Bizim geldiğimiz yerlerde, kadınları dahi üçe ayırırlardı. Evvela sütü helal, eti haram vardı ki, bu, ana idi. Peşinden eti helal, sütü haram gelirdi ki, bu insanın helalliği, karısı idi. Nihayet, hem eti, hem de sütü haram olan olurdu ki, bu da bacı idi. Bunlardan maada dünyada kadın yok idi.
Ana ile yârin muhabbeti, yeryüzüne saçılan mürekkebin yarısını harcamıştır. Gözü yaşlı yavuklu mektupları ile ‘anam anam‘ redifli koşmalar buna şahittir. Lakin her Allah‘ın kulu, bacı kıymeti bilmekte mahir değildir. Bacı, gelin edilene kadar, kahve dönüşü çorbayı getiren bir beslenti, sökükleri dikerken başını önüne eğerek şerrinizden emin olan bir garip ocak yolcusudur, o kadar. Zaten doğduğunda babanızın ümitlerini toz toprak etmiştir. Sonradan mahallenizin genç zibidileri o‘na horozlu aynalarının ışığıyla bir çağrı gönderirse ne ala! Değilse ilk isteyene defedilmek, bu fıkara için saadet olacaktır.
Bacınızı iyi bilin. Ta o ilk sararmış fotoğraflarda sizin kahverengi askılı pantolonunuzun yanında, çiçekli pazenlerin üstüne sarkıtılmış ince elleriyle durandır o. Ki çok sonraları, o ince eller, askere giderken şöyle bir uğrayıverdiğiniz enişte evinde, gün doğmadan evvel tahta valizin dibine bir çift çorapla avuçta iyice bükülmüş bir çift banknot koyan ellerdir. İyi bilin bacınızı...
Süleyman Çobanoğlu, Aşk ile Hain Kardeş, Mavi Yay.