Karşınıza iki tane fiyasko film, "Bay Evet" ve "Zafer ve Gurur" ile çıkıyorum. Bu filmlerin fiyasko olduğunu bilecek müneccimliğe sahip değilim ey okuyucu, o yüzden kelimelerimin devamını okumadan bir önyargıya kapılıp "Fiyasko filmin kritiğinden bana ne!" demeni hiç tavsiye etmem.
Sinemanın manasını tam olarak çözememiş insanlar için sinema " bir eğlence ya da hobi"dir. Buradaki hobi ve eğlence kelimelerinin anlamını art niyetli düşünürseniz gayet hoş olur. Sene içerisinde ya da doğru ifadeyle "seneler içerisinde", senelerdir gayet hoş olduğu kadar gayet boş yapımlara da imza atan bir Hollywood var karşımızda. Düşünce olarak uyuşalım, uyuşmayalım Hollywood‘un sinema sektöründeki ağırlığını yok saymamız sadece ve sadece "Polyanna"cılıktan ibarettir.
Bu hafta sizlere iki tane Hollywood yapımını tanıştıracağım. Dürüst olmam gerekirse vizyondaki Türk filmleri (Vali , Güz Sancısı)‘nı yazma niyetindeydim. Fakat bahsi geçen filmler hakkında o kadar çok şey yazılıp çizildi ki, ortada enfes bir fikir karmaşası, garip bir bilgi dalaşı mevcuttu. Ben de kendi kendime bu ortamın içine girmenin yersiz ve gereksiz olduğunu düşündüm ve karşınıza iki tane fiyasko film ile, "Yes Man(Bay Evet) " ve "Pride and Glory (Zafer ve Gurur)" çıkmaya karar verdim. Bu filmlerin fiyasko olduğunu bilecek müneccimliğe sahip değilim ey okuyucu, o yüzden kelimelerimin devamını okumadan bir önyargıya kapılıp "Fiyasko filmin kritiğinden bana ne!" demeni hiç tavsiye etmem. Terbiyeyi, terbiyesizlerden öğrenen bizler, doğru sinemanın açılımını da bu yanlış filmlerden rahatlıkla alabiliriz.Yeter ki görelim!
Sınırsızlığın en büyük sınırı
Yes Man (Bay Evet) ile başlamak istiyorum. Gerçekten büyük umutlar besleyerek salona girdiğim bu Jim Carrey filminin beni bu denli büyük bir sükut-u hayale uğratacağını hiç tahmin etmezdim. Danny Wallace‘ın kitabının uyarlaması olarak seyircilere sunulan bu film aslında güzel bir noktaya eğiliyor: "Kişisel gelişim ve onun zırvaları!" Fakat konu fazlasıyla sapıyor ve işin içine girmeyen konu kalmıyor. Aşkından, cinselliğinden tutun da, İranlı eş bulma sitelerine varıncaya kadar.
İlk bölüm duygusal ağırlıklı. Devamlı olarak "hayır" demeye alışmış bir bankacı olan Carl, hayatın klişeliğinden hiç sıkılmayan birisi. Sıkıntının farkında olmayan birisi desem daha doğru olur. Günün birinde arkadaşının tavsiyesiyle bir kişisel gelişim toplantısına katılıyor ve ondan sonra filmimiz gerçek manasıyla başlıyor. Duygusal halde başlayan filmde hafiften kara mizah kokusu alınmaya başlanmıştı ki espriler ve absürt komedinin temel unsurları (demagojik mimikler - saçma tiplemeler - parodiler) göründü. Carrey filmde büyük bir ağırlık. Her sahnede neredeyse gözüküyor ve onun filmden çıkartılması halinde filmin pek de film olmayacağını söylemek ne kadar insafsızca dursa da gerçek. Bu role ilk olarak Jack Black düşünülmüş. Bu fikrin düşünce halinde kalması bence çok isabetli bir seçim olmuş. Zira, şimdiki haliyle bile fiyasko olarak nitelendirdiğim bu film, Jack Black ‘in başrole geçmesiyle fiyasko ötesi gibi bir tabir kazandıracaktı güzel türkçemize.
Espriler bol. Her espri güldürmüyor ayrı mesele. Modern dünyanın insana kazandırdığı "teknoloji" bu filmde hafiften ti‘ye alınıyor ve pek de sevimli olmayan şımarık bir canavara benzetiliyor. İnsanların kendilerini rahatlatmak için devamlı doğaya ait unsurları kullanması da filmin diğer mesajlarından. Herkesin ve her şeyin sıradanlaştığı dünyamızda marjinalliğin anlamına da eğilen senaristler Bay Evet‘te, "sınırsızlığın en büyük sınır olduğunun" altını çiziyor. Marjların yok edilmeye başlandığı bir dünyada samimiyetsizliğin ve yapaylığın ön plana çıktığı gerçeğini de üstüne basa basa vurguluyor.
