Kimsesizler gibi veda etti şu dünyaya…

VİLLA Manolya, 16 Mayıs sabahına sıradan bir gün gibi uyandı. Artık saray ahalisi parasız da neşeli olabiliyordu. Vahideddin Han, aldığı bir müjdeli haberle köşkün en neşelisiydi, zira kızı Sabiha Sultan’ın üçüncü çocuğu Necla Sultan dünyaya gelmiş, dolayısıyla Vahideddin, bir toruna daha sahip olmuştu. Beklenen bebek, Fransa Nıce’de sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmiş ve bu haber uzun zamandır kasvetle kavrulan villanın hüzünlü sakinlerinin geçici de olsa yüzünü güldürmüş, etrafa aylardır hâkim olan tasanın yerini ferahlık almıştı. Bu hadiseden sonra başta Vahideddin olmak üzere, tüm villa sakinleri bu yeni gelen misafir hürmetine şükran secdesine kapanmış, akşama kadar buruk da olsa bir neşe yaşamışlardı. Fakat sabah gelen bu güzel haberle eğlenen villa sakinleri, akşam saatlerinde hüznün en büyüğünü tattılar;

“Vahideddin, o gece akşam yemeğinden sonra bütün kadınlarını, hazinedarlarını, odasına toplamış ve geç vakitlere kadar pek tatlı ve neşeli sohbetlere dalmışlardı. Yapılan sohbette tüm mevzular, dönüp dolaşıp İstanbul’a ve Çengelköy’ündeki köşke geliyor, herkes bu geçmiş refaha ve gençlik hatıralarına ait tatlı bir hikâye anlatıyordu.

Vahideddin, bu tatlı sohbetleri en hararetli yerinde keserek;

…Haydi, yatsı namazını kılınız da geliniz. Sohbetimize yine devam ederiz, demiş ve kadınlar namazlarını kılmak üzere kalkıp dışarı çıkmışlar.

Bu esnada Vahideddin, daima yanında bulunan ve hizmetlerine bakan son zevcesi Nevzat Hanım’a seslenerek;

…Biraz safram kabarıyor, bana bir tas getir, demiş. Derhal getirilen tasa pek az miktarda ve sarı bir safradan ibaret istifra ettikte sonra;

…Aman şu leğeni dök de şurada pis pis kokmasın, demesi üzerine Nevzat Hanım, derhal leğeni musluğa dökmüş ve acele ile odaya döndüğü zaman Vahideddin’i uzandığı şezlongun üzerinde cansız bulmuştu.”1

Vahideddin’in  hayata  veda  ettiği  o  gece  Villa Manolya’da olanları, yine o akşam villada kalan ve hadiselerin şahidi olan Tarık Mümtaz Bey’den okuyalım;

“…Bardaktan boşanırcasına çılgın ve usandırıcı bir yağmur başlamış ve bir lahza göz açtırmadan günlerce devam eden bu yağmur Sanremo’ya bir felâket havası sezdirmişti.

Manolya ve portakal bahçelerinden seller gidiyor ve her ağacın dibinde ayrı ayrı gölcükler kaynıyordu. Vahideddin’in eski kayınbiraderi Zeki Bey, kimsenin başını dışarı çıkaramadığı bu tufan ve kıyamette yine alışkanlığını bozmamış ve kumarhaneye gitmişti.

Ben henüz uykuya dalmıştım. Başucumdaki dahili telefon dışarıdaki kuduran fırtınaya tempo tutan çılgın ve sürekli çığlıklarla çırpınmaya başladı.

Çoktan beri sesini kaybeden bu makinenin o akşam birden bire telâşla dile gelmesine hiçbir mana veremiyordum. Uyku sersemliği ile mikrofona sarıldığım zaman korkunç bir vaveylâ ile karşılaştım. Telefonda;

…Yetişin! Efendimize bir hâl oldu!.. diye acıklı kadın sesleri haykırıyordu.

Askerden kalma bir süratle derhal giyinip kendimi yağmur deryasının ortasına attım ve bata çıka karşıki binaya koştum. Sultan Vahideddin’in harem dairesi üst katta bulunuyordu. Saçlarını başlarını yolan ve kendilerini yerden yere atan perişan kadınların arasından geçerek, doğru Sultan Vahideddin Han’ın bulunduğu odaya girdim.

