Kurtuluş reçetemiz ahlak-ı Muhammedî

Mutasavvıf ve mütefekkir Ömer Tuğrul İnançer, toplumumuzun kanayan yaralarının başında gelen ahlak konusuna dair gazetemize çok özel değerlendirmelerde bulundu.

Bekir Şirin
Bekir Şirin Tüm Haberleri
Büyütmek için resme tıklayın

Ahlakın tasavvufi bir bakışla ne mana ifade ettiğini açıklayan ve ahlakın tüm dertlerimize deva olduğunu vurgulayan İnançer, ahlak konusunda baz alınması gereken hedef olarak ahlak-ı Muhammedî’yi işaret etti. Hangi bela, musibet ve imtihanla karşılaşırsak karşılaşalım Efendimiz’in (sav) basına gelenlerin zerresi etmeyeceğini ifade eden İnançer, Müslümanların en büyük problemlerinin başlarında gelen birlik olamama sorununa da değindi. Ömer Tuğrul İnançer, ahlak-ı Muhammedî’nin toplumda yaşanır hale gelmesi noktasında tekke ve tarikatların önemini de anlattı.

Mutasavvıf ve mütefekkir Ömer Tuğrul İnançer ile gerçekleştirdiğimiz röportaj şu şekilde:

Efendim bir tabir vardır; “Müslümanlık, ince insanlık; tasavvuf da ince Müslümanlıktır” denir. Ahlak kavramının bir sözlük tanımı var elbette fakat ben şunu sormak isterim; bir mutasavvıf gözüyle ahlak nedir efendim, nasıl tanımlanması gerekir?

Ahlak bir kavramdır. Doğruyu, iyiyi, güzeli tatbik etmeye yönelik bir kavramdır. Bu kavramın fiil haline gelmiş durumuna da edep denir. Dolayısıyla edep ve ahlakı birbirinden ayırmaksızın görmek lazım. Edepli olmak, edepli davranmak zaten ahlaklı davranmak demektir. Hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz (sav), “İslam, güzel ahlaktır.” buyuruyor. Dolayısıyla biz ne yazık ki dinimizi, emirler ve yasaklar mecmuasından ibaret zannettiğimiz ve ibadetlerimizi de cennet talebi ve cehennem korkusuyla yani bir menfaatle yaptığımız için işin hikmetine ve inceliğine eremiyoruz. İşte o mükellef olduğumuz ibadetlerin yapılmasından Cenab-ı Allah’ın kastı güzel ahlaka sahip olmamızdır. Bunlar kestirme yollardır, bu yolları kullanmayıp başka yoldan gitmeye kalkarsa bir kişi sarpa sarar, ya önüne bir set çıkar ya bir uçurum çıkar, yolda kalır.

“ANCAK EFENDİMİZ’İ ÖRNEK ALARAK GÜZEL AHLAKA ERİŞEBİLİRİZ”

Bizim için örnek Efendimiz Hazretleri’nin (sav) hayatıdır. Bu hayatın teferruatla incelenmesi ve oradan ibret ve örnek alınarak kendi çapımızca kendi vicdanımız kadar tatbik edilmesi gerekir. Yani güzel davranışlara, doğru, iyi ve güzel davranışlara kendimiz karar verirsek işin içine nefsaniyet karışma ihtimali fevkalade yüksektir. Ancak Efendimiz Hazretleri’ni (sav) örnek alarak güzel ahlaka erişir ve ancak böyle edep sahibi olabiliriz.

Günümüzde birçok sıhhi problemle karşı karşıyayız. Ruhi bunalımlar vs… Bireyin özellikle kalbinin hastalıklardan kurtulmasında ahlakın rolü nedir efendim?

Yapmayı düşündüğümüzde bize kolay ve zevkli gelen fakat yaptıktan sonra başkasına itiraf etmesek bile kenarda köşede pişmanlık duyduğumuz bütün haller nefsaniyetten kaynaklıdır. Bu halleri tekrar etmemekle bir ahlak kazanılır. Bir de düşündüğümüz zaman yapması zor gelen bir şey örneğin kış günü ayağımızda çizme veya bot var, namaz vakti geldi abdest yok, çizmeyi çıkar, paltoyu çıkar vs... “Amma zor iş” diye düşündürür ama bu zorluklara aldırmayıp abdest aldın mı, “Oh be ne iyi ettim” dersin. Bunlar da gönülden kaynaklananlardır. Gönülden kaynaklananlarla nefisten kaynaklananları böylece ayırdıktan sonra nefisten kaynaklananları tekrar etmemek gönülden kaynaklananlara devam etmek de insana bir ahlak kazandırır.

