Tatilinizi okuyarak değerlendirdiğinizi biliyorum. Özellikle öğrendiğiniz her Kur‘an harfi için binler sevap yazıldığını da biliyorsunuz.

Önümüzdeki Salı gecesi Mirac Kandili... Bu mübarek gecede diğer mübarek gece yaptığımız gibi bol bol dua edip, namaz kılalım. Kur‘an-ı Kerim ve ilmihal okuyalım olmaz mı.

Buradan size çağrıda bulunmak istiyorum. Sınıfını geçen kardeşlerimiz bize vesikalık fotoğrafını göndersin, biz de fotoğrafını yayınlayalım.

Resim gönderirken, isminizi, sınıfınızı ve okulunuzu da yazın olmaz mı? Bu da bizden size karne hediyemiz olsun.

Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah‘a emanet olun!

Bugün Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Günü... Uyuşturucu ile mücadele yetersiz... Ancak bilgili ve kendinden emin çocukların yetişmesi, zehir tacirlerin umutlarını suya düşürecektir!

Çocuklar uyuşturulmasın

Bugün, Dünya Uyuşturucu ile Mücadele günü. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi verilerine göre, dünyada tahmini olarak 185 milyon civarında insanın uyuşturucu bağımlısı olduğunu ve Türkiye‘nin de risk altında sayıldığını belirtti.

Prof. Dr. Sefa Saygılı konuyla ilgili olarak, "Uyuşturucuya karşı yapılan mücadele her zaman yetersiz kalmaktadır. Çok daha etkin ve güçlü mücadele gerekmektedir" dedi.

Bağımlılarda en etkili mücadele yönteminin koruyucu önlemlerin alınması olduğunu ifade eden Saygılı, "Bilgili, donanımlı, şuurlu ve kendinden emin çocuklar ve gençlerin yetişmesi, zehir tacirlerin umutlarını suya düşürecektir" dedi.

Uyuşturucu maddelerin merkezi sinir sistemini etkileyerek kullanan kişinin ruhsal ve fiziksel dengesini bozduğunu, bağımlılığa yol açtığını, kişisel ve toplumsal yönden ekonomik ve sosyal çöküntü oluşturduğunu ifade eden Saygılı, uyuşturucuya karşı yapılan mücadelenin her zaman yetersiz kaldığını, çok daha etkin ve güçlü bir mücadele gerektiğini kaydetti.

Peki neler yapılmalı?

Uzmanların ortak tavsiyeleri şunlar:

- Aile değerlerinizi çocuğunuza açık bir şekilde öğretin.

- Sorumluluk alma, dürüstlük ve kendine güvenin niçin önemli olduğunu vurgulayın.

- Bu değerlerin iyi kararlar vermede nasıl yardımcı olacağı hakkında konuşun.

- Kararlaştırılmış yeni kuralları ve cezaları çocuğunuzla tartışmadan uygulamayın. Bunun yerine sakin bir şekilde tepki verin ve daha önce kararlaştırmış olduğunuz cezayı uygulayın.

- Alkol veya madde hakkında konuşuyorsanız, çocuğunuza kullanmama mesajını açık şekilde verdiğinizden emin olur. Böylece çocuğunuz kendisinden beklenenleri tam olarak bilecektir.

- Çocuğunuzun yüz ifadesi ve vücut dilini anlayın. Çocuğunuz sinirli ve rahatsız mı veya rahat mı görünüyor?

- Çocuğunuzla konuşma süresince söylediklerini ona eğilerek, omzunu tutarak, başınızı sallayarak ve göz teması kurarak dinleyin. Çocuğunuzu konuşmalarını ciddiye alın. Çocuğunuzun içinde bulunduğu güç durumu sizinle paylaştığı için pişman olmasına neden olmayın.

- Her zaman onun yanında olacağınızı hissettirin.

Zira uyuşturucudan korunmada en büyük vazife aileye düşmektedir.

(Düşünce köşesi)

Böcek kadar güçlü

Ne tuhaf değil mi? Böcek gücünde olmayı kim ister? Aslan gibi, kaplan gibi güçlü deyimlerini çok duymuştuk da, böcek kadar güçlü deyimini hiç duymamıştık.

İlim adamları yaptıkları inceleme sonunda, böceklerin insanlardan ve çok kuvvetli dediğimiz dev hayvanlardan daha güçlü olduklarını söylüyor... Eğer biz böceklerin gücüne sahip olsaydık ne olurdu?

