Önümüzdeki günlerde yaşanacaklarla Türk-İran ilişkilerindeki samimiyet de sınanmış olacak.
Böylece İran‘ın, Türkiye‘nin iyi niyetli çabalarını art niyetle ve sırf zaman kazanmak için kullanıp kullanmadığı da ortaya çıkmış olacak. Hem bizim temas ettiğimiz, hem de Batılı gazetecilere konuşan Türk diplomatların sözlerinden, topun artık Tahran‘da olduğunu; İran‘ın -yaptırımlar seçeneğinin güç kazandığı bir sırada- bazı olumlu adımlar atmaması durumunda Türkiye‘nin yapabileceği fazla bir şeyin kalmayacağını anlıyoruz.
Genel görüntü böyle olunca Tahran‘ın da şimdi oturup gelinen noktayı iyi değerlendirmesi gerekecek. Akıntıya karşı kendisini desteklemiş olan Türkiye ve Brezilya gibi ülkeleri de yarı yolda bırakacak olursa, bu kez Batı karşısında iyice izole olacaktır.
Bu aslında ülkeyi demir pençeyle ellerinde tutan mollaların işine gelebilir. Zira "dış tehdit" algısını körüklemek, tüm antidemokratik ve baskıcı rejimlerin sarıldıkları ilk silahtır.
Sadece İran‘a değil, olası yaptırımlara aslında soğuk bakan Rusya ve Çin gibi Güvenlik Konseyi‘nin daimi üyelerine de zaman kazandırmayı başaran AKP iktidarının da bu durumda, meseleye daha gerçekçi bir açıdan bakması gerekecektir.
İran‘daki gibi bir rejime orta veya uzun vadede nükleer silah üretme olanağı sağlamış olmanın Türkiye‘ye sadece itibar açısından değil, güvenlik çıkarları açısından da bir maliyet yükleyeceği kesin. Ancak Başbakan Erdoğan‘ın önce gitmeyeceğini açıkladıktan sonra Tahran‘a gitmeye karar vermesi İran‘ın uranyum takası konusunda uluslararası camia ile işbirliği yapmaya ikna edileceğine dair bir sinyal olarak kabul edilebilir. Zira Erdoğan‘ın bazı teminatlar almadan İran‘a gideceğini sanmıyoruz.
Bundan sonraki gelişmeler, dikkatlerin Türkiye üzerinde kalmasına da neden olabilir. Zira İran ile bu konuda varılacak bir uluslararası antlaşma için yapılacak görüşmelerin Türkiye‘de gerçekleşmesinden söz ediliyor...