Geleneklerin egemen olduğu zamanlarda, çocukların eğitimini aile büyükleri ve çevre üstlenirdi.
Aile içinde terbiye edilen çocuk toplumda kendini bulur, yanlış bir yola saptığında tepkiyle karşılanacağını bilirdi. Bugün gelinen noktada ise, enformasyon kulvarındaki ileri teknoloji ve medya birey ve toplumların hayatına doğrudan müdahale ediyor. Çocuklar aileden uzaklaşarak bilgisayar ve televizyonun sunduğu modele ayak uydurmaya çalışıyorlar. Bize empoze edilen hayat tarzları, teknolojinin sunduğu imkanlar, insanımızın hayatını hayal edemeyeceğimiz kadar değiştiriyor ve kolektif bir düşünce veriyor. İnsanlığın yerel birikimlerini, değerlerini tarumar eden bu anlayış, diğer taraftan da toplumun ahlak ve maneviyat anlayışını temelden sarsıyor. Maddi olan her şey öncelenirken manevi olan hayatın dışına itiliyor. Yani, bilim ve aklın, ahlak ve maneviyatın birbirinden ayrıştırılmaya çalışıldığı günümüzde aslında, üstün olmanın kriteri para ve tüketim araçlarına odaklanıyor. Bu da insanları, sürekli kazanmaya ve rekabet halinde yaşamaya sürüklüyor. Medya önce aile dinamiklerini parçalıyor ve aileden dış dünyaya açılıyor. Bütün bu çıkmazların arasında çocuklarını kurtarmaya çalışan aileleri ise büyük bir mücadele bekliyor.
Aile ayakta kalan tek kalemiz... Ancak medya, görsel ve yazılı aygıtlarıyla önce aileye saldırıyor. Aile bireylerini birbirlerine kenetleyen dinamikleri zayıf ve çelimsiz bırakmaya çalışıyor.
Peki ne yapmalı? Bu durumda, modern hayatın aileye etkileri, çekirdek ailenin teşvik edilmesi, kadının gerçek rolünün küçümsenmesi ve anneliğin zayıflaması, mahremiyetin ayaklar altına alınması öncelikle toplumun duyarlı insanları tarafından yeniden tartışılmalı ve geçerli çözüm yolları üzerinde durulmalıdır. Aksi takdirde son kalemiz olan aileyi de kaybedebiliriz...
Yalnız büyüyen çocuklar
Çocuklar anne babalarıyla yan yana yürüyorlar, birlikte yemek yiyorlar, aynı evde yaşıyorlar aynı havayı soluyorlar ancak ruh ve duygu dünyalarında yalnızlık çekiyorlar. Ebeveyniyle iki kelime dahi konuşamayan, duygularını ifade edemeyen çocuk, bunu oyunlarına yansıtıyor ve oyunlarında kendine hayali bir aile kuruyor. Kurduğu oyunlarda babayla konuşan, birlikte parka giden okul anılarını anlatan çocuk, aileye yakınlaştığında yine yalnızlığa çekiliyor. Evet doğru, akşam bütün aile bireyleri bir araya geliyor, aynı masa etrafında yemek yiyor ve dizilerini izliyorlar... Ama ilgi ve alakalarını televizyona odaklayan aile bireyleri çocuğa, bakıyorlar ama onun dünyasına inemiyor onu göremiyorlar. Görmek aynı zamanda anlamak ve hissetmektir çünkü. Ebeveyniyle kopuk bir ilişki yaşayan çocuk bir zaman sonra onlardan yavaş yavaş uzaklaşıyor ve kendini bilgisayara veriyor. Burada sanal bir hayat oluşturuyor. Ebeveynlerin çocuk üzerindeki etkileri giderek azalıyor, çocuk ailede temel bir özdeşleşme imkanı bulamadığından dış dünyanın önemi daha da artıyor çocuk akran gruplarına yöneliyor. Şu bir gerçek ki, kişinin aile örgüsü ne kadar dağınıksa ve çocuk kendini ailenin bir parçası olarak göremiyorsa, dış dünyada bir özdeşleşme arayışına gidecektir. O nedenle, yıpratılan aile ilişkilerimizi yeniden düzenlemeli ve çocuklarımıza sadece bakmakla yetinmemeli onları görmeli dinlemeli ve sohbet etmeliyiz.
Neleri kaybettik?
İnsan kendi türüyle bir aradayken hayatın anlamlı olduğunu hisseder. Bütün dayanak noktalarını kaybedip yalnızlığa çekildiğinde ise, bir tür anlamsızlık, boşluk ve yalıtılmışlığın içine düşer. Ne yazık ki, günümüz insanı, hem kendinden hem çevresindeki insanlardan uzaklaşarak işle ev arasında hareket eden bir nesneye dönüşmüştür. Her sabah kalkar işine gider kendisine biçilen rolü yerine getirir, akşam kalabalık caddeleri geçerek evine döner. Modern insanın bütün hayatı bundan ibarettir. Bu süre içinde insanlarla karşılıklı iletişim halinde olmaz, konuşmaz, düşünmez, hiçbir şeye kafasını yormaz, hayatının kritiğini yapmaz. Modern kültür insanı, beden ihtiyaçlarına yönlendirdiğinden, insan bir zaman sonra, kendini hareket eden ve kendisine verilen rolü yerine getiren bir varlık olarak algılamaya başlıyor. Her şeyini maddi ihtiyaçlarına göre belirleyen insan maddi olarak yaşamını sürdürüyor ancak diğer taraftan manevi olarak yavaş yavaş zayıflıyor...
Kuşkusuz kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan çok daha fazla... Her şeyden önce, yürek zenginliğimizi, manevi derinliğimizi kaybediyoruz. Yani, içimizde çağıldayan, sevgi ırmağını, paylaşım geleneğini, insanlığımızı, kulluğumuzu, duyarlılığımızı çelimsiz bırakıyor bütün gayretimizle maddi olana yöneliyoruz. Oysa kişinin ahireti sahip olduğu manevi birikimleriyle, insanlığıyla kurtulacaktır:
* Kaybettiklerimizin kazandıklarımızdan daha fazla olduğunu bilmeli ve yeniden toparlanmaya çalışmalıyız.
* Eğitime aileden başlamalı, kültürümüze ve manevi mirasımıza sahip çıkmalıyız.
* Düşmanların bizi dışarıdan değil içeriden yıkmaya çalıştığını bilip, buna göre koşullanmalıyız.
* Nereden düştüysek, düşüşümüz ne üzerine olduysa kalkışımızın da buradan olacağını bilmeliyiz.
* Birinci vazifemizin kulluk olduğunu aklımızdan çıkarmamalı, Allah‘ın emirlerinin patronumuzun direktiflerinden çok daha önemli olduğunu bilmeliyiz.
* Hayatın geçiciliğini bilmeli ve birinci vazifemizin insanlığımızı yaşamak ve yaşatmak olduğunu bilmeliyiz.
* Bilgi ve donanımlarımızı geliştirmeli ve düşmana bunlarla karşılık vereceğimizi unutmamalıyız.
Sorunları biriktirmeyin
"Clausewitz, "küçük küçük sorunlar, engeller ve kazalar silsilesi birikip günün birinde öyle bir noktaya gelir ki, en basit hedeflere ulaşmak bile son derece zorlaşır," diyor. Elbette, hayatımızın her kavşağında çeşitli engeller, zorluklar imtihanlar karşımıza çıkacaktır. Yaşadığımız sorunları biriktirip patlamaya hazır bir bombaya dönüşmek yerine sorunlarımızı paylaşabilir ve hayatın içinde acının da olacağını kabullenebiliriz.



