Kendi yağımızla kavruluyoruz

Benim Küçük Sözlerim filmini tamamlayabilmek için düğün takılarını gözden çıkaran yönetmen Bekir Bülbül: Kendi yağımızla kavruluyoruz.

Haber albümü için resme tıklayın

YÜKSEL AKCA

İlk uzun metraj filmi Benim Küçük Sözlerim’i zorlu bir yolculukla tamamlayan Bekir Bülbül, yurtdışı festivallerinden gördükleri ilgiden memnun. Yurtiçindeki festivallerin ilgisizliği ise onu kaygılandırıyor.Eşi Büşra Bülbül’le ortak hareket eden ve filmi tamamlayabilmek için düğün takılarını harcayan sinema sevdalısı Bülbül, “Taşra, her zaman daha fazla ilgimi çekmiştir. Daha organik bulurum oradaki yaşantıları… Kentler ise daha zoraki oluşturulmuş kültürlerin yapay hikâyeleri gibi gelir bana” diyor. Duyduğu ve gözlemlediği hikâyeleri anlatmayı kendine hedef edinmiş genç bir yönetmen var karşımızda. Bülbül, Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Sistemleri bölümünden mezun olduktan sonra İstanbul Haliç Üniversitesi Tiyatro bölümünde yüksek lisansına başlamış. İkinci uzun metrajı için çalışmalarına devam eden Bülbül’le sinema sektöründeki zorluklar ve yeni projeleri üzerine konuştuk.

Bulgur Değirmeni ilk belgesel filminiz, festivallerde epey ilgi gördü. Festival süreçlerini ve o atmosferin size kazandırdıklarından bahsedebilir misiniz?

Sinema alanında neler yapabileceğim konusunda hep bir özgüven eksikliğim vardı. O ilk adımı atmak en zorudur ya hani. “Bulgur Değirmeni” benim için birazcık öyle oldu. Ne zaman dedemlerin köyüne bayramlaşmaya gitsem, 80’i geçmiş ihtiyarların ölümü bekleyişlerine şahit olurum ve hep merak ederim, buna nasıl tahammül edebiliyorlar diye. Bu konu hep ilgimi çekmiştir. Dolayısıyla “Bulgur Değirmeni” bunun bir tezahürü oldu. En büyük beğeniyi de yurtdışındaki festivallerden aldık. ABD, Avustralya ve Avrupa’dan birçok festivale davet edildik. Son olarak da 53. Antalya Film Festivali’nde en iyi belgesel adayı olduk. Bütün bunlar, bizi bir sonraki adımımız olan uzun metraja yönlendiren motivasyon kaynakları oldu.

Kısa film çekimleri size nasıl bir fayda sağladı? Bir tür uzun metraja geçiş yolu diyebilir miyiz?

Evet, kısa filmler güzel bir eğitim alanı uzun metraja geçiş için. Sinemanın, tümden gelimsel bir süreç olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla, bir projeyi başından sonuna kadar yürütüp, işleyip, yönetebilmek esas meseledir. Diğer alt detaylar zaman içerisinde kendini tamamlayacaktır diye düşünüyorum.

Kültür Bakanlığı’nın kısa filmlere desteğini yeterli buluyor musunuz?

Kültür Bakanlığı’na hiç başvuru yapma şansım olmadı. Sürecin nasıl işlediğini dahi bilmiyorum. Şimdiye kadar hep kendi yağımla kavrulmayı tercih ettim.

DÜĞÜN TAKILARIYLA  FİLMİMİZİ TAMAMLADIK

Bekir ve Büşra Bülbül çiftinin sinema aşkı ilginç bir şekilde başlamış. Nasıl gelişti bu sinema aşkı?

Büşra ile tiyatro sahnesinde tanıştık. Daha sonrasında birçok tiyatro oyununda ve kısa filmlerde rol aldık. Böylece işin mutfağına dahil olmuş olduk. O süreçte çok fazla bağımsız film seyrettiğimizi hatırlıyorum. Özellikle minimalizm, aklımızı başımızdan almıştı. Örneğin “Kelid” isimli bir film seyretmiştik, hâlâ bende etkisi büyüktür. Bütün hikâye; evde kilitli kalan 7-8 yaşlarında bir çocuğun kapıyı açma macerası üzerine kuruluydu. Bu kadar basit, bu kadar sade, bu kadar az ve özlerden oluşan bir filmin, bu denli etkili olması büyülemişti bizi. Böylece, bir şeyler yapabileceğimize dair içimizde ufak tohumcuklar yeşermeye başladı. “Bulgur Değirmeni” ise bizim ilk deneyimimiz oldu. Sonuçlar bizim için gayet tatmin ediciydi, fakat hep bir uzun metraj çekme hevesi içerisindeydik. Ama malum bütçe meseleleri, hep gözümüzü korkutuyordu. Biz düğünde topladığımız ziynetlerimizi satarak filme başladık. Aldığımız çılgın bir kararla da bu sorunun üstesinden geldik. Tabii kolay bir süreç olmadı hem maddi hem manevi anlamda…

İlk uzun metrajlı filminiz “Benim Küçük Sözlerim” ve belgesel filminiz “Bulgur Değirmeni”  taşrada geçiyor. Özellikle de Benim Küçük Sözlerim’de geçen hikâyenin mutlaka bir altyapısı var. Böyle bir hikâye örgüsünü nasıl bulduğunuzu öğrenmek isteriz?

