Türkiye‘de değil, dünyanın her yerinde sinema büyük paralarla yapıldığı için daha basit konulara değinmesi ve bu tür konulara bulaşmaması gibi bir telkin görüyorsunuz. Siyasi konulara değinin filmlerin yalnız bırakıldığını görüyorsunuz. Yine de zorluklara rağmen sinemacıların bu sert sorunlarla ilgili filmler yapması gerekiyor."
Irak‘ta yaşanan savaşta ailesini kaybeden Cennet‘in Türkiye‘ye uzanan öyküsünü Büyük Oyun filmiyle anlatan Atıl İnaç filme düz mantıkla bakılmamasını ve çok yönlü seyredilmesi gerektiğini altını çiziyor. Farklı tür filmlere imza atan ve bu anlamda yeniliklere açık olan Atıl İnaç‘ın hedefinde bireysel bir hikâyeyi beyazperdeye aktarmak var. Irak‘taki drama dikkat çeken ilk Türk yönetmen olma başarısını gösteren Atıl İnaç‘la Büyük Oyun‘u, filminin festival yolculuğunu, sinemamızı, gelecekteki planlarını ve özel yaşamı hakkında uzun soluklu bir söyleşi gerçekleştirdik. Atıl İnaç‘ın sorularımıza verdiği cevaplar hem sinemasal olarak hem de siyasal olarak oldukça ilgi çekici türdendi.
Filminizde birçok yerde çekim yapılmış, bunların içerisinde Irak, Kerkük ve Türkiye‘nin çeşitli bölgeleri de var. Bu mekânlarda çekim yaparken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Film aslında genel olarak zorlu mekânlarda çekildi. Bunların içerisinde sadece İstanbul‘daki mekânlar bizi zorlamadı diyebilirim. Hikâyenin başladığı yer olan Kuzey Irak‘ta film çekebilecek bir ortam bulma şansınız çok az. Çünkü savaş ve iç karışıklıklar hala devam ediyor. Böyle bir ortam da şartlarımızı zorluyordu. Buna rağmen oralarda bize çok yardımcı oldular. Bu yüzden de fazlaca müteşekkirim. Bir de filmimizin anlattığı hikâyeyi daha iyi besleyebilmek için gerçek mekânlarda çekmek istedik. Normal bir prodüksiyon mantığıyla hareke edebilir, Türkiye‘nin herhangi bir yerini çok rahat Irak‘a benzetebilirdik. Filmlerde de genel olarak mantık böyle işliyor. Ama ben senaryoyu yazarken de bu filmin verdiği mesajı belirli yerlere ve ülkelere vereceksek bu görüntülerin reel olmasını istiyordum. Dolayısıyla küçük bir ekip kurduk. Çünkü böyle bir coğrafyada çalışacaksanız hızlı ve pratik hareket etmeliydiniz. Bir de koşullara çabuk adapte olmamız gerekiyordu. Bu durum her birimizin üzerine daha fazla yük binmesine neden oldu. Bu çalışmalarımızın karşılığını da şimdi fazlasıyla alıyoruz. Filmimizin çok iyi ve uzun festival yolculuğu oldu ve bu yolculuk devam ediyor.
Festival kısmına geleceğiz, fakat Amerikan Konsolosluğu ve İngiltere Konsolosluğu‘nda çekim yapabilmek için nasıl izin aldınız? Zor olmadı mı?
Türkiye-Irak sınırı hepimizin de bildiği gibi güvenlik problemi olan bölgeler. En azından bütün bu zorlukların içerisinde çekmek bile filmin her sahnesine duygu kattığını düşünüyorum. İstanbul‘da ki çekimler için de gerekli her yerden izin alıp öyle çekim yaptık. Kolay olmadı ama çok da zorluk çıkarmadılar.