“DÜNYANIN SEVİNCİ DE, ÜZÜNTÜSÜ DE FANİDİR”

Hastalıklardan korunmak konusuna gelince... Biz dünya hayatını bir gaye olarak gören bir toplumuz. Genelde insanoğlu böyledir zaten... Halbuki dünya geçici bir mahaldir, ebedi hayata hazırlık sahnesidir. Onun için bu hazırlıkta da yaratıcımız tarafından çeşitli imtihanlara maruz bırakılırız. Sağlıklı olmak bir haldir, hastalık da bu halden ayrılmaktır. Dünyanın sevinci de, üzüntüsü de dünyanın kendisi gibi fanidir. Ömür boyu öyle devam etmez. İşte bu sağlıktan ayrılma imtihanında da sabırla vakit geçirmek gerekir. “Benden başka hasta edecek adam bulamadın mı ya Rabbi, niye bu benim başıma geldi?” gibi kendimizi öne çıkararak yaptığımız düşünce ve beraberindeki davranışlar bizi ahlaktan da doğruluktan da ayırır. İmtihan olduğunu bilip sabredersek, “Ya Rabbi, bu imtihanın benzerinden ve beterinden koru” diye sığınırsak imtihanı başarıyla vermiş oluruz. Onun da geçici olduğunuz bilmek lazım. Çünkü Allah devasız dert yaratmamıştır. Ama insanlar dünyaya fazla bağlı oldukları için “Ölümün de mi çaresi var?” diyorlar. Halbuki ölümü bir dert olarak görmek büyük bir gaflettir. Ölüm bir dert değildir, başka bir dünyaya doğumdur. Ama oradan hiç haberdar olmadığımız için buradan ayrılmayı büyük bir korkuyla bekliyoruz. Halbuki hiçbir korkuya hacet yok. Ana rahmindeki hayatımızdan ayrıldık, dünyaya doğduk. Dünyadaki hayatımızdan ayrılacağız, ahirete doğacağız. Mahşerde de ahiret hayatımızdan öleceğiz ve ebedi hayata doğacağız. Hayat dediğimiz şey dünya hayatından ibaret değil. Onun için maddi manevi hastalıkları da imtihan vesilesi görüp, “Bu da geçer ya hu!” levhasını okuyup geçmek lazımdır.

“EFENDİMİZ’İN (SAV) HAYATINDA ALLAH’IN RIZASINA İNSANIN YARADILIŞINA UYGUN OLMAYAN BİR TEK FİİL YOKTUR”

Efendim bugün toplumun gerekli kesimleri bir araya gelse ve dense ki; “Bir ahlaki kalkınma planı, ahlaki kalkınma seferberliği oluşturacağız.” Bu planın satır başları ne olmalıdır sizce?

Bunun satır başı, paragraf başı vesairesi olmaz. Bir tek maddeden ibarettir; ahlak-ı Muhammedî ile ahlaklanmak. Bunun için Resulullah’ı (sav) tanımamız lazımdır. Herkese sorduğumuzda “Ben Peygamber’i (sav) çok severim.” der. Ama Peygamber Efendimiz’in (sav) en yakınları olan zevcelerinin adlarını dahi saymaktan acizdir. Halbuki Peygamber Efendimiz’in (sav) zevceleri müminlerin anneleridir. Biz annesinin adını bilmeyen Müslümanlar olarak nasıl bir ahlaka sahip olabiliriz, Efendimiz Hazretleri’nden nasıl örneklenebiliriz, işte en büyük soru işareti o. Çünkü Allah bizim içimize aynen bedenimizdeki aletler gibi birtakım duygular koymuştur. Bunlar herkeste vardır. Bir tanesi mesela yaratıcısını arayıp bulmaktır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’n (as) hikâyesinde bu anlatılıyor. Yıldızları, ayı görüp tanrı zannetmesi sonra güneşi görüp tanrı zannetmesi... Sonra güneş de batınca “Böyle doğup biten şeyden tanrı olmaz, olsa olsa bunları doğurtan batırtan kudretin sahibidir tanrı.” diye düşünmesi... Cenab-ı Allah bunu hikâye olarak anlatmıyor, bir şeyler öğrenelim diye anlatıyor. Nedir o öğrenmemiz gereken nokta? Allah bütün yeryüzündeki halifesi olan insanlara kendisini arayıp bulma duygusu ve yeteneği vermiştir. Bunu kullanmak lazım. Bir de doğruya, iyiye, güzele misal olabilecek yüksekliklere meyil ve bunları beğenme duygusu vermiştir. Efendimiz’in (sav) hayatı incelendiğinde bu duygu harekete geçer. Çünkü Efendimiz’in (sav) hayatında Allah’ın rızasına uygun olmayan, insan yaradılışına uygun olmayan bir tek fiil yoktur.

“EFENDİMİZ HAZRETLERİ’NE (SAV) YAPILANIN ZERRESİ DEĞİLDİR”

Günümüzün gayri ahlaki noktadaki saldırılarına karşı ahlak olgusunu yüceltme adına neler yapılmalıdır efendim?

Ne kadar bize saldırsalar, ne kadar kötülük yapsalar Efendimiz Hazretleri’ne (sav) yapılanın zerresi değildir. Sair peygamber efendilerimiz de böyle... Yahya Aleyhisselam’ın başını kestiler, Zekeriya Aleyhisselam’ı ağaçla birlikte bıçkıyla biçtiler. Peygamber Efendimiz’e (sav) neler yaptılar; başına işkembe geçirmekten yanağına ok atmaya varıncaya kadar, canına kast etmeye varıncaya kadar... Biz bu kadar zorluklara, ahlaksızlıklara, hücumlara maruz kalmıyoruz.