Taşra, her zaman daha fazla ilgimi çekmiştir. Daha organik bulurum oradaki yaşantıları… Kentler ise daha zoraki oluşturulmuş kültürlerin yapay hikâyeleri gibi gelir bana. “Benim Küçük Sözlerim” ise çocukluğumda yapmış olduğum kısa bir yolculuğun hikayeleştirilmesidir. Burada en çok ilgimi çeken şey; bu yolculuğun küçük bir seyr-ü süluk hissiyatında olmasıdır. Amacım tabii ki salt bir anımı paylaşmak değildi. Bu anının şiirsel bir karşılığı vardı hafızamda. Çocukça bir arzuyla o uzaktaki gölü hayal etmek, yaşam döngüsünün bir alegorisiymiş gibi hissettim. Biraz buralara dokunmak istedim. Ayrıca Mevlana Rumi ve Said Nursi hikâyelerinin de çocukluk anılarımda etkisi büyüktür. Bütün bu katmanlar bir araya gelince bizi çok heyecanlandıran bir senaryo çıktı.

Çocuk oyuncularınız oldukça başarılı performanslar sergiliyor. Oyuncu seçimlerinde kıstasınız ve çocuk oyuncularla çalışmanın zorlukları ve kolaylıkları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

En başından beri köyden çocuklarla çalışmayı planlamıştık. Fakat sorun şuydu ki; bu çocukların oyunculuğa dair hiçbir fikirleri yoktu. Hatta kamera karşısında gülmelerini bile engelleyemiyorduk.  Daha önce tiyatro üzerine yüksek lisans yaparken, birkaç arkadaşımla deneysel bir ‘oyuncu laboratuvarı’ kurmuştum. Orada deneyimlediğimiz bazı oyunculuk tekniklerini bu çocuklara uyguladık. Birkaç hafta içerisinde verim almaya başladık. Ayrıca, ilk iki hafta aldığımız provalardan sonra ellerinden senaryoyu tamamen aldım. ‘İçinizden geldiği gibi oynayın, sahneleri biliyorsunuz’ dedim.

Kamerayı da özellikle uzaklarında tuttum ki, varlığını unutsunlar. Bu da işe yaradı. Hatta öyle zaman oldu ki kamerayı ve bizi tamamen unutup, o sırada sahne gereği yapmaları gereken kavgayı, ciddiye çevirdiler. Sakinleştirmek çok güç oldu. Tabii ki çocuklarla çalışmanın zorlukları daha saymakla bitmez; kadraj dışına çıkarlar, ‘dur’ dediğin yerde durmazlar, koca arazide birbirlerini kapatırlar. Fakat yine de eğlencelidir. Bazen set hazır olur, tam çekime başlayacağız, bakıyoruz çocuklar ortada yok. Taa karşıdaki tepeye yakalamaca oynamaya gitmişler. Birinin oraya gidip onları getirmesi ve tekrar çekime başlamamız en az iki saat. Her çekim sırasında buna benzer komik hatıralarımız oluyordu.

YURT DIŞINDA GÖRDÜĞÜMÜZ İLGİYİ  KENDİ FESTİVALLERİMİZDEN GÖREMEDİK

“Benim Küçük Sözlerim” festivallerde epey ilgi görüyor. Nasıl gidiyor festival süreci?

Şu anda yurtdışı süreci başladı; Fransa, Almanya, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinden davetler alıyoruz. Eylül-Ekim-Kasım aylarında özellikle yoğun bir festival süreci bizi bekliyor olacak. Enteresan olan şu ki, bu festivallerin bizden nasıl haberdar olduklarına dair en ufak fikrimiz yok. Mail yoluyla ulaşarak, bizi festivallerine davet ediyorlar. Bu çok hoş ve motive edici bir durum bizim için. Ülkemizdeki festivallerde ise daha farklı dinamikler var galiba. Tabi bu benim önsezim, yanlış yorumluyor da olabilirim. İstanbul film festivalinde en iyi ilk film için yarıştık fakat yurt dışında gördüğümüz ilgiyi kendi festivallerimizden göremedik.

FİLMİMİZ İMECE USULÜYLE YAPILDI

Yola çıkış süreciniz ve yapım aşamasında yaşadıklarınızdan bahseder misiniz?

Yapım aşamasında ise çok zorluklar çekeceğimiz zaten aşikârdı. Düğün takılarıyla film çekmek o an için heyecanlı görünse de, bu kadar komik bir bütçeyle bu kadar zor bir işe kalkışmak oldukça yıpratıcı oldu. Aslında bu durum maceraperestlikten daha ziyade mecburiyetten kaynaklanıyordu. Çünkü değil çekim öncesi, çekim esnasında bile destek aradığımızı ve çeşitli görüşmeler yaptığımızı hatırlıyorum. Fakat bu konuda oldukça beceriksizimdir ki hiç bir olumlu sonuç alamadık.