Savaşlar yalan temellere oturtulmaya çalışıldı
Bildiğimiz gibi dünyanın birçok yerinde hâla savaşlar devam ediyor. Sizin özellikle Irak‘ı seçmenizin bir nedeni var mı ve orada sizi kişisel olarak etkileyen etmenler neydi?
Şimdilerde gerçekten çok sert sorularla yüz yüze kaldığımız çağda yaşıyoruz. Zaten insanlığın kolay bir dönemi olmadı ama problemler giderek derin ve çözümsüz bir hale geldi. Bütün gezegeni ilgilendiren boyuta ise 2. Irak Savaşı ile birlikte geçildi. 11 Eylül‘den sonra ABD‘nin başlattığı Afganistan Savaşı ve göz göre göre Irak‘ı işgali insanları da sorgulamaya itti. Bütün dünya bu savaşların gerekçelerinin yanlış temellere oturtulduğunun farkına vardı.
Savaşlar için sebepler üretiliyor, fakat icraatlar de farklılıklar gösteriliyordu. Bu savaşlar sadece bölgeye zarar vermedi. Dünya ekonomisini yerinden oynatacak sonuçları oldu. 2000‘li yılların başından itibaren dünyanın içinden bir türlü çıkamadığı ekonomik kriz var. Savaşlar büyük oranda bu sürecin tetikledi problemler sarmalıdır. Hatta savaş orayla sınırlı kalmadı ve 2004 yılında Türkiye‘de yapılan bombalamalar da bu savaşların bir uzantısıydı. Bu coğrafyada hâlâ da ekonomik olarak, toplumsal olarak ya da birey bazında sonuçlarını ödeyen insanlar var.
Sinemacılar bu konuya nereden girecek peki?
Sinemanın ya da sinemacıların bu konulara eğilme zorunluluğu vardır diye düşünüyorum. Dünyanın en etkili kitle iletişim araçlarından biri belki de en etkilisi diyebiliriz. Sadece Türkiye‘de değil, dünyanın her yerinde sinema büyük paralarla yapıldığı için daha basit konulara değinmesi ve bu tür konulara bulaşmaması gibi bir telkin görüyorsunuz. Dağıtım ağlarında, basının ilgisinde ve seyirci tepkilerinde de bunu hissedebiliyorsunuz. Siyasi konulara değinin filmlerin yalnız bırakıldığını görüyorsunuz. Yine de zorluklara rağmen sinemacıların bu sert sorunlarla ilgili filmler yapması gerekiyor.
Siz bundan sonra böyle bir film çekseniz hangi bölgenin filmini çekerdiniz?
Tek bir acının ya da tek bir temanın ele alınması doğru değil. Ben daha önce Zincirbozan filmini çektim. Film 12 Eylül darbesiyle alakalı bir filmdi. Kişiler ve sokaktaki insanın acıları ve Türkiye‘nin yöneten siyasi-askeri aktörlerin hikayeleri üzerinden işlediğimiz bir 12 Eylül filmiydi. Çok tartışmalar yarattı ve çok ağır eleştiriler de aldı. Ama bence bu film 4 sene içerisinde doğruluğunu ve haklılığını büyük oranda kanıtladı. Çünkü Türkiye enteresan bir süreçten geçti. Türkiye‘deki illegal derin devlet yapılanması içerisinde nasıl şaşırtıcı bağlantıların, nasıl birbiriyle alakalı gibi gözükmeyen işler için bir araya gelip çalıştıkları büyük oranda ortaya çıktı. Dolayısıyla ben bir sonraki filmimde sadece bir jeopolitik bir savaşla ilgili toplumsal travma üzerinden değil de insan hikayesi üzerinden yine siyasi bir hikaye anlatabilirim. Ama yeniden böyle büyük bir savaşı resmetmek zorunda değilim. Bireysel bir hikâye olacağını tahmin ediyorum.
