Her seçim döneminde istikrar sözcüğü siyasetçisinden işadamına hemen her kesimin dilinden düşmez. Ülkenin gelişmesi, ilerlemesi, toplumun hak ve özgürlüklerine sahip olabilmesi herkesin kendine göre içini doldurduğu bir istikrarın sağlanmasına bağlanıyor. İstikrar genellikle tek parti çoğunluğuna dayalı bir yönetim anlamına geliyor. İstenir ki, hükumet çoğunluğu sağlayacak tek parti tarafından kurulsun, ülke bu tek parti eliyle yönetilsin. Böylece ülke huzur içinde varlığını sürdürsün. Peki 12 yıldır AK Parti’nin tek başına ülkeyi yönetiyor olması yukarıdan beri söylediğimiz ölçülere uygun olarak ülkeyi istikrara ve huzura kavuşturmaya yetmiş midir Aylardan beri devam eden cemaat-iktidar kavgası huzur ve istikrar için tek partin iktidar olmasının yetmediğini göstermiyor mu Demek ki istikrar için başka şeylere de ihtiyaç var.
Tek parti iktidarları genellikle kitle patilerince ortaya çıkıyor. Böyle olunca da bu tür kitle partileri çeşitli eğilimlerin bir çatı altında toplanması anlamına geliyor. Bir bakıma çıkar birlikteliği söz konusu oluyor. Özal’ın ANAP’ı seçim meydanlarında dört eğilimi birleştirme iddiası ile toplumdan oy istedi ve tek başına iktidar oldu. Ancak, bu dört eğilimin birlikte yürüyüşleri millet hayatı için çok kısa sayılabilecek bir süre devam etti. Arkasından ayrılıklar başladı. Bir süre çeşitli sebeplerle ve hesaplarla birlikte yürümüş olanlar ANAP saflarını terk etmeye başladılar ve bugün artık ANAP diye bir parti siyaset sahnesinde bulunmuyor. AK Parti’de aslında ANAP’ın günümüz şartlarında ortaya çıkmış şekliydi. AK Parti’den de 10 yıllık bir süre içinde ayrışmalar başladı. Bir başka ifadeyle farklı kesimlerden gelmiş olanlar kendilerini nakledildikleri vücuda uygun bulmadılar. Bunların kimler olduğunu ilk önce hangi kesimlerden gelenlerin AK Parti’yi tek etmeye başladıkları üzerinde duracak değilim.
Bu noktada ANAP’ın 1980 darbesinin arkasından o günün olağanüstü şartları, AK Parti’nin de 28 Şubat sürecinin sonucunda ortaya çıktıklarını ve toplumun çeşitli kesimlerini birleştirme iddiası ile meydanlarda boy gösterdiğini, sonuç itibariyle ANAP’ın gösterdiği başarıyı elde ederek 12 yıldır hükumette olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Demek istediğim o ki, her eğilimi çatısı atında toplamaya çalışan ve kendilerini kitle partisi olarak tarif eden partiler olağanüstü dönemlerin şartlarının bir neticesi olarak ortaya çıkmaktalar. Ancak, şartlar olağanlaşmaya başladığında olağanüstü şartların bir araya getirdikleri bulundukları yeri yadırgamaya, asıl çizgilerine dönmeye başlıyorlar. Bu bakımdan kitle partilerin sağlıklı bir yapı oluşturmuyorlar. Sadece geçici olarak bazılarına göre siyasi istikrar sağlanmış oluyor. Elbette, böylesine bir istikrar sadece farklı eğilimlerin bir araya gelmeleri ile sağlanmıyor. İstikrar adına temsilde adalet ve eşitlik ilkesi bir kenara itiliyor. Çünkü kitle partileri iktidar olmasında; olağanüstü dönemlerde istikrar adına seçim sistemine getirilen barajlar da etkili oluyor. Denebilir ki ülkemizde ne olduğu, gerekli olup olmadığı tam olarak düşünülmemiş istikrar uğruna adaletsizliğe ve eşitsizliğe alkış tutuluyor. Bunun yanında siyasilerimiz her fırsatta “Adalet mülkün temelidir” nutukları atmaktan da geri kalmıyorlar. Kısacası, istikrar aynı zamanda ikiyüzlü siyasete de zemin hazırlamış oluyor.
Genel seçim kampanyalarında istikrar nutuklarının atılmasına alışmıştık ama bir mahalli seçim kampanyasında bir takım çevrelerin istikrar üzerine her gün beyanatlar vermesini anlamakta insanın güçlük çektiğini vurgulamak istiyorum. Madem ki istikrara bu kadar heveslisiniz yeni bir anayasa yaparak iki partili bir sistem getirinde istikrar sağlayacağız derken ülkeyi nerelere sürüklemiş olacağınızı görün demek geliyor insanın aklına.