"Coğrafi Delilik"in şiir tohumları "Hamse" ile göverdi, göğe doğru dal budak saldı, derken meyveye durdu" diyen Zafer Acar şu değerlendirmeyi okurla paylaşıyor: "Şiirimizin bir yeniliğe ihtiyacı vardı, bütün duyargalarımla bu kokuyu alıyordum, bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum, hem kendi şiirimi kurmalıydım hem de şiirimizin 21. yüzyılda alacağı şekle katkılarda bulunmalıydım; bu yoz, aynilik içerisindeki sol algılayışa dayalı şiir ortamından kendimi uzaklaştırarak var etmeliydim."
Yeni şiir kitabınız ‘Hamse‘ hayırlı olsun. Kaknüs Yayınları kitabınızı yayımlamakla önemli bir işe imza attı. Biliyoruz ki, bundan beş yıl önce de Yedi İklim Yayınlarında ‘Coğrafi Delilik‘ adlı şiir kitabınız yayımlanmıştı; ancak siz bu coğrafyada şiir adına ciddi bir yenilik yapmayı ‘Hamse‘ ile başardınız. Türk şiirine yeni kan pompaladığınız bu beş yıllık arada, Türk şiirine bir şeyler oldu sanki, şiirin rotasının da bayağı bir değişiklik göstereceğinin ilk sinyalini de bize bu kitapla vermiş oldunuz. Ne dersiniz?
Sağ olun. "Coğrafi Delilik"in şiir tohumları "Hamse" ile göverdi, göğe doğru dal budak saldı, derken meyveye durdu. Doğal bir süreçtir bu ve böyle olması gerekir, kendi aşamalarımızdan geçmeden şiirin kara toprakları üzerinde durabilecek takat bulamayız kendimizde. Yoksa başka bir usta şairin dibinde güdük kalmaklığımıza rağmen, üstümüzdeki o meyveli ulu dalları kendimize ait sanabiliriz, nitekim günümüzde şiirle ilgilenenlerin çoğu kendi şiirlerinden değil, başkalarının bıraktığı yerden başlıyor, hazır bir sofraya oturuyor. Kendi acemiliklerinin tadını çıkarmıyorlar, acemiliği korkulacak bir şey sanıyorlar. Yağmur Duası‘nı, Monna Rosa gibi şiirleri ölümsüz kılan bence bu şiirdeki acemi göğ tattır, yeşil erik gibi. Genç arkadaşlar, zafiyetlerinden bence çekiniyor, hatta korkuyorlar; aslında orada kendilerine, dolayısıyla Tanrılarına varmak daha kolay; sağlıktan çok hastalığa, sağlamlıktan çok yaraya daha yakındır Tanrımız. Gerçi şiirde Tanrı‘yı aramak kimilerince Necip Fazıl‘dan sonra demode oldu(!) Şükür ki, biz bu materyalist-kapitalist tuzağa düşmedik, nihai noktanın Allah olduğunun farkındayız.
Şiirimizin bir yeniliğe ihtiyacı vardı, bütün duyargalarımla bu kokuyu alıyordum, bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum, hem kendi şiirimi kurmalıydım hem de şiirimizin XXI. yüzyılda alacağı şekle katkılarda bulunmalıydım; bu yoz, aynilik içerisindeki sol algılayışa dayalı şiir ortamından kendimi uzaklaştırarak var etmeliydim, çözüm bulunduğum ortamı fethetmek adına bir süreliğine terk etmekten geçiyordu. Yazdığım şiirin biçimsel ve özsel farklılığını dile getiren kıymetli şair büyüklerim oldu, alttan alta günün şiirine de yaklaşmam gerektiğini, yoksa görünmezden gelineceğimi belirttiler, bu sözlerin hiçbirini umursamadım, bu konuda İlhan Berk‘in öğüdüne kulak verdim ve hakim şiirin dışında kalmanın yollarını aradım. Eğer yeni bir çağdaş şiir diline ulaştıysam -ki ben böyle hissediyorum, nihai cevabı zaman denen büyük eleştirmen verecektir elbet- tehlikeli yollardan geçmem sayesinde ulaştım.
Ucube şairler türedi son yılarda
Gelenek bizde hep dışlandı, şiirin toplardamarının dışına atılmaya çalışıldı. Yaşlı, söz dinlemez cadılarvari bir uygulamaya tabi tutuldu. İnsanlara öcü olarak gösterildi. Sonra Donkişot‘lar türedi bu sayede, ama töreyemediler nedense. Bu meseleyi biraz açsak?
Edebiyatımızda düşünüp eleştiren adam yok denecek kadar az, körü körüne inanan adam ise istemediğin kadar çok. Çünkü kolay, çünkü kafanı yormuyorsun. Bir kişi, bir fikir öne sürsün biraz ağzı laf yapıyorsa tamamdır, kesinlikle onun fanatikleri olacaktır. Bilirsin Cemal Süreya 1956 yılında "Folklor Şiire Düşman" şeklinde bir yazı kaleme almış, ondan sonra bu yargı kırılması zor bir çelikten kabuğa bürünmüştü. Çünkü kim vakit ayırıp uğraşacak geçmiş dönemlerin şiiriyle. Cemal Süreya aslında bu fikriyle Orhan Veli‘den doğmaya çalışıyor, ama yanlış, bütün klişelerin karşısında yer alan Orhan Veli dahi son yıllarında halk şiirine yaklaşarak şiirini zenginleştirmek zorunda kalmıştır. Üstelik Cemal Süreya da folklordan yararlanmıştır. Cemal Süreya‘nın mantığıyla 2010 itibariyle artık II.Yeni bizim için folklordur desek, Cemal Süreya da gümbürtüye gitmez mi? Bunları 1956 yılındaki genç Cemal düşünemedi elbette. Ucube şairler türedi son yıllarda. Adamlar saçma sapan beşeri fikirler üzerine inşa etmişler şiirlerini, bize ise şiir ile fikir bir arada olmaz, hele de şiir ile din ne mümkün, gibi dayatmalarda bulunuyorlar. Materyalist diyordum, bu da değil, emperyalist bir şiir yazılıyor ülkemizde, gençlerimizin yetenekleri sömürülüyor. Çok az şairimiz bu gidişatın karşısında yer almış ve direnebilmiş, bizler de onlar sayesinde bugün varız. Bu zincirin son büyük halkası artık herkes hemfikir ki Sezai Karakoç‘tur; o, fikir-sanat-siyaset ve hepsinden önemlisi sağlam duruşuyla bizim için mükemmel bir model oldu. Sezai Karakoç‘un kurduğu ve vurguladığı şiir, bizimle daha da bizim şiirimiz olacaktır. Onun hâlâ keşfedilmeyi ve deşilmeyi, törpülenip daha da olgunlaştırılmayı bekleyen yanları bulunmakta. Bu anlamda yeni nesillere çok iş düşüyor.
İki nesil bu işi tamamlayabilir
Şiirinizin geleneğe saygısızlık etmeden geleneğe meydan okuyan bir havası var. Daha doğrusu şöyle anlatayım: ‘Büyüklerim sizi seviyorum, sayıyorum ama bu sevgi, saygı sizin söylediklerinizin ötesinde bir şey söylememe engel değil‘ der gibisiniz.
Doğru kavramışsın beni, gerçekten ben, babama-dedeme karşı büyük bir saygı ile hürmet ederken diğer yandan onların yaklaşımlarına da itirazlarda bulunurdum; onların yanlışları yok mu var elbette, gelecek nesiller için bizim de hatalı yanlarımız olacaktır. Zaten sözü öteye taşıyamayacağımı düşünseydim kalemi elime almazdım, tükendiğimi hissettiğim anda ise susacağım. Yaşlanıp bunadığı halde konuşmaya devam eden şairler, saçmalamaların veyahut gevezeliğin pençesine düşüyor çoğunlukla.
2000‘den önceki zamana ait olan şairler, bunu 90 kuşağından alıp Hasan Bin Sabit‘e kadar dayandırabiliriz, artık bir parçanın notaları olarak varlar, yani yeni kuşağı artık toplu / solo halinde etkileyebiliyorlar. Bu notalara dünya şiirini de dahil edebiliriz. Şiirleriniz bence böyle söylüyor, yanılıyor muyum?
Evet, kendi şiirimden çevreme, tarihe doğru uzanarak baktığımda hepsini bir bütün olarak görüyorum ve hepsinden yararlanmak gerektiğine inanıyorum. Bizden evvelkilerden aldığımız solukla koşacak, konuşacağız burası muhakkak, ama bu soluk bizim ağzımızdan, burnumuzdan çıkacak, biz kokacak. XXI. yüzyılın şiiri bence sağlam meyvelerini vermeye başladı, 2020 yılına kadar bu yüzyılın rengi tamamen belirecektir, iki nesil bu işi tamamlayabilir, diyorum, işte bu renk geleneğe sırtını dayayan, dünya şiirini özümsemiş, yüzyıllardır özlemini çektiğimiz, inançla halkını kucaklayan bir Türk şiiridir.
