Mahalle pazarının girişinde gördüm onu. Haftada bir gün kurulan pazarın yan girişinden yavaş adımlarla pazara girdi. Önüm sıra gidiyordu. Öyle yavaştı ki, yürüyüşü adımlarında yorulmuştu sanki. Sanki ayakları geri geri gidiyordu da kendisi onları zor ikna ediyordu yola yürümeye. Öyle yorgun ve içli bir yürüyüşü vardı.

Ben ise hızlı yürüyordum. Benim düşünceme göre, insan yavaş yürümemeliydi. Bir insan yolda mı yürüyor, hızlı yürümeliydi. Bir insan konuşuyor mu, hızlı ve ahenkli konuşmalıydı. Her ne iş olursa olsun her işin gerektiği oranda en hızlı düzeyde yapılması gerekirdi. Bir işin yavaş yapılmasını sevmezdim. Yolda yürünüyor mu, hızlı yürünecek, yazı mı yazılıyor, hızlı yazılacak. Oysa aslında ben de eskiden çok yavaştım. Yavaşlığım yüzünden kendi kendime çok kızardım. Öyle ki, yavaş hareket etmemi o kadar sevmez kızardım ki, dişlerimi sıkmaktan günlerce dişlerim ağrırdı. Neden yavaşsın diye kendime sorar dururdum. Ama sonra niye yavaş olduğumu ve nasıl hızlı olunacağını biraz araştırınca çözmüştüm.

Pazarın içinden geçti. Fırının merdivenlerine yöneldi. Pazarla fırının merdivenleri arasındaki bir insanın ancak sığabileceği aralığa vardığı an, yan tarafından hürmetkâr bir şekilde geçtim. Fırının önündeki merdivenlerden hızlı bir şekilde çıktım. Fırının sağ kapısından içeri girdim. Bu fırında, fırından içeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken her zaman vitrindeki simitlerdir. Bugün ise, her sabah aldığım gibi iki ekmekle üç simit değil de, iki ekmekle üç açma alacaktım. Vitrindeki simitlerin hemen yanında duran açmalara doğru kısa bir göz gezdirdim. Ben vitrinde göz gezdirirken yanımdan hafif bir şekilde geçti. Sanki yürümüyor; mesafe adımlarının altından kayıyor da beri tarafa doğru geçmiş her bir an gibi sonsuzluğa gidiyordu. Öyle yumuşak ve hafif, arka tarafımdan geçti. Ben vitrindeki göz gezdirmelerimi bitirdim; yan taraftaki ekmek vitrinine doğru yöneldim. O, vitrinin önünde sessizce bekliyor. Sıradaki müşteri ekmeğini aldı, gitti. Ben sıra onun diye bekliyordum ama o susuyordu. Baktım susuyor. İçimden, yine geldim yavaşlığa çattım mı dedim. Bu düşünce içimden geçer geçmez yan tarafından geçerek ekmek vitrininin önüne geldim. O ise vitrinin hafif yan tarafında kaldı. Ama hâlâ susuyor. Meramını söylemiyor. Konuşmuyor.

Fırıncı delikanlı benim alacağım iki ekmeği tezgâhın üzerine koyduğu an, onu fark etti. Benim istediğim üç açmayı getirmeden önce alelacele ama hiç soru sormadan ve hiçbir konuşma olmadan dört ekmek sayılan yuvarlak büyük ekmeklerden birini poşete koydu ve ona uzattı. Bu uzatışta ne bir küçümseme ne de bir gram kibir, hiçbiri yoktu. Öyle alçakgönüllü ve verdiğini benim bile görmemi engellemek istercesine bir gönül vergisi vardı. O, kendisine uzatılan ekmeği aldı. Yine hafif ve yavaşça, adeta fırından dışarı süzülüyormuşçasına dışarıya yöneldi. Benim o an, ne olduğu aklıma geldi ve sonsuz bir yağmurda yağan sayısız damlaların kupkuru bir ufka düşmesi gibi aydınlığa düşmüş mahzun bir bakış gözlerimi yemyeşil bir rüyaya götürdü. Şükür ve merhamet arasında ve fakat kendi gerçekliğimde gidip geldim.

Benim, o suskun yoksulluğu o anda görmeyecek kadar dünya dalgını olmama içerledim; kendi kendime öfkelendim. Benim o suskun yoksulluğun sıkılgan bekleyişini hiçe sayıyormuş gibi yanından geçişime öfkelendim. Çünkü bana göre, o suskun yoksulluğu ben de hissedemiyorsam ne olacaktı bu dünyanın insan öğüten hâli. Çünkü bu sabah karşılaştığım bu suskun yoksulluk benim geçmişimden uzun çok uzun günler getirmişti.

O, bizim o suskun yoksulluğumuzdu. Öyle yoksuldu ki dünya dolusu susuyor, konuşmuyordu. Öyle yoksuldu ki apaçık konuşuyor ama kimsenin kulağı duymuyordu. Öyle susuyordu ki o suskunluk gelip benim yüreğime kaya gibi oturmuştu. Benim kişisel tarihimin bin yılı gözlerimin önünden bir film şeridi gibi akıp geçti. Bu öyle uzun bir şeritti ki her karesi biçimsiz ve sakınımlı bir budak gibi ruhuma batarak geçip gidiyordu.

Fırıncı delikanlı, üç açmaydı değil mi hocam dediğinde, şahit olduğum bir durumun yoksulluktan yontulmuş ibiklerini içimdeki insanî sergiye bastırarak hafifletme isteğiyle dopdolu olduğumu fark ettim. Bu, o insanda gördüğüm suskun yoksulluktan şu fırıncı delikanlıda gördüğüm gönül vergisine şahit olmanın edindirdiği umut dolu bir ufuktu.

Bizim insanımız, bizim yoksul insanımız böyle sıkılgan. Aynı zamanda, bizim insanımız böyle aydınlık vergi sahibi. Yoksulun yoksulluğuna üzülmekle birlikte yoksula sesiz sedasız yardım eden fırıncıya da içimden teşekkür ettim.

Oturdum kendi kendime sevindim.