Bilim kurgu ve gerilimi harmanlamaya çalışan ve ülkemizde İstila ismiyle gösterime giren Monsters, talep ettiklerini karşılayamadığı gibi seyirciye pek bir şey sunamıyor. Senaryonun zayıflığı, anlatmaya çalıştığı hikâyeyi etkileyici tona çekememesi nedeniyle İstila en son görülmesi gereken filmler arasında yerini alıyor.
Bu hafta gösterime giren filmlerden olan bilim kurgu gerilim harmanlaması Monsters ülkemizde İstila ismiyle seyirciyle buluşuyor. Son dönemler gösterime giren bol uzaylı filmlerden sonra yaratıklı filmleri de devreye sokmaya çalışan yapımcılar ahtopotumsu yaratıkları uçurarak bu açığı kapatmaya çalışmış. Maalesef hiçbir konuda başarılı olamamış. Ne bilim kurguyla gerilim harmanlanabilmiş, ne hikâye ilgi çekici hale getirilmiş, ne de yaratıklar gerçekçi durmuş. Tam anlamıyla fiyasko bir filmle karşı karşıyayız. O yüzden de fazla vaktinizi almadan yazıyı sonlandıracağım.
Film güneş sisteminde yeni bir yaşam kaynağı keşfeden NASA (ki biz böyle bir şey görmüyoruz. Sadece yazıyla geçiştiriliyor) bu yeni kaynaktan örnekler topluyor. Bu örnekler Orta Amerika‘da bir yerlerde bir kaza neticesinde kayboluyor. Daha sonra da kazanın yaşandığı bölgede garip yaratıklar belirmeye başlıyor ve devamında bölge yaşanılmaz ilan edilip kapatılıyor. Film iki kişi etrafında dönüyor. Bunlardan birisi Amerikalı bir gazeteci diğeri de gazetecinin çalıştığı yerin sahibinin kızı. Gazeteci ağabeyimizin ne amaçla oraya geldiğini ve neden dönmeye çalıştığını anlamadan bu kızı bu yasaklı bölgeden geçirme girişimini baştan sonra ağır aksak seyrediyoruz. Bir ara feribot kiralıyorlar, daha sonra pasaportlarını kaybedip bu feribota binemiyorlar. Birbirlerine yakınlaşıyorlar, daha sonra kızın nişanlı olduğunu öğreniyoruz. Ne kızın verdiği tepkiler, ne de erkeğin verdiği tepkiler çok fazla tutarlı değil. Durduk yere tartışıyorlar ve bu tartışmalarla gerilimi yükseltmeye çalışıyorlar. Açıkçası hiçbir amaca hizmet etmeyen, bizim tabirimizle üçüncü sınıf kategorisinden çıkıp, dördüncü sınıf film olmaya aday bir filmle karşı karşıyayız.
Film ne yazık ki türünün hiçbir özelliğini de seyirciye aktaramıyor. Ne geriliyorsunuz ne de bilim kurgu heyecanını yaşayabiliyorsunuz. Film içinde zaman zaman beliren -ki onlar da hiçbir zaman tam anlamıyla gösterilmeyen- çoğunlukla gece çıkan bazı uçan ahtapotvari yaratıkların insanlar üzerine saldırdığını biliyorsunuz. Bu yaratıkları göremediğimiz gibi yaratıkları vurmak için gelen uçakları da ya çok uzaklardan görüyor ya da sadece seslerini duyabiliyorsunuz. Neyse daha fazla vaktinizi almayayım. Olur ki sinemaya yolunuz düşerse bu filmi tercih listenizin en sonuna koyunuz ve üzerine çarpı işareti çekiniz. Filmin senaryosu filmin yönetmeni de olan Gareth Edwards‘a ait. İngiltere yapımı olan filmin oyuncu kadrosunda ise Whitney Able, Scoot Mcnairy ve Fernando Lara‘yı görüyoruz. 1 saat 34 dakikalık film boyunca şaşırmıyor, korkmuyor, gerilmiyor ve memnun olmuyorsunuz.
‘Ölüm çiftliği‘nde hasat zamanı
Bu haftanın öne çıkan bir diğer filmi de ülkemizde Ölüm Çiftliği adıyla gösterime giren La Meute. Film bünyesinde korku unsurlarını taşısa da bu türün örneklerinden çok farklı bir şey söyleyemiyor. Belçika- Fransa ortak yapımı olan film, Charlotte isimli uçuk bir karakterin bilinmeze yol almasıyla başlıyor. Yarı yolda aracına aldığı Max‘le birlikte uğradıkları lokantadan sonra da film tahmini güç olmayan yöne doğru savruluyor. Filme geçmeden, daha önce Avrupa‘dan ülkemize gelen korku filmlerine baktığımızda aslında çok da kötü bir tabloyla karşılaşmıyoruz. Özellikle de Eden Lake ve Them (Onlar) gibi filmler korkuyu kana bulamadan seyirciyi etkilemeyi başarmışı. Her iki filmde de Avrupa‘da zıvanadan çıkmış gençliğin, çiftlerin başına açtıkları belaları konu ediyordu. Birisi evde diğeri de bir gölün kenarında geçen filmler aslında izleyicini memnun eden filmlerdi. Tabi oralardan korkuyu abartmak adına kana bulanan filmlere şahit olmadık da değil. Mesela İçeride (Inside) ya da Sınır(da) (Frontière(s)) filmler tam anlamıyla vahşet filmleriydi. Son dönem Hollywood filmlerine baktığımızda ya yeni çevirimleri ya da eskinin bir üst versiyonlarını görüyoruz. Önceki hafta gösterime giren Çığlık serisinin dördüncüsünü buna örnek gösterebiliriz. Seyirci her ne kadar değişik şeyler beklese de bu şimdilik bu mümkün görünmüyor. Ama yine de korku seyircisi bu türün filmlerinden vazgeçmiyor. Bu sabır ne zamana kadar sürer o da bilinmez.
Korkunç sır ne?
Ölüm Çiftliği filmimize geri dönecek olursak, filmimiz yine bir yol hikayesini konu alıyor. Yola çıkan Charlotte‘ın ve yanındaki Max‘ın bir lokantada başına gelen anormal olayları konu ediyor. İri yapılı La Spack‘ın lokantasına giden ikiliden Max tuvalet ihtiyacı için gidip geri dönmeyince Charlotte kuşkulanıyor. Biraz araştırınca kendini de içine çeken bu gariplik onlar için kurtuluşu pek de mümkün olamayacak olaylara zemin hazırlayacaktır. La Spack oğluyla birlikte yıllardır gizlediği büyük sırlarını devam ettirmek uğruna korkunç yöntemler denemektedirler. İkili bu durumdan nasıl kurulacaklardır ya da onlar da bu garip yaratıklara yem olacak mıdır?
Filmin yönetmen koltuğunda senaryosunu da kaleme alan Franck Richard oturuyor. Lokantacı La Spack‘ canlandıran Yolande Moreau hem oyunculuğu hem de yapı itibariyle oldukça gerçekçi duruyor. Filmde Emilie Dequenne Charlotte‘ı Benjamin Biolay de Max‘ı canlandırıyor. Diğer rollerde ise Philippe Nahon , Matthias Schoenaerts ve Ian Fonteyn isimlerini görüyoruz. Filmin görüntü yönetmenliğini Laurent Bares üstlenirken film yaklaşık bir buçuk saat orta halli bir korku film tadı bırakıyor. Film korku unsurları içerdiği için ailece seyredilmesi mümkün değil. Zaman zaman kullanılan argo tabirlerin de bulunduğu film 15 yaş üstü olanlara hitap ediyor.