"Dizilerin şu an sinemaya zarar verdiklerini düşünüyorum. Hem yapanları, hem seyirciyi, hem de oyuncuları uzun süre bağımlı kılıyor. Mesela ben bir kış filmi yapmak istiyorum, fakat boşta oyuncu bulamıyorum. Eylülde başlıyor ve haziran başına kadar oyuncular esir oluyor. Yani eylülden hazirana kadar Türk sineması oyuncusuz kalıyor. Bunu fark edemiyoruz ve bu durum dünyanın başka hiç bir yerinde yok."
Çizme, ‘Gülün Bittiği Yer‘ ve ‘Sözün Bittiği Yer‘ gibi kaliteli ‘The İmam‘ gibi de çok konuşulan filme imza atan İsmail Güneş ülkesinin haline içten içe üzülen bir yönetmen. Hayali Fatih Sultan Mehmet‘in gemileri karadan yürüttüğü geceyi çekmek olsa da şimdilik üzerinde durduğu ve bir takım sorunlar yaşadığı güzel bir kış filmi çekmeye çalışıyor. Çok büyük sorunlarla boğuşsa da pes etmemeye kararlı görünüyor. İsmail Güneş‘le geçmişte yaşadıklarını, geleceğe dair çalışmalarını, Türk ve dünya sineması üzerine samimi bir söyleşi gerçekleştirdik. İsmail Güneş en sevdiği filmi, hayallerini, sinemaya uyarlamak istediği kitabı ve daha birçok konuyu içtenlikle cevapladı. Ünlü yönetmenimiz hakkında merak ettiklerinizi bu söyleşiye sığdırdık.
Sinemaya çok erken yaşta, yani 17 yaşında yönetmen asistanı olarak giriş yaptınız. Bu tutku sizde nasıl gelişti. Hala o gencin sinema hevesini taşıyor musunuz? Sinemaya bir soğukluğunuz ya da kırgınlığınız oldu mu?
Ben başka bir iş yapabileceğimi düşünmüyorum. Çocukluğumdan bu yana resim sanatına büyük ilgi duyuyorum. Sinema olmasa resim yapabilirdim diyebilirim. Bu iki sanat dalına da ilgim aynı oranda. Ben ilkokul birinci sınıfta hiç resim dersi yapmadığımızı fark ettim. Çünkü sınıf öğretmenimiz resim dersi yerine matematik dersi veriyordu. Daha sonra öğretmen değişikliğiyle ilk resim dersimizi ikinci sınıfta yaptık. Daha ilk resim dersinde nasıl bir resim yaptıysam öğretmenim benim yaptığıma inanmadı ve ‘senin abin var mı?‘ diye sordu. O tarihten sonra da okulun özel günleriyle alakalı tüm resimleri bana çizdirdiler. Daha sonraki dönemlerde de resimim hep iyi oldu. Bu iyilik de beni İstanbul‘a taşıdı. Okullardan seçilen 10 yetenekli öğrenciye Çapa‘daki okulda eğitim veriliyordu. Sinemada bununla paralel olarak gelişti. Samsun‘da Halk Eğitim Merkezi‘nde sinema gösterileri olurdu. Biçerdöver filmleri falan seyrederdik. Daha sonra ise hiç unutmam siyah beyaz Ayhan Işık ve Zeynep Aksu‘nun filmi olan Damga filmini seyrettik. Uzun süre Osman Seden‘in filmi sanıyordum. Öğrendim ki Ülkü Erakalın‘ın filmiymiş. Melodram bir baba filmidir. O filmle birlikte, "Ben sinemacı olacağım." dedim. Hatta ilkokul hocam yıllar sonra geçen gün beni aradı ve ‘Sen bunu bize söylemiştin‘ dedi. Herkes bir şey olmayı arzu eder ama başarılı olamaz. Ben başarılı olanlardanım. Özellikle de Samsun‘un taşrasında yetişip ve okuyup İstanbul‘da sinema yapmak tevafuktur.
Televizyonculukta gecekondu tipi gelişti
Sizin de çeşitli kanallarda TV dizileriniz yayımlandı. Her ne kadar son yıllarda bu tür bir çalışmaya girmeseniz de, şimdilerin dizilerini nasıl buluyorsunuz? Birçoğu aynı senaryo üzerinde ilerleyen farklı oyuncularla çekilmiş kalitesiz diziler. Sizce bu derme çatma görüntüler ne kadar sürecek.
