İnsan ben olmaktan biz olmaya geçerken, sadece canlılarla değil bütün varlık alemiyle uyum ve ahenk içinde olur.

İnsan Yaratıcı‘sıyla

İnsan kendi türüyle

İnsan hayvanatla

İnsan tabiatla

İnsan eşyayla, öylesine intizamlı bir alış veriş içinde yaşamaktadır ki, bu düzenli işleyiş, bu muazzam asayiş, sıradan hayatın içinde pek fark etmediğimiz gizil bir hareketlilik olarak her daim devam eder.

Bu muntazam bütünlük ve varlık aleminin birbirine kenetlenişi, Varoluşsal gerçek, evrenin, eşyanın temel dinamiklerinde gizlenmektedir. Her bir varlık kollektif anlamlarla gizil bir yapıtaşına öylesine gizlenmiştir ki, bizler sadece sıradışı olaylar karşısında bu kollektif bütünlüğün, içiçeliğin farkına varabiliriz. Bildik olaylar ve neslerin birbiriyle ne kadar ilintili ve bağlantılı olduğunu bizi çepeçevre kuşatan bir evrende bu intizamın bir parçası olduğumuzu fark ettiğimiz anlarda bütün varlık aleminin bir varoluş serüveninin etrafında döndüğünü hissederiz. Bu büyük bir tevekküldür böyle zamanlarda konumumuzu ve sorumluluğumuzu daha iyi hissederiz.

Yüzleşmek acı verir

Bazen hiç beklemediğimiz olaylar başımıza gelir. Böyle zamanlarda alışık olduğumuz sıradan perde açılır ve biz arkaplanda yer alan o ürkütücü mekanizmayla yüzyüze geliriz. Ani gelen bir ölüm, kaza ayrılık alışageldiğimiz düzeni sarsar ve bizler yeni duruma uyum sağlayabilmek için acıyla yüzleşiriz. Ama bu pek de kolay bir şey değildir. Bir anda insan alıştığı, kanıksadığı, benimsediği her şeyin yok olduğunu ve alışageldiği nesnelerin anlamını yitirdiği, kendinin bildiği kendinin kıldığı yerden koparılarak yabancı bir alana doğru sürüklendiğini hisseder. Böyle durumlarda insan, sıradan hayatının kendisi için ne kadar rahatlık ve kolaylık olduğunu daha bariz anlayabilir. Kimi zaman da insanın yaşadığı dünyaya ait arzu ve istekleri azalır ve sebebini bilmediği bir sıkıntıya kapılır. Bu durumda, insanın, maddi varlığıyla, yaşadığı toprak parçasıyla ve bedeniyle bağı zayıflar ve bütün varlığıyla ruhuna yönelir. Bu bir arayıştır, insanın maddeden bir an uzaklaşıp ruhunun zengin labirentelerinde yürüyebilmesi... Bütün düşünce ve fikir adamlarının, sanatkarların, böyle durumları sık sık yaşadıklarını görürsünüz.

Konuşacak bir arkadaşım yok

"Albert Camus ilk eserlerinden birinde, yabancı bir otel odasındayken yaşadığı bir anı anlatmaktadır:

"İşte tabelalarını bile okuyamadığım bir şehirde savunmasızım... Konuşacak bir arkadaşım yok, kısa süre sonra oyalanacak bir şeyim de kalmayacak. Yabancı bir şehrin seslerinin nüfuz ettiği bu odada, hiçbir şeyin beni bir evin ya da sevilen başka bir yerin daha sevgi dolu ışığına çekmeyeceğini biliyorum. Birine seslenecek miyim? Bağıracak mıyım? Yabancı yüzler görünürdü... Kalbim cansızlaşıp ve yavaşça yükselip anksiyetenin soluk yüzünü açığı çıkardığında, bu alışkanlık perdesi, jest ve sözcük dokusunun rahatlığı ortaya çıkar. O zaman mutlu olabileceğime inanırım. İnsanın kendisiyle yüz yüze mutlu olması kendi elinde biliyorum..." İrvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi, Kabalcı, 2001 s, 569)

Muhabir: Haber Merkezi