Atatürklü yıllardan itibaren 1957 senesine kadar cuntacılığı aklına getirmemiş kadroların o tarihten itibaren sivil siyasi kadroları hasım olarak gören bir anlayışla yetiştiğidir. 1960 ihtilali akabinde Washington‘a gönderdiği raporda ‘Türkiye‘nin artık ihtilalci bir ordusu var. Bir kere isyan eden ordu bunu yapmaya devam eder‘ değerlendirmesini yapan büyükelçi Fletcher Warren‘in öngörüsü doğru çıkmıştır.
Geldiğimiz noktada her vesileyle silahlı kuvvetlerin demokrasiye bağlılığını vurgulayan İlker Başbuğ‘un elinde tarihi bir fırsat olduğu kanısındayım. ‘Yeni bir ordu kurmak‘ gerektiğine varan husumet ifadesi yorumlara kulak asmaksızın, nasıl Org. Hilmi Özkök, Türkiye‘yi alacakaranlığa sürükleyecek darbe sürecinin önünü tıkamışsa, Org. Başbuğ da zihniyet değişikliğini gerçekleştirecek adımları atabilir. Siyasetin zorlamasına, dış telkinlere gerek kalmaksızın, ordunun kendi bünyesinde durum değerlendirmesi yaparak onun sonuçları istikâmetinde kimi düzenlemeleri yapmasına, hem içinde bulunulan ortam hem de Org. Başbuğ‘un elini güçlendirdiğini düşündüğüm tablo uygundur. Org. Hilmi Özkök‘ün çevresinde oluşan öfke ve tecrit kuşağı, halefi Org. Yaşar Büyükanıt üzerindeki menfi baskı ve emrivakilerle kabarmaya açık tavır alışların aksine, Org. İlker Başbuğ‘un şu an her zamankinden fazla Genelkurmay karargâhına hâkim olduğu ve alacağı her türlü kararı hayata geçirme imkanına sahip olduğunu düşünüyorum.
Askerlik mesleğinin eğitim sürecinden ve tabiatından gelen duygusallıkların oluşturduğu koruyucu kalkanı gerisinde yapılan hukuk ve demokrasiyle bağdaşmayan faaliyetlerin silahlı kuvvetlerin itibarına, toplumda orduya duyulan sevgi ve güvene zarar verdiğini fark ettikten sonra şu ya da bu endişelerle gereğine tevessül etmemek, belki emeklilik günlerinde yelpaze işlevi görür, ama herhalde bunun bedeli ağır olur...