Ankara Kalesi’nden şehre bakıyoruz. Kalenin hemen yakınında eskiden kalma, yıkıldı yıkılacak binalar. Yılların zorluklarına karşı hayatta kalma çabası içindeler. Şehirde yaşayanların umurunda olmasalar da. Gözümüzü ufka dikip baktığımızda ise görüşümüzü kesen gökdelenlerle kesişiyor bakışımız. Çağın ruhu olan hoyratlık, kabalık, estetikten uzak, yapıldığı çevreden bağımsız, bulunduğu yerlere tahakküm eden o habis ruh. Ekonomik yönden gökdelenlere daha çok para harcanmasına göre değerleri o yıkık dökük evler kadar etmiyor.
Yakın tarihimizi yazmaya kalkarsak içeriğinde şehirlerimize ihanet konusu kitabın büyük bir kısmını tutar. Şehirlerimizde dertler kördüğüm halinde. Düzensiz göçler, dengesiz yatırımlar, zamanında doğuya gitmeyen hizmetler yüzünden şehirlerde artan nüfus yoğunluğu, trafik, barınma, emeğinin karşılığını alamama… Yaz yaz bitmez şehirlerimize dair sorunlar, dertler, meseleler.
Şehirlerimizin üzerinden ülkemizde meydana gelen zihniyet değişimini çok rahat okuruz. Batılılaşma, Batılılar gibi refaha ulaşacağız diye şehirlerimize ettiklerimizi konuşamıyoruz. “Şehirlerimizin en büyük sorunu nedir?” diye sorduğumuzda alacağımız cevap da ülkemizdeki zihniyet değişimini en iyi şekilde ortaya koyar. Şehirlerimizin sorunlarına dair konuşmaların olduğu her yerde soruyu kime yöneltilirse yöneltilsin “trafik, barınma” cevaplarını alıyoruz. Oysa şehirlerimizin sorunu bizim kendi inanç ve düşünce sisteminden vazgeçip hızlıca kapitalistleşmemizdir.
Şehirlerin merkezinde eskiden “cami” vardı. Yakın zamana kadar da bu şehir kurma pratiği yani “cami/inanç” merkezli olarak devam etti. Eskiden şehirlerimizden bahsederken muhakkak bir “ulu cami”si olurdu ve hayat bunun çevresinde akardı. 1980’ler itibari ile başlayan Batı’ya ne pahasına olursa olsun eklemlenme çabası (şüphesiz daha önceki dönemlerde yapılanlar da var) 2000’lerden sonra vahşi kapitalizmin kucağına atlama şeklinde devam etti. Üretim şeklinin değişmesi ile şehirlerimizin merkezi “alışveriş merkezlerine ve stadyumlara” taşındı. Hele son on yılda şehirlerimizin silueti bambaşka yere evrildi. Bir şehre yukarıdan baktığımızda artık ilk gözümüze çarpanlar şehirlerin “ulu camileri” değil; stadyumlar ve alışveriş merkezleridir.
Tarih boyunca bizim şehirlerimiz insanın insanca yaşayabileceği pratikler üretmiş iken şu anda yaşadıklarımız içler acısıdır. Zamanında dönemin ihtiyacını karşılayan, insanların yaşadığı coğrafya ile ilişkisini en iyi şekilde kurarak bina-çevre dengesini kurmuş şehirler inşa etmiş kişilerin, şimdilerde şehirlerinde ne insanın ne hayvanın ne de doğanın yaşayamıyor olması dikkatle ele alınmalıdır.
Şehirlerini “kâr” elde etmek yani rant üzerine kuranların başından sorunların eksilmeyeceği, o kurulan şehirlerde insanın insanca yaşayamayacağı gerçeğini konuşmaya başlamak zorundayız.
Seçim dönemleri bu konuların gündeme taşınmasına vesile olması gerekirken insanımızın dikkatinin başka konulara çekiliyor olması da ayrıca üzüntü verici bir durumdur. Şehirlerimizi şehir olmaktan çıkaran zihniyetin sorgulamasını yapmak ve bu zihniyetin meydana getirdiği yıkımları ortadan kaldırmak varken siyasilerin boş kavgalarla biraz daha fazla rant devşirmek için harcadığı enerji ile başka şehirler kurmak mümkündür.