Sinemanın bir amacı da eğlendirmlektir
Siz daha önce politik film olan Zincirbozan‘ı, komedi ağırlıklı Kolpaçino‘yu ve son olarak da dram filmi Büyük Oyun‘u çektiniz Bu çeşitliliği neye bağlayabiliriz. Bu durum size ne gibi zorluklar ve yararlar sağlıyor. Siz hangi türü çekerken daha çok gayret sarf ettiniz ya da hangi tür size daha yapılabilir geldi?
Sadece etnik ve inanç kimlikler üzerinden de herkesi ayrıştırmayı yapabilen ve etiketleyen bir coğrafyada yaşıyoruz. Herkesi köşeli ve tavrı net olsun istiyoruz. Bu bir türlü dayatma oluyor. Bizim sinemamızda da komedi sineması fazlasıyla küçümseniyor ve bu tavırla karşılaşıyor. Bunda yapılan işlerin niteliği ve sarf edilen emeğin de rolü var. Maalesef çok az emek harcanarak büyük bir ticari başarı sağlayan filmler oluyor. Bu da aslında Türkiye‘nin bir gerçeğidir. Ama şu da bir gerçektir ki, ister sinemacılar olsun, ister izleyiciler, her biri bu konuştuğumuz zaman küçümsediğimiz komedi filmlerini izleyerek büyüdü. Onun için de bu filmler bir kalemde yok sayılabilecek kıymetsiz addedilebilecek işler değildir. Sinemanın bir amacı da eğlendirmektir. Zamanında Arzu Film‘in yapımlarında aslında birçok sosyal meselelere eğlendirilerek değinildi. Bu dünya sinemasında da oldu. Sinema her zaman hüzünlü ve ciddi olmak zorunda değildir. Bu anlamda Kolpaçino‘yu ben gerçekten keyif alarak yaptım. Kariyer çizgisi olarak biraz sizleri şaşırtabilir. Ciddi ve gayri ciddi filmler nasıl bir potada buluşur diye. Ama ben Şafak Sezer‘le yine bir komedi yapmıştım. TV filmi olan Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz. Filmin Zincirbozan kadar politik bir tarafı vardı.
Olaylara objektif bakmaya çalışıyorum
Dünya sinemasında da savaştan çıkarılan dram filmlerine rastlamak mümkün. Sizi bu anlamda etkileyen filmler var mıydı? Bu türde size çekici gelen taraf neydi?
Büyük Oyun aslında tam olarak bir savaş filmi kategorisi içerisinde konulamaz. Savaş filmini savaş filmi yapan temel öğeler vardır. Büyük oranda savaşı göstermelisiniz. Bu da maliyetli ve büyük organizasyonlar gerektiren işlerdir. Bu tür filmler ağırlıklı olarak da propaganda yapılan filmlerdir. Bu türün örneklerinde bir taraf tamamen insanlıktan çıkmış bir şeytan olarak gösterilir, diğer taraf ise melek tipli insanlardır. Ben insan tabiatının böyle olduğuna inanmıyorum. Benim çocukluğumdan beri 2. Dünya Savaşı‘nı konu alan filmlerde bütün Amerikalılar kusursuz Almanlar ise insanlıktan çıkmış caniler olarak gösterilirdi. Zaten savaşın doğası şeytani bir şeydir. Lakin insanın birebir doğası böyle değildir. Bu kadar taraflı saf tutan filmlerin kendi kapalı sistem içerisinde insanlara ulaşabileceğine, onun dışında ise bir yerlere ulaşamayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla ben ‘Büyük Oyun‘da daha objektif kalmaya çalıştım. Sığ bir propaganda amacıyla yapılmış olsaydı bu kadar farklı ülkeye giden ve ödüller alan bir film olmazdı.
Festival dediniz de Büyük Oyun‘un Kazakistan‘da sansürlenmesinin nedeni neydi?