Dizilerin iyi bir okul olduğunu düşünüyordum, fakat bir süre sonra zararlı bir okula dönüşmeye başladı. Yani dil itibariyle filmler bu dizilerin dilinden kurtulabilecekler mi bilemiyorum. Mesela ben asistanlık yaptığım dönemimde senede iki tane asistanlık yapardım. Bir film boyunca öğrendiğimi ertesi filme kadar unuturdum. Çünkü çekiyorsunuz montajlanıyor ve bir hafta içerisinde bitiyor. Film altı ay sonra gösterime giriyordu ve bir türlü anlayamıyordunuz. Şimdi öyle değil. Adam filmi cuma günü bitiriyor, cumartesi seyrediyor ve hatalarını seyrederken görüyor. Zekasına ve becerisine göre de düzeltiyor ya da düzeltemiyor. Diziler okul gibi dursa da tembelleştirici unsurları da beraberinde getiriyor. Çok kalabalık kadrolar ve her şey çok fazla insan tarafından yapılıyor. Bizim toplumumuzda bir gerçek vardır ne kadar fazla olursa işler o kadar sarpa sarıyor. Bu sefer sinema filmi çekmeye çalıştığınızda televizyondaki hafiflik peyda oluyor. Mesela eski oyuncular kameranın o kendine has sesini duymadan oynayamazlardı. Zamanla o sessize dönüşünce oyuncular konsantre zorluğu çekti. Bir de negatif çok kıymetliydi ve tekrarı yoktu. O yüzden de insanlar inanılmaz bir şekilde işine sarılırdı. Sürekli provalar yapılır ve hadi çekiyoruz dendiğinde insanların hata yapma olasılığı azalıyordu. Şimdi ise her defasında biri hata yapıyor, sonra diğerleri yapıyor sonra ise şöyle bir duygu oluşmaya başlıyor, araya iki tane yakın plan atar düzeltiriz. Dolayısıyla da iş disiplini kaybolmaya başladı ve estetikte yok oldu. Zamanla bir başka estetik oluştu. Çok parçalı resimlerden oluşan bir estetikti bu. Zamanla dekupaj da kalktı. Önceden yönetmen senaryoyu çizerdi ve ona göre çekim yapılırdı. Şimdi ise öyle değil önce geniş, sonra yakın en son da detayları çeker ve sonra da bitiririz. Sahne 10-15 plana bölünüyor ve sonunda planları kurgucu bağlıyor. Ve yönetmen de onu göremiyor dolayısıyla da filmler kurgucunun filmleri olmaya başladı. Aslında ben televizyonu şöyle özetleyebilirim. Mimarideki gecekondu gibi, bir an önce yapalım ve içerisine girelim estetiğin hiçbir önemi yok.
Türk sineması son yıllarda iyi bir çıkış yakaladı siz bu hareketliliği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında bu çıkış 2004‘te 5224 sayılı sinema filmlerinin desteklendiği bir yasanın çıkmasıyla başladı. Bu yasayı ise Erkan Mumcu çıkarmıştı, fakat bir sene uygulanamadan yasa kalktı. Bu bir sene zarfında destek alanlar bunu pek kullanamadılar, çünkü yardımı alanlar pek anlayamadı. Türk sinemasının önemli sorunlarından biri de ekonomi. Film yapabilmeniz için büyük desteğe ihtiyacınız var. 1995 senesinde, eser sahibi yönetmendir denilince yapımcı sineması öldü. Zamanla da yapımcılar piyasadan çekilmeye başladı. Bir süre sonra yönetmenler işsiz kalmaya başlayınca da kendi filmlerinin yapımcısı oldu. Ek desteklerle yönetmen sineması ortaya çıktı. Bu da ticari sinemanın önüne geçen bir durumdu. Daha sonra Eşkıya süreciyle bir çıkış yaşandı. O da tesadüf eseridir. Çünkü film gösterime girdiğinde başta battı. Daha sonra Sezen Aksu‘nun ‘ben çok ağladım‘ sözüyle film patladı ve bu bir milat oldu. 2004‘ten itibaren de devletin küçük de olsa destekleriyle yönetmenler film yapma imkânı buldu. Başka başka dilleri söyleyen filmler yurtdışında ödüller aldı ama bu bir ülke başarısı değildi. Bu, kişilerin başarısıdır. Nuri Bilge Ceylan‘ın, Semih Kaplanoğlu‘nun ve Zeki Demirkubuz‘un başarısı diyebiliriz. Tabiî ki bakanlık bunlara destek verdi ancak bu arkadaşlar filmlerini zaten küçük imkânlarla yapıyorlardı. Ayrıca bu başarılar bizim için önemli bir ivmedir, sahiplenmek gerekir. Başka ülkeye bakma imkanını sağlıyor. Mesele zamanla ‘haa bu Türkiye ilginç olabilir diyerek filme başka bir gözle bakabilecekler.‘ Uzak filminin yarıştığı sene Türkiye büyük bir değerdi. Erovizyon‘da birincilik elde etmişiz, tezkereye hayır demişiz ve dünya bize Amerika‘ya kafa tutuyorlar gözüyle bakıyordu. Bunun getirisi ile zamanla Türkiye‘ye karşı sempati oluştu ve bu sanata da yansımaya başladı. Sonrasında İklimler, Üç Maymun da ödül aldı. Yinelemek isterim ki bunlar kişisel başarılardır.