Mesela; böcekler bizim boyumuzda olsaydı, bir çokları saatte değil bir dakikada, otuz kilometre yol alırlardı. Bu saatte 1800 kilometre eder. Bugün biz uçakla ses hızını ancak aşabildik.

Mesela, termit denilen karıncalar.... Boylarına göre büyük işler yaparlar. Eğer onların yaptıklarını bizler yapabiseydik, 4500 metre yüksekliğinde binalar yapabilirdik. Çünkü Termit, yuvalarının tepeciklerinin on iki metreye yükselenleri bile var.

Bir mühendisin hesaplarına göre, karıncalar teker teker kum tanelerini taşımakla 11 bin 750 ton ağırlığında bir tepe yükseltebilmişlerdir. Ayrıca karıncalar her kum tanesini temizliyor ve bir tükürükle üst üste yapıştırıyorlar. Bu da işin çabası...

Biz böceklerin sahip olduğu bu kabiliyetler olsa neler yapmazdık ki? Güveler gibi elbiselerimizin, tahta kuruları gibi mobilyaların, bazı böcekler gibi madenlerin bile lezzetini alabilirdik. Bazı tartıllar gibi midemizi silüsyonla kaplar, kendimizi zehirlenmekten ve asitlerden korumuş olurduk.

Örneklerimizi daha da çoğaltabiliriz. Örnekleri çoğalttıkça da öğrendiğimiz yeni mucizeler karşısında hayreter içinde kalacağız.

Böcek ve diğer canlıları bu kadar mükemmel şekilde yaratan Kudret‘in karşısında şükür secdesine varacağız. Kainatı bu gözle seyretmenin zevk ve heyecanını yaşayacağız. Yeter ki, çevremizde olan bitenleri dikkatle bakabilmeyi bilelim.

(Bir kıssa bin hisse)

Yıkık duvar

Nuşirevan adaletiyle ün salmışbir hükümdardı. Peygamberimizin doğumundan iki sene sonra vefat etmişti.

Resülullah (a.s.m.) onun adaletini takdir eder, "Ben adaletli bir hükümdarın zamanında dünyaya geldim" buyururdu. Hz. Ömer de övgüyle ondan bahseder, birçok konularda onu beğenir, onun gibi hareket ederdi.

Bu adaletli hükümdar birgün hastalanmıştı. En güvenilir adamlarını huzuruna çağırdı:

"Ben hastalandım" dedi. "Korkarım ki, bu derde ilaç bulamayacağım."

"Aman efendim" dediler, "Hiç çaresiz dert olur mu? Derdi veren dermanı da bahşeder."

"Bilmem ama kitaplardan öğrendiğime göre bu derdin devası olsa olsa bir şey olabilirmiş: Terkedilmiş köy bulacaksınız. İçinde bir yıkık duvar. Oradan eski bir kerpiç getireceksiniz. Hastalığmın başka ilacı yok. Ancak onunla şifa bulabileceğim."

"Efendimiz, siz yeter ki emredin, gidip getirelim."

Dört bir yana yayıldılar. Doğuya, batıya, bütün ülkenin köşelerine kadar gittiler. Köşe-bucak dolaştılar. Gezmedikleri, ayak basmadıkları yer kalmadı.

Sonunda boyunları bükük, üzgün geri döndüler. Ne harap bir köy bulabimişlerdi, ne de yıkık bir duvar. Her taraf düzgün ve onarılmıştı. Üzüntü dolu bir halde, Nuşirevan‘ın huzuruna çıktılra. İstenileni yapamamışlardı. Konuşmaya yüzleri yoktu. Soru hükümdardan geldi:

"Gezdiniz buldunuz mu?"

Çekine çekine,

"Hayır, bulamadık efendim."

"Niçin?"

"Efendim, ülkenizde yıkık bir yer yok ki!"

Nuşirevan derin bir nefes aldı, iyi olmuşçasına neşelendi, sonra da şöyle dedi:

"Hamdolsun Allah‘ıma. Zaten ben de bunu öğrenmek istiyordum. Devamlı merak edip dururdum. Acaba ülkemde hâlâ bozuk, yıkık bir duvar var mı? Candan arayacağınızı biliyordum. Çünkü beni seviyorsunuz. Elbette iyileşmemi istersiniz. Hamdolsun Rabbime ki, bana bugünleri gösterdi. Bununla iftihar ediyorum. Artık ölsem de gam yemem."