Tamam ‘film kötü‘ ama doğru mesajları da yok değil ey okuyucu, bunu da bil.
Özetle : "Bünyesinde biraz daha sosyete takımını alakadar eden espriler barındıran film. Gönül rahatlığıyla gitmeme kararını alabilirsiniz."
Ölün, geriye kimse kalmasın
Ergenekon Operasyonu ile bayağı gündeme gelen "Köstebek" mevzuu Amerikan sinemasında daha önce de karşılığını bulmuştu. Matt Damon ve Leonardo DiCaprio‘nun başrollerini paylaştığı ve Jack Nicholson‘ın da yardımcı erkek oyuncu olarak kendilerine eşlik ettiği bu film hayli beğeni toplamış ve akademi ödüllerinden de nasiplenmişti. Filmin tek eksisi annemin deyimiyle "İbrahim Tatlıses‘in bir zamanlar ki Fırat dizisinde var olduğu gibi herkesin tek tek ölmesi ve sona hiç kimsenin kalmaması" idi.
Şimdi diyeceksiniz ki "Bırak Köstebek‘i, asıl filme gel!"
Efendim, en basit ifadeyle "Zafer ve Gurur" adlı film, Köstebek‘in bir düşük versiyonudur. Aslında Damon‘ın yerine Farrell, DiCaprio‘nun yerine Norton koyulduğu zaman pek bir eksiklik hissedilmeyecektir ama Zafer ve Gurur‘da öyle bir senaryo çarpıklığı söz konusu ki, ne siz sorun ne de ben haykırayım. Filmde aksiyonu başlatacak sahne mevcut. Herşey hazır, Norton‘un babası oğlunu gazlıyor; zannediyorsunuz ki film bu dakikadan sonra çığırından çıkacak. Karşınıza ne mi çıkıyor? "Aynalı Tahir" seviyesinde birkaç aksiyon sahnesi ve sanki Fight Clup‘tan sonra farz olunmuş gibi Edward Norton‘a kesilen dövüş sahneleri.
Bu olaya da fena halde bozuluyorum doğrusu. Al Pacino, Kadın Kokusu‘nda enfes bir konuşma sekansıyla efsane oldu ve bu filmden sonraki neredeyse tüm filmlerinde kendisine hep aynı Kadın Kokusu‘nda olduğu gibi konuşma sekansları verildi. Norton‘un da Dövüş Kulübü akıbeti. Bir oyuncuyu belli şekilde yaftalamak, Türk sinemacılarının Kemal Sunal‘a yaptığını yapmak özetle, bir yeteneğin yitirilmesine ya da tek yönlü kullanılmasına yol açıyor ki bence bu sanat namına çok kötü ve üzücü. Zafer ve Gurur, Köstebek‘ten bağımsız olarak düşünmemiz gerekirse de fazlasıyla akışı bozuk, birşeyler söylemek isteyen ama devamlı kursağındaki kelimeleri hırıltıyla çıkaran bir film. Seyirci pek fazla zevk alamıyor. Film, şiddet sahnelerinden dolayı 18 fakat ben 18‘lik şiddet göremedim desem abartmış sayılmam.
Lafı açılmışken filmin altyazı ve çevirisini yapan Sinemaj Dijital‘e de bir şeyler söylemeliyim. Filmde sanki sadece İngilizce konuşmaların çevirisini yapmakla mükellef bu şirket, İspanyolca konuşmalarda altyazı vermeyip, seyirci ile ekran karşısında tren-öküz bağlantısı kurmuş. Mahalle aralarında divx‘e altyazı yazan maço şahsiyetler de sadece ingilizceleri çeviriyor. Bence filmin yapımcısı hiç zahmet etmesin, tutsun mahalle aralarındaki delikanlılara yaptırsın bu tarz çevirileri, hesaplı olur... Gördüğünüz gibi filmin eleştirilecek bir yanı da yok. Oyunculuklar öncekiler gibi, kamera öncekiler gibi, senaryo öncekiler gibi ... Film hakkındaki son kararımız da öncekiler gibi olsun : "Fiyasko".
Seyrederken görmeye devam!
Çalmak değil, esinlenmek değil, orijinallik mevzuumuz. Orijinal olduğu takdirde fikir saçma da olsa bir yerinden kotarılıyor demektir. Yabancı sinemalarda görmüş olduğumuz bu tarz şeyleri yerli sinemamızda da görmek her ne kadar bizi ye‘se sevk etse de, Hollywood‘un iki örneği karşısında Türk sinemamızın ürünleri hayli önde ve göğsümü kabartmış durumda. Ne diyeyim, hayırlısı...