Evet maalesef böyle bir durumla karşı karşıya kaldık. Filmimizi Almata Film Festivali komitesi istiyor olmasına ve kültür bakanlığına bildirmesine rağmen Kazakistan Kültür Bakanlığı filmimizi istemedi. Nedeni ise içeriğinin hoşlarına gitmemesi ve terörle ilgili olmasıydı. Bence bu çok acı bir durum. Çünkü gerek Ortadoğu gerekse Ortaasya Batı‘nın yarattığı sorunlarla iç içe yaşıyor. Bu sorunları işlediğinizde ABD‘nin dış politika konusunda damarına bassa da, muhalif duruşu olsa da ABD‘de gösterime girebiliyor ve ödüller alabiliyor. Ama doğrudan bu politikaların mağduru olan ülke ise ‘acaba iç politikada bir rahatsızlık oluşturur mu‘ kaygısından ötürü filmin gösterilmesini engelliyor. Bu çok acı bir durum.
Filmin ödül aldıysa yandın
Kültür Bakanlığı‘nın görevi sadece sinemacılara destek vermek değildir. Asıl görevi bütün bu sinemacıları ayakta tutabilecek legal zemini kurmasıdır. Bu da aslında en büyük destek olacaktır. Sinemacıların yaptığı filmler tezgahlarda 1-2 liraya satıldığı müddetçe, DVD satışınız ve gişeniz olmazsa bir süre sonra iş yapamaz hale gelirsiniz.
Filminizin oyuncularına geldiğimiz de ise oldukça gerçekçi oyunculuklar görüyoruz. Özellikle de Cennet karakteri hem siması hem de vücut dili bakımında oldukça doğal bir oyunculuk sergiliyor. Oyuncuları seçerken nelere dikkat ettiniz?
Oyuncuları büyük oranda oyuncu olmayan arkadaşlardan seçsek de filmimizde profesyonel oyuncular da mevcut. Dolayısıyla karışık bir kast oldu. Büyük Oyun çok dilli bir film. Irak‘ta geçen sahnelerde Arapça, Türkemence ve Kürtçe kullandık. Ezberlenmiş satırların icra edilmesi ve neden bahsettiğini kavranılamayan görüntülerden hazzetmem. Sürekli bir yerlerin eksik kaldığını düşünürüm. Bu filmde de oraların havasını soluyan, o dili konuşan ve o acıları çeken insanların oynamasını istedim. Mümkün olduğunca her rol için böyle oyuncularla çalıştım. Ülkeden ülkeye, şehirden şehre geçtik. Yerel insanlardan oyuncular seçmeye çalıştım. Tabii bu iş için ikna etmek kolay olmadı. Bu anlamda Cennet‘i canlandıran Suzan Genç seçiminin çok iyi olduğu kanaatindeyim. Suzan Cennet de Hataylıdır. O yörenin insanıdır.
Suzan Genç‘in daha önce oyunculuk tecrübesi var mıydı?
Daha önce oyunculuk tecrübesi yoktu. Ancak ağabeyleriyle çalışmıştım. Tecrübesi olmasa da çok iyi iş çıkardığı kanaatindeyim. Sonuçta oradaki yaşamı bilen ve yaşayan biriydi.
Cennet‘in abisi karakteri var. Gerçekten de tek bacağını kaybetmiş. Bacağını kaybetmesine neden olan olay neydi. Savaşta kaybetmiş olabilir mi?
Hayır. Bacağını savaşta değil, bir kaza da kaybetmiş. Özgür diye bir arkadaşımız. Aslında oyuncu olmayan, fakat canla başla görevini icra etmeye çalışan ve filme çok şey katan Azim karakterini canlandırdı. Açıkçası filmdeki gerçekçiliği bu tür tercihlerle de canlı tutmaya çalıştık.
Genel anlamda sinemadan da konuşmak isterim. Son dönemde Türk sinemasında kaliteli filmlere imza atılıyor. Sinemamızın bugünün ve yarınını nasıl görüyorsunuz?
Genel olarak sinemamız parlak bir dönemini yaşıyor. Oldukça başarılı genç yönetmenlerimiz çıkıyor. Bununla birlikte üretim ciddi anlamda büyüdü. Geçen sene 100‘e yakın film yapıldı. Ama bu çok organize olunması gerek bir sektör.100 filmin büyük kısmı ciddi zararlar etti.
Ufak bir kısmı da yaptığı yatırımı geri aldı. Bunun kalıcı olması için sadece üretmekle yetmiyor. Seyirciyle buluşturmak, ticari olarak zarar etmemek, kendi kendini çevirmesini sağlamak çok kapsamlı çalışmak gerekiyor. Televizyon kanallarının yerli yayınları satın almasından tutun da, emniyetin korsanla mücadelesine kadar pek çok şey devreye giriyor. Yapımcılar sürekli ceplerinden vererek film yapmaya devam edemez. Bu durumda da 4-5 senedir büyük bir çıkışa geçen sinemamız mecburen yine kan kaybetmeye başlayacaktır.
Peki ödüllü filmlere seyirciyi nasıl çekilir?
Sinema gişesinin bir mantığı var. Evinden kalkıp ve arkadaşlarıyla film izlemek isteyen genç bir kitleye yukardan bir yerden seslenerek, "Bakın bu komedi filmlerini seyrediyorsunuz ama diğerlerine gitmezseniz onlar ölür. Onlara da gidin" demek biraz saçma. Bu durum barışmanız gereken bir toplum psikolojisidir. Çünkü o gün insanlar eğlenmek için çıkmışlar ve eğlenceli filmlere gitmeleri de en doğal hakkı.
Bir romanı filme aktarmak teknik olarak mümkün değil
Hangi ülkede ve hangi şehirde yaşamak isterdiniz?
Dünyanın çeşitli yerlerini ‘burada yaşamam gerek‘ diyerek dolaştım. Fakat hiçbirisinde karar kılamadım. Bu heyecan zamanla değişiyor. Bazı yerlerle çok güçlü bağ kuruyorsunuz. Sonra başka yerde başka bir hayat biçimini kaçıyorsunuz. Mümkün olsa yaşadığım şehri sürekli diğeştiririm.
Günlük olarak nerelerde ve nasıl vakit geçiriyorsunuz?
Şu anda bir dizi çekiyorum. Sinemacılar ile televizyoncuların günlük yaşamları ve özel hayatları olmuyor. Eğer çalışıyorsanız settesiniz ve günün büyük bölümünü set nerede ise orada geçiriyorsunuz. Çalışmadığım zamanlarda ise ekseriyetle evimde geçiririm. Galiba salonum ve filmlerim birlikte en fazla zaman geçirdiğim yerler diyebilirim.
* Sizi en fazla etkileyen film?
Michelangelo Antonioni‘nin 1971 yılında çektiği ‘Yolcu‘ filmi. Her halde 50 kere seyretmişimdir.
* Sizi en fazla etkileyen film sahnesini söyleyebilir misiniz?
O kadar çok var ki. Şu sahnedir diyemem
Beğendiğiniz yönetmen
Son yıllarda sert ve cesur filmler çeken çok üretken yönetmen çıktı. Cesaret ve üsluplarına hayran olmamak elde değil. Mesela Michael Haneke diyebilirim
En çok etkileyen kitap
Dostoyevski‘nin kitapları beni fazlasıyla etkiler. Ağırlıklı olarak da Dostoyevski‘nin insan psikolojisinde sert ve kalıcı yer bırakan Karamozov Kardeşler, Budala, Yer Atından Notlar, Kumarbaz ve Suç ve Ceza. Bu kitaplardan insan tabiatına dair çok şey öğrendim diyebilirim.