(Bugün ne dua edelim)

Allah‘ım, tövbemizi kabul eyle, ruhumuzu yıka, temizle, sözlerimizi doğrult, göğzümüzdeki kinleri gider, kalplerimizden intikam, kir ve düşmanlığım temizle.

Allah‘ım, ani kıtlıklardan ve bilinen yangınlardan Sana sığınırız.

Din düşmanlığından, gafletten, rahata düşkünlükten, hakkı kabul etmemekten ve helak edici gizli felaketlerden Sana sığınırız.

Allah‘ım, bize Sana isyan sayılan şeylerden ayıracak korkunu, Cennetine koyacak ve oraya ulaştıracak ibadetini, dünya ve ahiret musibetlerini hafifleştirecek kuvvetli imanı nasib eyle!

(Tarih Dede yazıyor)

Dedemi rahatsız etme!

Sevgili çocuklar, bugün sizlere iki ilginç olay anlatacağım. İkisi de gerçekte olmuş bir vak‘adır.

Sultan 2. Abdülhamid Han döneminde Yavuz Sultan Selim Han‘ın türbedarlığını yapmakta olan bir zat, şiddetli geçim darlığına düşmüştü.

Bir yandan türbeyi bekliyor, bir yandan da sıkıntılı bir ruh haliyle söyleniyordu:

"Yıllarca türbedarlığını yaptım yoksulluk içindeyim" diyerek türbeye vurur.

Ertesi sabah aniden Abdülhamid Han, türbedarı huzuruna çağırarak bir yıllık ihtiyacının hepsini karşılar ve der ki:

"Bir sıkıntın olduğunda bana gel, dedemi rahatsız etme!"

Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayı‘nda tutulurken burada nöbet tutan bir polis geçim sıkıntısı içine girmişti.

Bütün gece düşünür, sonunda sabah nöbet bitince denize atlayıp intihar etmeye karar verir.

Sabah olur. Nöbetini devretmeye birkaç dakika kala sarayın pencerelerinden Sultan Abdülhamid bir kese altın atıp;

"Evladım" der, "Şu keseyi al! Sakın bir daha intihar etmeye kalkışma, intihar çok büyük günahtır!"

Sultan Abdülhamid Han‘ın ruhu şad olsun.

(Bir masalımız var)

Merve‘nin umut gemileri

Zekiye ÇOBAN

Merve, hayatında denizi yakından görmeyen bir çocukmuş. Yaşadığı şehirde deniz olmadığından denizleri sadece resimlerden, televizyondaki görüntülerden tanırmış. Ucu bucağı belli olmayan, dalgaların coştuğu, içinde sayısız canlıların yaşadığı, üzerinden gemilerin yürüdüğü masmavi denizleri çok severmiş. Denizle tanışmayı, yüzmeyi, çok uzaklara gitmeyi hayal edermiş hep. Resim defterine bol bol denizli resimler çizer, bütün sevdiklerini bir gemide bir araya toplarmış.

Günlerden bir gün büyük bir haber almış Merve. Birçok yardım gemisinin denizlerden geçerek, savaş bölgelerine yardım malzemesi götüreceğini duymuş. Savaştan canı yanmış, aç açık, evsiz kalmış binlerce insan için umut taşıyacakmış gemiler. Merve, iyilik ve kardeşlik için demir alacak olan bu gemileri ve denizi günlerce düşünmüş. Gemileri hasretle bekleyen çocukları, anneleri, gençleri, yaşlıları da aklından çıkarmıyormuş.

"Bu gemilerde ben de yer almalıyım" dermiş kendi kendine. Ama nasıl? Büyükçe yaygın bir kaba bolca su doldurur, kâğıttan gemileri içine salar, en büyük gemide kaptanın yanında olduğu hayaller, "haydi demir alıyoruz!" diye bağırırmış. Merve‘nin emriyle bütün gemiler hareket eder; leğene sığdırdığı deniz, büyük bir gururla Merve‘nin umut gemilerini taşırmış.

Son günlerde hep bu oyunu oynarmış Merve.