Filmin kaba montajını bittikten sonra Nazif Tunç hocamla tanıştık. Sağ olsun filmimizi çok beğendi ve ondan sonraki adımlarımız için bize yol gösterici oldu. Necdet Tok abimiz filmimizi yine çok beğendiği için ince kurgusunu yapmaya gönüllü oldu. 1000 Volt’danMurat bey ve Mustafa beyler filmin seslerine gönüllü oldular. Filmin müziklerini İmamyarHasanov bize hediye etti. Böylece imece usulü ortaya koca bir film çıktı ve bugünlere kadar geldi. Hepsine ayrı ayrı minnettarız ve müteşekkiriz.

Yönetmenler senaryo seçiminde kendi kültürlerinden ne kadar faydalanıyor?

Evrenselleşmek için özümüzden beslenilmesi gerektiğine inanan biri olarak, bu konuda iyimser bir tablo göremiyorum maalesef. Belki de geçmişimizle bağlarımızın keskin bir şekilde kopartıldığından kaynaklanıyordur. Asırlar öncesinde yaşamış Shakespeare’nin bile, herhangi bir eserinin orijinal İngilizcesini şuan okuyup çok rahat anlayabilmemize rağmen, 40 sene öncesine ait kendi eserlerimizi anlamakta oldukça zorlanıyoruz. Hele biraz daha geriye gidersek, bu zorluğa bir de okuma güçlüğü ekleniyor. Son dönem filmlerimizdeki o kimliksizliği ve o bunalımlı kasvetli havanın da bu gibi sebeplerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Kamera arkasından bahsedersek, Bekir Bülbül’ün kamera arkası nasıl gidiyor? Ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Kamera arkası işin en eğlenceli kısmı, yaşanan bütün aksilikler bile bunu perdeleyemiyor. Kurmuş olduğumuz o hayali evrenin, gerçeğe dönüştürüldüğü en somut ve en heyecanlı anına şahit oluyoruz. Tabi alınan bol tekrarlar da işin tuzu biberi. Yaşlılar, çocuklar ve hayvanlar en zor ve en kontrol edilemez üçlü olarak kabul edilir sinemada. Ben ilk filmimde yaşlılarla, ikincisinde ise çocuklarla çalıştım. İşin minik sırrını çözdüğümü hissediyorum bazen. Set dediğimiz yerin atmosferi, baştan sona kurmaca olduğu için gerçekliği paramparça ediyor. Burada o gerçekliği yeniden kurabilmek yönetmene düşüyor. Ben, ne kadar yönetmenlik gömleğini çıkarıp oyuna dahil olabilirsem, oyuncu da kurmuş olduğum evrenin atmosferine o denli dahil oluyor. Böylelikle kameranın o yapay etkisinden sıyrılıyoruz. Aksi takdirde değil yaşlılar ve çocuklar, profesyonel oyuncular bile objektifin soğukluğunu her daim suratlarında hissederler. Bu nedenle her ne kadar fıtratım gereği sakin bir insan olsam da, sette inanılmaz derece enerjik oluyorum. Oyuncularımla beraber ben de oyuna dahil oluyorum.

Sanat çevresinden edindiğimiz bilgilere göre yeni bir uzun metraj hazırlığınız var. Bu projenin nasıl geliştiği ve hangi aşamada olduğuyla ilgili bilgi vermek ister misiniz?

Üzerinde 5-6 aydır uğraştığımız yeni bir uzun metraj projemiz var. Tabi henüz çok taze olduğu için kesin bir şey söyleyemem. Yakın zamanda dedemi kaybettim. İstanbul’da yanımızda yaşıyordu. Gurbette ölmekten çok korkuyordu, hep köyüne gitmek ve son günlerini orada geçirmek istiyordu. Bu naif duygu hikâyemizin çıkış noktası oldu. İlginç olan şu ki; İngiliz bir sinema yazarı, her iki filmimde de ölümü fazlaca vurguladığıma dair bir eleştiri yazmış. Dışarıdan bu denli anormal görünmesine çok şaşırmıştım. Şimdiki projenin de ölüm üzerine olması güzel bir tevafuk oldu. Öteleyebildiğimiz bir konu değil ölüm. Varoluşumuzun sorgulama noktası bile buradan başlıyor. Haliyle görmezden gelmek şöyle dursun, adeta bütün benliğimizi kalın çizgilerle vurgulayan bir form bence.

Örnek aldığınız yönetmenler var mı?

Tabii ki olmaz olur mu, Doğu’da Kiarostami’den tutun, Batı’da Bergman’ına kadar…  Güneyde Mustafa Akkad’dan, kuzeyde Tarkovski’ye, ülkemizden Metin Erksan’ına kadar daha saymakla bitmez…

01 Ağustos 2018 - Kültür-Sanat


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Andımız referanduma götürülmeli mi?