Şiirlerinizi okuduğumda Divan şiiri, Halk şiiri modern bir algı içerisinde yalın bir söyleyişte buluşmuşlar, bence bu bir ilk olarak duruyor hem de yeni şiiri dar alanından kurtarıyor, onu kemale erdiriyor. Yerim dar demiyor, artık şiirimiz.
İlk gençlik yıllarımda bazı kelimeleri kendime yakıştıramıyordum, ama diyordum, aç gözlülükle diyordum işte, bu kelime de benim olmalı, şu da, diğeri de. Belki de hayatımda ciddi anlamda bir tek bu noktada aç gözlülük yapmışımdır. Arzuladığım şeyi başardım. İstediğim kelimeyi şiir kılabilmek, şiir sahasında elimi kolumu sallayarak, hatta bazılarına gıcıklık vererek dolaşabilmek beni mutlu ediyor. Ama yere sağlam basmaya yani iyi şiirden ödün vermemeye çalışıyorum. Yalınkat imajları, kendiliğinden yaratabilmenin peşindeydim. Şiirimizin en büyük açığı bence buydu. Sanırım bu dileğim de gerçekleşti. Bütün yüzyılların panoramik görüntüsü benim şiirimde ışıldasın istedim, bu bir ilk değil, fakat bunların yalın söyleyişte buluşması ilk olabilir. Bilemiyorum.
Modern sanrılı şiir yazma gayreti içerisinde olmadım
Hamse, genel yapısı ve tekniği, akışıyla modern şiirin neresinde duruyor acaba? II. Yeni gerçekten eskidi, sizi de pek etkilememişe benziyor zannımca.
Bu sorunun tersini daha önceden kendime sordum: Günümüzün son derece sığ hakim şiiri ‘Hamse‘ gibi gelenek bağlantılı eserlerin neresinde duruyor. Mesela Sezai Karakoç, Batı şiirinin adeta kalıba dökülmüş hali olan ve bu anlamda modern kabul ettiğimiz II. Yeni‘nin oldukça üstünde yer alıyor. Bu durum, zaman geçtikçe daha da belirginleşecek. Artık, hiç çekinmeden günün yavan ve yayvan şiiri, Sezai Karakoç şiirinin neresinde duruyor, sorusunu sorabiliriz. Çünkü yürürdeki hakim şiir hastalıklı, bizden doğmuş değil, ne yazık ki büyük oranda Batı‘nın genlerini taşıyor, Yahya Kemal‘e uzanamıyor. Bu yüzden ta başından beri, modern sanrılı şiir yazma gayreti içerisinde olmadım. Yüzlerce yıllık bir kendimden doğup yaşadığım zamanı daha iyi algılamaya çalışırsam zaten taze kan olacaktım şiirimize. Geçmişe gitmek oradan saf insanın hallerini, aşkını, hüznünü, ölümünü görüp hissetmek bizi sanılanın aksine çağdışı etmez, hatta bu kadim tecrübeler çağımızı daha derinlerden algılamamızı sağlar. II. Yeni şairlerinden öğrendiğim şeyler var elbette, şiirimizde önemli bir aşama, onları okumasaydım, bugün bunları konuşamazdım. Fakat düşünelim bir, II. Yeni şairlerinden kaç tanesi halkımızın inanışıyla barışık. Bizim "yerli-modern şiir"imiz Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve sonrasındaki bizlerin katkısıyla gerçek şekline kavuşacaktır.
Hamse, yeni şiirin kırklı yaşları gibi, ilk kemale eren eseri olarak duruyor karşımızda. Bundan sonraki kuşağın da şiir konusunda bir şeyi iyi anlamalarına yardımcı olacak, diye düşünüyorum. Mesela şiir arabasının direksiyonuna geçebilmeniz için ehliyet almak bayağı zorlaşacak, torpil falan da işe yaramayacak, ne dersiniz?
Aslında yazılan bütün nitelikli şiirler, ayağa düşürülmeye çalışılan günümüz şiir dili için önemli katkıdır. Görüyorum, kimisi hakkında yazdım da gerçek şiirin soluk alıp verdiği kenar semtlerimiz var, yavaştan merkezileşiyor da. Güneş doğduğunda dünyayı aydınlattığını sanan yıldızlar (popülerler) kaybolur, değil mi? O kadar yani. Adam kayırmaca, rüşvet vs. grip gibi bir şey, ne yaparsanız yapın birinden ötekine geçiyor, ondandan kurtuluş yok gibi. Fuzuli‘nin Şikâyet-name‘sini bilirsin. Hatta Divan-ı Hikmet‘te bile bu bağlamda mısralar okumuştum.
Biliriz ki ilham; insani bir şey, insani olanı devamlı içinde taşır. Size ilhamın yansıyışını öğrenebilir miyiz?