Bu oyunu oynarken çoğu zaman gemilerini hedefe ulaştıramamaktan korkarmış. Yolda düşmanların saldırılarına uğrayan gemiler yan yattığında, kıyıda umutla bekleyenleri düşünerek içi sızlarmış. Böyle durumlarda gemilerini onarır, yeniler, oyunu en başından tekrar başlatırmış. Kıyıya varamayan gemilerin üzüntüsü içini kaplarmış. Ama umudunu kaybetmek istemezmiş. "İyilik gemileri, bir gün mutlaka hedefine varacak" dermiş.

Merve bir gece yine bu gemi oyunundan oynamış. Umut gemilerini küçük denizinde yüzdürmüş. Gemiler kıyıya varamadan vurulmuşlar. Gemilerin ve içindekilerinin durumuna çok üzülmüş ama içinden bir ses umudunu kaybetmemesini söylüyormuş hep. "Bir gün mutlaka" diyormuş, "mutlaka gemilerin sapasağlam demir atacaklar kıyıya."

Resim defterini açmış sonra. Kocaman bir deniz çizmiş. Öyle ki defterinden taşmış, engin sular. Gemiler, tam kıyıdaymış bu sefer. Onları karşılayan binlerce çocuk, büyük, ihtiyar, hepsi sevinç gözyaşları döküyormuş. Denizin bile içi içine sığmamış. Bu büyük buluşmanın sevinciyle dalgalar oradan oraya vurmuş. Çocuklar onca yokluğu, yaşadıkları acıları, büyük savaşları birden unutmuşlar neredeyse. Anneler, sevinç gözyaşları dökmüş. Umut gemilerinden inenleri büyük bir coşkuyla karşılamışlar. Kardeşliğin ve iyiliğin mis kokusu kaplamış her yanı. Bu karşılaşma gerçekten çok muhteşemmiş.

Gemiler, umutları ve umutseverleri taşımanın gururuyla herkese gülümsüyorlarmış. Deniz "ne mutlu bize" diyormuş. O resimde herkes gülümsüyormuş. Merve, kıyıdakilerle tek tek kucaklaşmış.

Biliyordum demiş, "dualarımın bir gün kabul olacağına, umut gemilerinin bir gün mutlaka bu limana varacağına gönülden inanıyordum."

Resim defterinde capcanlıymış denizli resim. Merve‘nin gözlerini ve yüreğini okşamış.

Duaların büyüttüğü hayaller öyle kalmaz şüphesiz bir gün gerçeğe akarmış.

Bu masal burada bitmiş.

Gökten sevgiler yağmış, hayallerini dualarla büyüten çocukların başına...

Mini test

Sevgi DEMİRCİ

1.Kur‘an-ı Kerim‘de ki ilk sure hangisidir?

a) İhlas suresi

b) Kevser suresi

c) Fatiha suresi

2. Müslüman olmaya karar veren kişi önce ne söylemelidir?

a) Salavat getirmelidir.

b) Kelime-i Şehadet getirmelidir.

c) Ezan okumalıdır.

3. Aşağıdakilerden hangisi abdesti bozar?

a) Tükürmek

b) Sümkürmek

c) Yellenmek

4. "Hafız" kime denir?

a) Kur‘an-ı Kerim‘i ezberleyen kişiye

b) Oruç tutan kişiye

c) Kabe‘ye giden kişiye

5. Kur‘an-ı Kerim hangi gecede indirilmiştir?

a) En uzun gecede

b) Kadir gecesinde

c) En kısa gecede

(Dinimi öğreniyorum)

Miraç Gecesi nedir?

Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri Miraç Gecesi‘dir. Mirac, bir yükseliştir, bütün kötü duygulardan, insani hislerden tertemiz bir kulluğa, en yüce mertebeye yükseliştir.

Miraç nasıl oldu?

Recep ayının  27. gecesi Allah‘ın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselamın rehberliğinde Peygamber Efendimiz, Mescid-i Haram‘dan Mescid-i Aksa‘ya oradan semaya, yüce alemlere, İlahi huzura yükselmiştir.

Peygamberimiz Mescid-i Haram‘dan (Mekke‘den), Mescid-i Aksa‘ya (Kudüs‘e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs‘e gelmeden yol üstünde Hz. Musa‘nın makamına uğradı, orada iki rekat namaz kıldı. Oradan da Mescid-i Aksa‘ya geldi. Bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miracını kutladı. Peygamber efendimiz burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, hutbe okudu.

(Anadolu oyurları)

Aç kapıyı bezirgan başı

En az 10 kişiyle oynanan, kız-erkek karışık oynanır.