Tam bu esnada hadiseden haberdar edilen Prens Sami Bey de büyük bir telâş içinde oraya yetişmiş bulunuyordu.

Sultan Vahideddin bir şezlonga uzanmış, cansız bir halde yatıyordu. Sırtında koyu sarı tüylü bir samur kürk vardı. Kır ve hafif kıvırcık saçı, sakalı dikilmiş gibi görünüyordu. Rengini henüz muhafaza eden ve bir ölü çehresini hatıra getirmeyen yüzünün ortasında küçük fakat kemerli bir burun dikkati çekiyordu. Ağzı küçük bir daire şeklinde, derin derin nefes alıyormuş gibi açık bulunuyordu. Gözleri sakin bir uyku halinde bulunduğu hissini veriyor ve kapalı duruyordu. Vücudu buz kesmişti. Prens Sami Bey’in bu ani hadise karşısında uykusu başına sıçramış, kimin yakasına yapışacağını bilemiyordu.

Villanın her köşesinde Sultan Vahideddin’e ait kadınlardan biri katıla katıla ağlıyor, emektar mabeyn adamları şaşkınlıktan ne taraflarına dokunulsa o tarafa doğru koşuyorlar, gözyaşlarını üstlerine silerek bön bön efendilerinin cesedine bakıyorlardı. Prens Sami Bey,  meşhur nezaketine rağmen çıldırmış gibi sağa-sola saldırıyor, vakit vakit o vakur ve ağırbaşlı efendilerin ve Sultan Vahideddin’in son zevcesi Nevzat Hanım’ın üzerine yürüyerek;

…Dayıma ne yaptınız diye garip sualler soruyordu.

Sultan Vahideddin’in hususi doktoru olan meşhur bir İtalyan profesörü derhal yetişmişti. Ölüm gayet ani olduğu ve İtalyan hükümeti tarafından kendi topraklarında ölen velev ki sabık bir imparatora karşı büyük bir dikkat gösterildiği için bu doktor bir otopsi ameliyatına lüzum gördü.

Bu otopsi ameliyatı, Sultan Vahideddin’in yattığı odanın yanı başındaki salonda yapılacaktı. Vücudu ve mafsalları kaskatı kesildiği için soymak ve kürkünü çıkartmak pek zor oluyordu. Ölüye işkence edilmesine razı olmayan Sami Bey, o kıymetli kürke ve çamaşırlara bir makas atarak baştan aşağıya parçalayıp kolayca çıkardı. Yüzünden gayet zayıf ve ihtiyar görünen Sultan Vahideddin’in vücudu gayet genç, adaleli ve mütenasipti. Sol taraf boş böğründe iri iri mor lekeler olmuştu. Ölüyü beyaz bir patiskaya sardıktan sonra Prens Sami Bey’le Seryaver Avni Paşa, ikinci müsahip Mahzar Ağa ve ben usulca tutup omuzlarımıza kaldırdık.

Ellerimiz ve yüzümüz cesetle temas ettikçe vücudumuzu buz gibi bir hava kaplıyordu. Sultan Vahideddin’in cesedini doktorun önündeki masaya boylu boyunca yatırarak dışarı çıkıp bekledik. Ameliyat uzun sürmemişti. Doktor kendine lâzım olanı, yani ölüme sebebiyet veren arızayı derhal bulmuş ve eline alarak yanımıza gelmişti.

‘İşte’ diye gösterdi. Bu küçük ve beyaz bir kemik parçası gibi görünüyordu. Doktor;

‘…Bu kâlbe giden kan damarıdır. Tıkanmış ve taş kesilmiş’ dedi.

Bu doktor, Sultan Vahideddin’in kâlbini öteden beri zayıf buluyor, bilhassa sigaradan başka hayatta hiçbir zevk ve eğlencesi olmadığını söyleyip duran bu zata çok sigara içmeyi ve aspirin almayı şiddetle yasak etmişti. Doktor, kâlbin bu vaziyetini görünce Prens Sami Bey’e baktı ve; ‘…Majesteleri sıkı tavsiyelerimize rağmen çok miktarda aspirin almışlar ve bu hâl ölüme sebebiyet vermiştir’ dedi.