“HER İŞİN BAŞI DA ORTASI DA SONU DA RESULULLAH’TIR (SAV)”

Efendimiz (sav) ne yaptıysa aynısını yapmamız lazımdır. Biz cihadı bize düşmanlık yapanlarla yapmak durumundayız. Bize en büyük düşmanın nefsimiz olduğunu bilmeden harbi, darbı cihad zanneder hale geldik. Dolayısıyla bize yapılan hücumları, Efendimiz (sav) kendisine yapılan hücumları nasıl def ettiyse biz de öyle def edebiliriz. Her işin başı Resulullah’tır (sav), ortası da O’dur (sav), sonu da O’dur (sav). Ama biz kendimiz miktarınca, kapasitemiz kadar yapabiliriz.

“EFENDİMİZ’İ TANIDIKTAN SONRA HİÇBİR DERDİN DEVASI OLMADIĞINA İNANMIYORUM”

Baz Resulullah’ın (sav) hayatıdır. Yani hastalıktan tedaviye, düşman şerrinden halasa, kötülükten iyiliğe, gençlikten yaşlılığa her türlü halden hale geçmek için yegâne örneğimiz Efendimiz’dir (sav). Ben Efendimiz (sav) tanındıktan sonra hiçbir derdin devasının olmadığına inanmıyorum.

“BÜTÜN MESELE TEVHİDDİR”

Eğer Müslümanlar, Cenab-ı Allah’ın kullarından istediği ana istek olan tevhidi yaşasalar, tevhid ehli olsalar, ne düşman kalır, ne şu kalır, ne bu kalır. Yine yeltenenler olur ama Uhud’a, Hendek’e geldiler de ne oldu? Yeter ki kuvveti sağlayacak şeyin tevhid, birlik olduğunu bilelim. Böyle sloganlarla, birlik beraberlik ruhu gibi filan nane ruhu gibi şeylerle bu iş olmaz. Bir kere kelimenin ifadesi istediğimiz manayı karşılamıyor. Kardeşim bir olanın beraber olmaya ihtiyacı var mıdır? Beraberlik birden çokluktur. Halbuki Allah bizden birlik istiyor. Allah’ın mahlukatıyla bir olmayan tevhide erişemez. Bugünkü halimizin sebebi birlikten uzak oluşumuzdur. Bize düşmanlık yapan bizden kuvvetli olduğu için yapıyor. Halbuki biz bir olsak düşman yan bakmaya dahi cesaret edemez. Bütün mesele tevhiddir. Bu tevhidi de Efendimiz’in (sav) davranış biçimlerinden kendimize örnekler alarak yerine getirebiliriz. Bugün İslam dünyasının parça parça, Türkiye’nin fikir ve zihin olarak parça parça olduğu bir ortamda, nasıl olacak da kurtulacağız, diye semptom tedavisinden öteye geçemeyiz. Başımız ağrıyor, ağrı kesici alıyoruz. Başımızın ağrıma sebebi ne? Ayakkabı vurmasından tansiyona, soğuk algınlığından diş apsesine bir sürü sebep var. Biz o sebebi araştırmıyoruz, başımızın ağrısı geçsin diye bir hap alıyoruz. Başımızın ağrısı geçince hastalık geçti zannediyoruz. Halbuki başın neden ağrıdığının sebebini bulup, sebebi ortadan kaldırınca netice olan baş ağrısı zaten ortadan kalkar.

“İSLAM’DA DİN KARDEŞİNİ KURTARMAYAN KENDİSİNİ KURTULMUŞ ADDEDEMEZ”

Bizim bugünkü ayrılığımızın sebebi ne? O sebebi bulup onu ortadan kaldırdığımızda, o sebebin ne olduğunu da biliyoruz bu arada; nefsaniyet. Avuç içi kadar memleketlerde emirlikler var. Kuveyt dediğin Osmanlı’nın nahiyesi, kaza bile değil. BAE dediğin ne? Yemen dediğin ne? Hepsi bölük pörçük. Irak’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı kaç tane devlet var. Dini bir, ırkı bir, lisanı birkaç tane Arap devleti ya da Türk devleti var? Ee o zaman, gemisini kurtaran kaptan gibi kendisini kurtarmaya çalışan insanlar var. Halbuki İslam’da din kardeşini kurtarmayan kendisini kurtulmuş addedemez. Çünkü Müslümanlar bir vücut gibidir. Ayağına diken batsa beynin zonkluyor değil mi? Ee o zaman, Sudan’daki, Gana’daki, Keşmir’deki, Filipin’deki Müslüman’ın halinden niye acı duyulmuyor? Suud Kralı’nın yatı dünyanın en büyük yatıymış. Filistin’de açlıktan ölen din kardeşlerin var. Bu mudur Müslümanlık? Evvela Müslüman olalım bütün dertlerimiz biter kardeşim. Esas sözün özü budur.

06 Ara 2021 - 04:30 - Gündem

Mahreç  Bekir Şirin


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi