"Rabbim hayretimi arttır! " hadisine sığınan Fatma Aliye gibi sığınmıştı kalemine: Fatma Karabıyık Barbarosoğlu. Ya da sadece Fatma, Fatma Aliye‘nin Fatması...
İsimleri aynı, zamanları farklı iki Fatma aynı kaderi de paylaşıyorlardı. İmparatorluğun son demlerinden kopup gelmiş bu gam yüklü muharrirle buluşuvermişti işte 2000‘li yılların Türkiyesi‘nde Fatma K. Barbarosoğlu. İkisi de yalnızdı ve ikisi de bulundukları devirde kimlikleriyle sorgulanıyordu. Biri kalem tutan ilk kadın olduğu için erkeklerce kırılmıştı; diğeri "şeklin ve kıyafetin önsözden öte metnin kendisine dönüşmüş olduğu" bir ülkede hemcinsleri tarafından ötekileştirilmişti. "Kadınlar, kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi yaşamayan kadınlarla kadınlık paydasında eşitlenmemek için, taşı ilk atan olma hakkını görüyorlardı kendilerinde."
Başında yeni ibaresi olmayan "yeni" liraların arkasından "azalmamak için unutulmaya razı olan" bir nazarla bakan Fatma Aliye son günlerin polemik konusu ve ben, F. K. Barbarosoğlu‘ndan bahsetmem gereken bu metnin her satırında Ahmet Cevdet Paşa‘nın konağında, Fatma Aliye‘nin yanıbaşında orta kahvemi yudumlarken buluveriyorum kendimi. Yazarın Medyasenfoni‘den bir önceki kitabı Fatma Aliye: Uzak Ülke romanını okuduktan sonra gördüm ki; aynı gökkubbeyi devşiren iki Fatma var. Birbirinden yalnızca zaman ayırıyor onları. Fatma K. Barbarosoğlu işte tam da bu romanında, Fatma Aliye‘nin mağrur bakışlarında saklı. Birbirine ayna olan iki Fatma... İşte bu yüzden kopamıyorum Fatma Aliye‘den.
Düşünceleri boncuk gibi dizmek için yazdı F. K. Barbarosoğlu. Dağılmamak için... Bazen yalnızlığından sığındı kelimelerin kucağına. Tren garlarının sisli silueti, acı acı bağıran kara trenlerin ortasında Müjgan‘ı bekleyen Şahin‘in yanıbaşında beliriveriyor ve hüzünle yol gösteriyor Fatma abla. Hiçbiryer kalmıyor kimsesiz. Hangi kitabını elime alırsam alıyım, derinliklerinde kayboluyorum hüznün. Sözün Ve Sükûtun Renkleri‘nde sözden öte, sükûttan ziyade gülümseyen bir hüzünle bakıyor sanki. Okuduğum ilk kitabıydı, Gün Akşamsızdır. Batan güneşe inat, akşamın rengi vurmuyordu öykülerine. Gündüz gözüyle yazılmıştı her biri: Ahir Zaman Gülüşleri, İki Kişilik Rüyalar, Acı Deniz...
"Belki bu kadar yalnız hissetmeseydim, kuru bir kalemin gövdesine bir gönül yüklemeye kalkmazdım." demişti. Ben de diyebilirim ki; cümlelerine, kelimelerine ve dahi hecelerine hüzün bulaşmamış olsaydı sıradan bir edebiyatçı der geçerdim onun için. Melânkolinin gölgesinden yürümeyenlerin insanı anlamakta ve anlatmakta yetersiz kalacağını bildiğimden belki bu düşüncem.
Bu denli hüzünle yoğruluşu, hayata ve düzene inat dimdik duruşu birilerini hep rahatsız etti. Kalemi kılıçtan keskindi ve her seferinde mağduriyetleri yazdı. "Dazlak" isimli öyküsünü her hatırlayışımda damla damla yaş düşüyor gözbebeklerimden, hala. Bu sızıyı birlikte yaşıyoruz onunla. Eğitim hakları ellerinden alınmış genç kızlar- hepimiz- onun öykülerinin, denemelerinin birer konuğuyuz. Bazı çağdaşlarının aksine davasından vazgeçmeden her hecede hissettiriyor sancısını, sancımızı. Kanayan yaraları...
Sosyolog yönü hep ağır bastı; vapurda, trende, otobüste... Gizli bir uzman seyretti her öyküsünü. Dünyanın manasını çoğaltmak için... Perdelerden perde açabilmek için...
Fatma abla yazdı. Kalbini ellerine, ellerinden kalemine katıp yazdı. Kılıçları bir kenara attı, kalemiyle savaştı. İyi ki de yazdı! Hala yazıyor. Her daim yazacak... İçinde birikenlerle, gözlerinden akanları, akıp da ummanlara karışanları yazacak. "Uzak ülke"leri yazacak. Yine bizi yazacak. Yine bizden yazacak. Örtüsünü çıkarmadan lakin örtülerini aralayarak karanlığın, bizden biri olarak yazacak. Çekip gitmeden dünyamızdan yaz Fatma abla, düzene inat yaz! Yaz; çünkü kuru gövdesine yüklediğin gönül yeşerdi ve dahi gönüller yeşertti.
Fatma Aliye‘nin "uzak ülke"si kâğıt ve mürekkepten müteşekkildi.