Sultan Vahideddin’in ölümü üzerine kıymetli evrak ve paralarını muhafaza ettiği küçük çekmecesi açıldığı vakit içinden on yedi tane çeyrek Osmanlı altını ile taşları sökülmüş bir Hanedan-ı âli Osman nişanı bulunmuş ve servet namına bunlardan başka hiçbir şeye tesadüf edilmemişti.”2

Vahideddin, son nefesini işte böyle verdi. 1861’in 4 Ocak’ında Dolmabahçe Sarayı’nda atmaya başlayan ve 65 sene boyunca yapayalnız kalan, hiçbir dosta sahip olmadan çarpan kâlbi Sanremo’daki villanın küçük salonunda tekledi, birdenbire durdu ve hemen ertesi gün de bir neşterle yarıldı. Sanremo, üç küsur seneden beri ev sahipliği ettiği hükümdarın vefatını ertesi sabah öğrendi.

Şimdi, ortada bir ceset bir de sıkıntı vardı. Cesedin adı Vahideddin, sıkıntının adı paraydı. Şimdi geriye ödenmesi gereken dağ gibi borç kaldı. Manava, bakkala, kasaba, yapılan veresiye borcunun yanı sıra aylardır ödenmeyen kira ve faturalar artık altından kalkacak durumu çoktan geçmişti. Bütün ümitler eski hükümdarın ablası Mediha Sultan’a bağlanmıştı. Mediha Sultan, elinde kalan son kıymetli mücevherini, iri bir zümrüdü Londra’da sattırıp bir kuruşuna bile el sürmeden kardeşine vermiş ama Vahideddin vefat ettiği sırada zümrütten gelen para biteli haftalar olmuştu. Villadaki herkes artık ansızın imdada yetişecek bir başka paranın ümidindeydi. Kimin, nereden, niçin ve ne miktar göndereceği bilinmiyordu. Ama her şeyin düzeleceği, dertlerin biteceği, halin vaktin eskisi gibi olacağı ümidi hâkimdi ve bu ümit içinde veresiyeye dayanılmıştı…

Borçlanmaya Vahideddin’den sonra da devam edildi… Meselâ hükümdara otopsiyi İtalyanlar yaptırmış, masrafını ödemek ise Vahideddin’in ailesine düşmüştü… Ama operasyonu yapan Profesör Fava’nın ücretine yetecek para kimsede yoktu ve ona da borçlanıldı. İkibin ikiyüz liretlik borcu günler sonra kızı Sabiha Sultan küpelerini satıp ödeyecekti.

Vahideddin’in öldüğünü duyunca kapıya üşüşenlerin başında villaya gönderdikleri malların parasını aylardan beri alamamış olan bakkal Steiner ile manav Morini vardı. Steiner ile Morini’nin alacakları da dâhil olmak üzere bütün esnafa borç 60 bin liretti. Onların hemen arkasından icra memurları göründü. Yerlerdeki İstanbul’dan getirilmiş halılardan bütün öteki eşyalara ve ev halkının şahsî mallarına kadar Manolya Villası’nda ne varsa her şey haciz kapsamına kondu ve odalar mühürlendi. Hatta tarihte eşine hiç rastlanmamış veya rastlanamayacak bir hadise yaşandı; Vahideddin’in cenazesi villanın giriş katındaki büyük salona indirildi. Ve o salondaki eşyalarla beraber cenaze de haczedildi…

Altı asırlık Devlet-i Âliyye’nin nihayete erip tarihe intikalinin mührü, böyle bir zillet içerisinde basıldı, mühürdarlık etmek de İtalyan haciz memurlarına düştü…

Vahideddin’in tabutunu Sami Bey temin etti üzerindeki plakada “Türklerin Hakanı ve İslamların Halifesi Cennetmekân Sultan Mehmed Vahideddin-i Sadis bin Sultan Mecid Han Hazretleri. 1926” yazılıydı. Otopsi ameliyatı görmüş olan cenaze, önce kurşundan bir tabuta yerleştirilip lehimlendi. