"Bu kriz, ortak bir sosyal güvenlik ağı oluşturmayan AB‘nin krizidir. İktisadi birliğe, siyasal ve sosyal temeller atmakta direnenlerin yuvasını hazırladığı bir kriz bu..." ifadelerini kullanan Radikal yazarı Ahmet İnsel, krizle ilgili önemli bir gerçeğe daha dikkat çekiyor...
2008‘de ABD‘de başlayan büyük malî krizin ikinci perdesi, şimdi devlet borçları ve açıkları üzerinden başladı. Birinci perdede çürük gayrimenkul varlıklar vardı. Bu krizi bastırmak için mali piyasalara çok büyük destek veren devletler, şişen spekülatif balonunun arkasında yatan borç yükünü üzerlerine aldılar. Spekülatif kredi balonunu çok söndürmeden, borcu devletleştirerek krizden çıkma yolunu aradılar. Spekülatif balonun yeniden yavaş yavaş şişmesine yol açtılar. Daha bir-iki hafta önce balık hafızalı borsaların goygoycu basını bilmem kaçıncı "tarihi rekor"un kırıldığını ilan ediyordu. Aslında ikinci perde, geçen Şubat ayında Avrupa ortak para sistemi içinde açılmıştı. AB hükümetlerinin Yunanistan‘a karşı başlayan spekülatif saldırıyı göğüsleme konusunda ayak sürümesi ve avro sisteminin vahim kurumsal boşlukları, yangının çatıyı sarmasına yol açtı...
AB hükümetleri tek ayak üzerinde duran avro sisteminin ikinci ayağını hızla oluşturmazlarsa, az bir ihtimal olsa da, avro sisteminin göz göre göre çöküşüne şahit olacağız. İşte o zaman 2008 krizinin üçüncü ve can alıcı perdesi açılacak. Bir para birliği iki kuruma sırtını verir: Birincisi merkez bankası, ikincisi ise iktisat politikasını yönlendirecek, büyük dengeleri gözetecek bir siyasal irade. Avro sisteminde ise yalnız enflasyonla mücadele göreviyle donatılmış bir merkez bankası var. "istikrar paktının kendiliğinden maliye bakanlığı işlevini yerine getirmesi bekleniyor. Sonuç ortada!..
Yangın başlarken iki tas su dökmeye tenezzül etmeyenler, şimdi yangının avro bölgesini sarmaması için Yunanistan‘ı, demokratik bir toplumda uygulanması uzun ve zorlu müzakereler gerektiren bir acı reçeteyi birkaç gün içinde kabul etmeye zorluyorlar. Bu aymazlığın, bu fütursuzluğun ilk kurbanları Çarşamba günü göstericilerin ateşe verdiği bankada dumandan boğulan üç kişi oldu. Son kurbanları olmama ihtimali maalesef çok yüksek.
Mali krizin ikinci perdesinin Yunanistan üzerinden açılması elbette bir rastlantı değil. En zayıf halka olma konusunda Yunanistan‘da geçmiş hükümetlerin sorumluluğu olduğu açık. Zaten Atina‘da parlamentonun önünde göstericilerin hedefi IMF veya AB kadar, hatta onlardan daha fazla "hırsız siyasetçiler", "rüşvetçi partiler" ve "çürümüş devlet" idi. Ama bazı gözlemciler, göstericiler arasında askeri harcamaları eleştiren sloganların neredeyse hiç olmadığını aktardılar. Eğer doğruysa, elbette düşündürücü...
Yunanistan krizi, AB‘nin en büyük zaafını tüm çıplaklığıyla ele verdi. Krizin ikinci perdesinde, federalizmi reddeden ama liberalizme biat eden AB ülkelerinin aralarındaki dayanışma eksiği faş oldu. Hemen ardından göreli zayıf diğer halkalar üzerine mali piyasaların spekülatif baskısı başladı. İspanya‘nın 280 milyar avroluk bir kredi paketine ihtiyacı olduğu söylentisi kasıtlı biçimde borsalarda dolaşmaya başladı. Portekiz‘in durumunun iflasın eşiğinde olduğu rivayeti de. Birkaç hafta sonra İtalya ve İrlanda‘dan da söz edilir olacak. Bunlar bir bakıma kendi kendini doğrulayan kehanetler.
Mali piyasalar bu tür kehanetleri pek severler. Bu ortamda iyi para kazanılır. Nitekim bugün Yunanistan yüzde 8 faizle borçlanmayı kabul etse, Yunanistan‘ın batacağına yemin eden kişiler o ülkeye borç vermek için birbirleriyle kavga edeceklerdir. Kimse Yunanistan‘ın gerçekten borcunu ödememe riski olduğuna inanmıyor. Ama bu sayede Yunanistan AB ülkelerinden, AB dayanışması adı altında yüzde 5 faizle borç almak zorunda kalıyor. Üstelik o borcu verecek olan ülkeler, kendileri daha düşük faizle borçlanıp arada bir iki puanlık farkı da cebe atacaklar. Bugün AB‘ye hakim olan liberal-muhafazakâr koalisyonun dayanışma anlayışı işte böyle bir şey. Piyasa ekonomisinin "kazan-kazan" sihirli formülünün dayanışması. Paradan para kazanmayı ihmal etmeden dayanışmak! Bütün bunlara rağmen, avronun içine girdiği güven krizinin birinci sorumlusu AB‘nin kendisidir. Bu kriz, aynı zamanda olmayan sosyal Avrupa‘nın krizidir. Bir Alman işçinin, "Yunanistan‘a yardım edelim ama niye orada emeklilik yaşı bizden çok daha erken?" haklı sorusuna AB‘nin bir yanıtının olmamasının krizidir. Bu nedenle Almanya Başbakanı Merkel, yangını bir an önce söndürme gereği ile seçmenlerinin baskısı arasında sıkışıp kalıyor. Dolayısıyla bu kriz, ortak bir sosyal güvenlik ağı oluşturmayan AB‘nin krizidir...
Krizin ikinci perdesi sonuna kadar oynanırsa, avro sistemi bundan büyük yaralar alarak çıkacak. Bu da belki AB‘nin yeni bir entegrasyon hamlesi için gerekli ortamı hazırlayacak. Sadece sermaye ve malların rahatça dolaştığı bir Avrupa anlayışını ve sosyal sorunları ulus-devlet sınırlarına hapsetme ilkesini terk ederek, sosyal konuların siyasallaşmasına ve Avrupalaşmasına yol açacak işte o zaman siyasal elitler, finans elitleri, iş insanları ve aydınlar arasında oluşan bir modern eşraf birliğinden, Avrupa halkları arasında gerçekleşecek bir dayanışmaya doğru geçiş kapısı aralanacak. Bu arada elbette kriz birlik fikrini tümden silip süpürmezse. Yok eğer süpürürse, krizin üçüncü perdesi avro bölgesini dağıtarak, büyük sarsıntılardan sonra AB‘yi de çok daha iddiasız, çok daha küçük başka bir yörüngeye oturtacak.
Kriz dönemleri aynı zamanda hakikatlerin tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıktığı anlardır.