Dizilerden para kazanır sinema filmi çekerdik
Kısa filmler, belgesel, televizyon dizileri ve uzun metrajlı filmler. Oldukça verimli bir sinema kariyerine sahipsiniz. Bundan sonraki süreçte neler hedefliyorsunuz.
Televizyon dizileri bizi ekonomik olarak besleyen unsurlardır. Hem yapımcıları, hem oyuncu hem de yönetmenleri besler. Ben de o dizileri beslenmek için yaptım ve dizilerden kazandığım parayla ‘Gülün Bittiği Yer‘ filmini çekmiştim. Daha sonra ‘Sözün Bittiği Yer‘i de onun imkanlarıyla çeksem de batan bir iş oldu. Yapılmalı mı diziler düşünmek gerekir. Dizilerin şu an sinemaya zarar verdiklerini düşünüyorum. Hem yapanları, hem seyirciyi, hem de oyuncuları uzun süre bağımlı kılıyor. Mesela ben bir kış filmi yapmak istiyorum, fakat boşta oyuncu bulamıyorum. Eylülde başlıyor ve haziran başına kadar oyuncular esir oluyor. Yani eylülden hazirana kadar Türk sineması oyuncusuz kalıyor. Bunu fark edemiyoruz ve bu durum dünyanın başka hiç bir yerinde yok. Amerika‘da televizyon dizilerinde oynayanlar başka, sinema filmlerinde oynayanlar başkadır. Televizyon dizisinden sinemaya atlayabilmek büyük başarı olarak görülür. Siz Robert De Niro‘nun, Al Pacino‘nun, Michael Douglas‘un televizyon dizisinde oynadığını düşünebilir misiniz? Hangi para bu oyuncaları günlerce, haftalarca, hatta aylarca dizi setinde esir tutabilir. Burada bir gerçek var. Sinema insanları besleyemiyor ama televizyonlar besliyor. İnsanlar da doyduğu yerde barınmaya başlıyor. Vatanı orası oluyor ve gurbete çıkıp dönemiyorlar. Almanya‘ya giden Türk işçilerine benzetiyorum bu durumu. İlk Almanya‘ya gidenler, para kazanıp birkaç sene sonra dönmeyi hedefliyordu. Sonra çocuklarını ailelerini ve hayatlarını oraya taşıdılar. Dizi oyuncuları da aynı hesap içerisindeler, ‘Ben dizilerde biraz cebimi doldurayım sonra film yaparım.‘ Fakat her dizi bir sonrasını getiriyor ve diziden kurtulup sinemaya geçiş yapılamıyor. Birkaç oyuncu ise sadece yaz filmlerinde oynayabiliyor. Kış filmleri ise herhangi bir yerde iş bulamamış oyuncularla yapılıyor. Şu anda benim en büyük sorunlarımdan bir tanesi de budur. Ben kış filmi yapmak istiyorum; bayağı kar ve tabiat şartlarıyla mücadele edilecek. Önce Levent Üzümcü‘yle anlaşmıştım. O zamanını ayarlamıştı fakat daha sonra menajeri devreye girdi. Ben de o da süreci idare edemeyince bir kopukluk oldu ve benim filmimin çekimi olmadı. Benim şöyle bir alternatifim yoktu, ‘O olmazsa başka oyuncuyla çalışayım‘ çünkü herhangi biri o karakteri canlandıramazdı ve yeniden bir karakter oluşturmam gerekiyordu.
Peki bundan sonra Levent Üzümcüyle anlaşmanız mümkün değil mi?
Onun için bir şey diyemem ama şu anda arayış içerisindeyim. Önümüzde 5 ay kadar zaman dilimi var. Bu zamanın çok çabuk geçeceğinin farkındayım ama çabalıyorum. Kafamda birkaç tane isim oluştu ve o kişilerle görüşmeye çalışıyorum. Öncelikle oyuncu konusunda kendimi ikna etmem gerekir. Belki birçok oyuncu o karakteri canlandırabilir ama benim de ikna olmam lazım. Henüz ikna olmadığımı söyleyebilirim.
Yarın: Türkiye‘de sinemanın sorunu seyirci