* Peki hangi kitabı filmi aktarmak isterdiniz
Bir romanı filme aktarmak teknik olarak mümkün değil gibi geliyor. Çünkü bir romanın çözünürlüğü o kadar büyük ve kapsamlı ki yani 600 sayfayı 1- 1,5 saate indirgemek pek doğru değil. Roman adaptasyonları her zaman hayal kırıklığı yaşatır. Aslında bir romana gerçekten hakkını vererek çekmek isteyen bir yönetmen varsa filminin her halde 24-30 saat sürmesi gerektiğini düşünüyorum. Olayların özüne inebilmek ancak öyle mümkün olur.
Sizin aklınızda öyle bir roman var mı?
Hiç şüphesiz Oğuz Atay‘ı sinemaya aktarmak iyi olurdu. Lakin bu ne kadar mümkün olurdu bilmiyorum.
* Elinizde sınırsız bir bütçe olsa çekeceğiniz filmin türü ve konusu ne olurdu?
Elimde sınırsız bütçe olsaydı. Onları bölüştürüp birçok film çekerdim. (gülüyor)
Seyirciniz karşınızda ve onlara Büyük Oyun‘la ilgili son kez ne söylemek isterdiniz?
Eğer yaşanan bu 8 senelik sürece siyah-beyaz gibi çok köşeli bakmak ve böyle bir hikâye görmek istiyorlarsa Büyük Oyun‘un böyle bir film olmadığını hatırlatmak isterim. Bence bilinen tabirle madalyonunu diğer yüzüne de bakılmalı. Dolayıyla içinden geçtiğimiz dramatik ve acılı sürecin klişelerden arınılarak bakılması gereken bir süreç olduğunu düşünüyorum. Sadece biz ve onlar ya da şu kimlikler şöyle, şu kimlikler böyle diye ayrıştırmayla anlamlandırılamayacağını ve bu filmin de özü itibariyle yaşananlara biraz böyle bakmaya çalıştığımı hatırlatmak isterim.
Sinema için televizyon çok ciddi bir kaynak
* Bir de şu ayrıntı var. Özellikle de Türkiye dışındaki festivallerde büyük beğeni toplayan ve ödüllerle dönen filmlerimiz Türkiye‘de ne yazık ki gişe de iyi işler yapamıyor. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?
Bu durum festivallerde başarı gösteren filmlerin kaderidir ne yazık ki. Hatta seyircinin ya da genel kitle olarak gördüğümüz 25 yaş grubunun şöyle bir kanaati mevcuttur, "Bu film festivallerde ödül aldığına göre kesin sıkıcıdır. Bu filmden uzak durmak gerekir." Kendi aramızda da zaman zaman şöyle şakalaşabiliyoruz: "Filmin ödül aldı yandın." (gülüyor) Böyle bir durum maalesef var. Sinema için televizyon çok ciddi bir kaynak. Sinemanın sürmesi için sadece gişede büyük başarı sağlayan filmlerin değil, festivallerde büyük başarı sağlayan yapımlarında gösterilmesi mümkün olmalıdır. Çünkü gişede yaptığını zararı biraz olsun bu gibi gösterimlerle kurtarabilirsiniz. Devlet kanalı TRT‘nin ve çeşitli tematik kanallarının bu duyarlılığı göstermesi gerektiğini düşünüyorum.
DVD sektörü ne durumda?
DVD sektörü de maalesef şimdilerde büyük bir kan kaybediyor. Bu sektörün önünde duran illegal bir dağıtım ağı olduğunu görüyoruz. D Home Video‘nun ve İmaj‘ın DVD dağıtım işinden çıktığını duyuyoruz. Hepsinin gerekçesi ise ortak: "Rekabet edecek şansımız yok."
Kültür Bakanlığının görevi sadece sinemacılara destek vermek değildir. Asıl görev bütün bu sinemacıları ayakta tutabilecek legal zemini kurmasıdır. Bu da aslında en büyük destek olacaktır. Sinemacıların yaptığı filmler tezgahlarda 1-2 liraya satıldığı müddetçe, DVD satışınız ve gişeniz olmazsa bir süre sonra iş yapamaz hale gelirsiniz.



