi “kaçmak” şeklinde tanımlıyoruz. Haksız da değiliz. Bilinçaltımızdan çıkan “şehirden kaçmak” ifadesi aslında “yaşanmaz şehirlerde” yaşadığımızın itirafı.

Yaşadığımız kentlerde, şehirlerde ne insan kendine yer bulabiliyor ne hayvan ne bitkiler. Serçeler bahçeli müstakil evlerin yıkılması ardından yapılan apartmanlar yüzünden kesilen ağaçların yokluğundan konacak yer bulamadığından pat diye önünüze düşüyor. Kentsel dönüşümler yüzünden kuşlar şehirlerimizde konacak dal bulamıyor. Çocukların şen şakrak sesleri sokakları dolduramıyor. Annelerin en büyük endişelerinden sokağa çıktığında çocukların başına bir hal gelmesi. Çocuklarımız, gençlerimiz kendi mahallelerinde çift kale maç yapacakları boş bir alan bulamıyor. Acil toplanma durumları için bile boş alan yok. İhtiyar amcalar gölgesinde oturacakları bir çınar gölgesi bulamıyor. Hacı teyzeler komşuya giderken nefes almak için oturabilecekleri ilişecek bank bulamıyor.

Şehirlerimiz trafikten, kalabalıktan, plansız şehirleşme yüzünden yaşanacak yerler değil. Artan beton ve cam yapılar yüzünden de daha fazla sıcağın tutulması sebebiyle sanki bir sera içinde yaşıyoruz. Kaldırımlarımız ne hamileler için ne engelliler için uygun. Bir ülkenin şehirleşme meselesinin ölçüsü olarak kabul edilen kaldırımlarımız yayalarımıza tahsis edilmesine rağmen araçlar tarafından ya da esnaf tarafından işgal ediliyor.

Kısaca şehirlerimiz insanca yaşamak için uygun değil. Hem araçlar için sorun hem insanlar için. Neredeyse hiçbir ihtiyacımızı insanî ölçüler kıstasında karşılamıyor. Toplumumuzda artan hastalıkların sebepleri arasında ikamet ettiğimiz evlerimiz, şehirde olan stres geliyor. Her an bir gerginliğin yaşanacağı yerler. Şehirlerimiz hırsızın, arsızın, uyuşturucu satıcısının, gayri ahlaki unsurları taşıyanların kolaylıkla yer edindiği yerler haline geldi/getirildi. Şehirlerimiz komşuluk ilişkilerini karşılayamayan, bir ailenin mahremiyetini sağlayamayan evlerden müteşekkil hale dönüştürüldü.

Asfalt dökmek, betonarme binalara gömmek şehirleri bir ilerleme şekli olmadığını da acı şekilde ödüyoruz. Plansız şekilde yapılan yollarımız, evlerimiz en ufak yoğun yağıştan sonra sele teslim oluyor. Sele teslim yerde trafik tıkanıyor. Yağan yağmuru emecek toprak bırakmadığımız şehirlerde apartmanların alt katları sular altında kalıyor. Kar yağışından sonraki gün gazetelerin manşetleri “kar esareti” haberleri ile doluyor. Şehir içinde meydana gelen bir trafik kazasında yolun alternatifi olmadığı için koca bir şehrin trafiği kilitleniyor. Belediyeler vazifelerini en küçük bir şekilde aksattığında mahallelerde çöpler yığılıp toplumun sağlığını tehlike altında bırakabiliyor. Tüm dünyaya yaşatılan pandemi ve 6 Şubat’ta yaşadığımız depremler gösterdi ki, şehirlerimiz hiçbir doğal ve doğal olmayan afetlere hazırlıklı değil.

Haliyle böyle bir çerçevedeki şehirlerden başka yere gezmeye gittiğimizde “şehirden kaçıyoruz” ifadesini kullanırız. Ve en kısa süreli tatillerde bile şehirden kırsala doğru gideriz. Cuma günü mesai saatinin bitiminden itibaren Kocaeli Çevreyolu İstanbul’dan Sakarya’ya ve Kocaeli’nin köylerine giden araçlarla dolu oluyor. Şehirlerde de şehir merkezinden köylere, ormanlık alanlara giden yollar. Pazar dönüşü de aksi yönde trafik.

Biraz düşünelim. En küçük fırsat elimize geçtiğinde “kaçtığımız” yerlerde bir ev sahibi olmak için ömrümüzü taksitlere kilitliyoruz. Allah muhafaza etsin, bir deprem sırasında mahsur kaldığımızda sokakların darlığından, ulaşımın aksamasından dolayı bize ulaşacaklarından şüphe duyduğumuz evlerimiz için gençliğimizi harcıyoruz. Peki daha insanî hizmetlerin verilebileceği şehirlerin kurulmasını neden istemiyoruz? Doğa ile iç içe yaşayabilmek, ailesiyle bir ağaç gölgesi altında piknik yapabilmek, bir nehrin kıyısında balık yemek sadece imkânı olanların ulaşacağı bir durum olmasın demiyoruz. Arabası olan, imkânı olan şehirlerden kısa süre de olsa kaçıyor. Ama ülkemizin büyük çoğunluğuna tekabül eden nüfusu artık şehrin en ucuz çay bahçesinde bile ailesiyle simit-çay yapma keyfinden, imkânından yoksun. Bedava çay-kek verilecek iddiasıyla millet bahçelerini yapanların milletimizi getirdiği ekonomik çıkmazda asgari ücretli temiz havayı ne zaman soluyabilecek? Emeklilerimiz ne zaman şehirlerimizde rahat bir nefes alabilecek?

Kaçtığımız şehirler değil de yaşanabilecek şehirleri inşa etme gayretine giren insanlarımız olursa ülkemizin geleceğine dair umut dolu cümleler kurabileceğiz. Müslümanlara düşen görev, girdikleri hamasi duygulardan sıyrılıp konfor alanlarından çıkıp yaşanabilecek şehirler inşa etmelidir. Allah (cc) güzeldir ve güzeli sever. Bu sebeple Müslümanlar, yaşadıkları yerleri güzelleştirmek zorundadırlar. Artık bir yerden başlama vakti gelmedi mi?