Oyuncular aralarında iki kişi seçer. Bunlardan biri "altın saat" diğeri "altın bilezik" ya da "elma" "armut" gibi farklı adlar alır. Sonra ikisi yüz yüze durur, elele tutuşup beklerler. Diğer çocuklar bunların çevresinde daire oluşturup dönmeye başlarlar. Daha sonra da bu ikisinin oluşturduğu kapıdan geçmek isterler ve;

"Aç kapıyı bezirgan başı"

"Kapı hakkın ne verirsin?"

"Arkamdaki yadigâr olsun" tekerlemesinin ardından kapı görevi yapanlar kollarını kaldırırlar ve sıradaki çocuklar bu ikisinin kolları altından geçmeye başlarlar. Bu arada yüksek sesle söyledikleri şarkının ritmine uyarak başlarını sağa sola devirerek ve hoplaya zıplaya kapıdan geçip tekrar sıraya girerler. El ele tutuşan çocukların tercihine göre kolları altından geçmekte olan çocuklardan istedikleri kişiden başlayarak;

"Birinci sıçan, ikinci sıçan, üçüncü sıçan kapana" diye sayarak geçmekte olan çocukları yakalayıp yakalayıp bırakırlar. Başladıktan sonraki üçüncü çocuğu yakalayıp bırakmazlar. Kulağına eğilip gizlice "Altın saat mı istersin altın bilezik mi?" diye sorulur.

Verilen cevaba göre çocuk soruyu soranlardan birinin arkasına geçer. Bu işlem tüm çocukların iki gruba ayrılmasına dek sürer. Sonra her iki grup çocukları birbirlerinin bellerinden sıkıca tutarlar. Orta yere çizilen bir çizginin iki tarafında yer alan gruplar birbirlerini çekerek güç gösterisine girerler. Çizgiyi geçen grup oyunu kaybeder, yenik düşer. Haydi hayırlı oyunlar!

(Hoca Nasreddin‘in biri bir gün)

Ahali de görsün

Nasreddin Hoca‘nın kötü huylu eşeği varmış. Onu pazara götürüp satmak için bir tellala vermiş.

Eşek, dişine bakmak isteyenleri ısırıyor, sırtını okşamak isteyenleri bir güzel tekmeliyormuş. Hiç kimseyi yanına yanaştırmamış bu huyuyla.

Sonunda tellal eşeği Hoca‘ya geri vererek:

"Eşeğinizin huyu çok kötüymüş, müşterileri çok korkuttu, bunu hiç kimse almaz" demiş.

Hoca da:

"Ben de satmak için değil, eşeğin bana yaptığı zulümleri ahali de görsün diye getirdim" demiş.

(SİZDEN GELENLER)

OTUZ BEŞİNCİ

Ayşe‘ye babası sordu:

"Kızım, sınavda kaçıncı oldun?"

"Otuz beşinci babacığım."

"Kızım, geçen sene otuzuncuyum, diyordun ya?"

"Bu sene sınıfa beş kişi daha katıldı babacığım."

Fatma Akgümüş, KÜTAHYA

TEKERLEME

Deniz kıyısından topladım çakıl

Dediler var mı sende akıl?

Çakılları üst üste koyarak

Yaptırdım yüz katlı bir konak.

Serçe usta oldu, karga mimar

Karıncalar taş taşıdı apar topar

Birgün yel üfürdü

Bir damla su, konağı aldı götürdü

Kaldık açıkta.

Çadır kurdum taşlıkta,

Geldi bir derviş.

Sordu, "Bu ne iş?"

Verdi sapsız bir tava.

İçine doldurdum hava.

Ocağı yaktırdım şişirdim

Havayı kızarttım pişirdim

Sabahleyin kalktım ezanla

Pilav pişirdim dibi delik kazanla

Çağırdım konu komşu

Önlerine koydum bir kazan turşu

Geldi bizim tekir kedi

Bulaşıkları yaladı temizledi.

Emel Kurt, BANDIRMA

GÜZEL YURDUM

Her köşen bana övünç,

Bana kıvanç veriyor.

Her bölgen bana

Cennet gibi eşsiz geliyor.

Sendedir asil, soylu

Mert, kahraman insanlar

Sende güçlü güvenli

Onurlu Türkler yaşar.

Korurum gözümden çok

Yoluna can veririm.

Güzel yurdun dünyanın

En güzel yurdu derim.

Fikret Eren, ANTALYA

Muhabir: Haber Merkezi