Yahya Kemal şiiri ‘aşk‘ olarak ifade etmişti, bana bu tanımlama hissedilmeden yapılmış, daha çok aforizma gibi görünmüştü. Son dört beş yıldır, içimde aşka benzer bir şeyler taşıyorum, hiçbir beşeri münasebetin ulaşamayacağı bir yerde duruyor o, şiirler işte bu duygunun zamana ve mekâna göre değişen şiddeti oranında doğuyor. İtiraf edeyim, Yahya Kemal bir defa daha haklı çıktı ve şaşırttı beni.
Sanat her şey içindir kardeşim!
Kitabınızda ‘Halk‘ kelimesi o kadar çok geçmiyor, ama şiiriniz hem de iyi derecede halkçı. Kuru sosyal gerçekçilikten epey uzak bir yerde yeşeriyor. Ayrıca belirtmek istersek, ‘gerçeklik‘ yeniden temize çekilmiş, sertleşmiş, bu gerçekliğin içinde ruh da bir gerçeklik olarak epey yer kaplıyor. Aksi düşünüldüğünde fazla somutluk şairi inkâra götürür mü, ne dersiniz?
Birey olarak ben de bu toplumun bir üyesiyim. Herkes gibi benim de canım yanıyor, bunları dile getirmek en doğal hakkım. "Sanat, sanat için midir, toplum için mi." Sanat her şey içindir kardeşim. Niye poetik dayatmaların, daraltmaların içine düşelim ki. Bırakalım şiir nereye gitmek isterse oraya gitsin. Tabii, bazen ilham zannıyla şeytani vesveselerin peşine düşmeyecek kadar da donanımlı olmalı ve o anda susmayı başarabilmeliyiz. Sert göndermelerde bulunuyorum, çünkü "bu devirde en büyük sabırdır öfke" diye düşünmekteyim. Diğer yandan, halkçı değilim, halkım. İnsana, nesnelere ve eylemlere inançla yaklaşınca ortada hiçbir problem kalmıyor.
Vatan borcu- ahret borcu gibi duruyor, şiirleriniz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Herkesin bir yaratılış gayesi var, ben düşünmek, fikir üretmek ve şiir yazmak için yaratıldığımı hissediyorum, daha doğrusu buna inanıyorum. Bana bahşedilen yeteneğimin hakkını vermek zorundayım, bunu bir büyük ibadet olarak da algılıyorum. Bu ibadet anında hata yapmaktan, günaha girmekten ise korkmuyorum; çünkü hatalar ve günah benim en insani yanım, onlar beni, böbürlenmekten, şirke girmekten koruyor. "beklemeli baharı namaz kılar gibi şiire senin adınla başlamalı" demiştim 2006 yılında yazdığım bir şiirimde. Diğer yandan "Hubbu‘l-vatan min el-iman." düsturuna inanmaktayım.
Osman Serhat, kitabınızın arka kapağında, ironiyle şiirimizde bir ihtilâl yaptığınızı belirtmiş. Cemal Süreya, bence bu kitabı okusa kıskanırdı. İroniyi artık yeni şiirin can damarı olarak görebilir miyiz? Üstelik ironi şiirinize ‘yeni bir gerçeklik‘ katmış, buna da değinmenizi istiyorum.
Şiirimdeki ironi, tamamıyla benim. Hayata bu ironiyle bakmasam, gerçekten yatağa düşecek kadar hastalanırım, daha önce de bir söyleşimde belirtmiştim, ironi bana dayanma gücü veriyor, yoksa üstüme üstüme gelen şehre nasıl karşı koyabilirim. Yeni bir gerçeklikten kastın, olaylara farklı açılardan bakmaksa, evet bu özellik benim, yani Zafer Acar‘ın hususi hayatında da fazlasıyla var, bu yönüyle ironi şiir yazarken bana destek veriyor. Hatta,bazen Zafer Acar‘la bile uğraşıyor. Bilirsin ironi, ele avuca sığmaz çok muzip biridir.
Günümüz şiir ortamının kendisi aslında ironik. Gelecek kuşaklar sanırım en çok da iyi şairleri yok sayma girişimlerindeki ironiye gülecek. Sizin isminiz hasıraltı edilmeye çalışıldı. Kader olarak, dışlanma konusunda Sezai Karakoç ile kesiştiğinizi düşünüyorum?
Ne diyeyim, kaderimi alır bağrıma basarım, öyle de yaptım.
Önce Türk şiiri adına, sonra kendi adıma bu sohbet için teşekkür ediyorum size.
Ben de teşekkür ederim.




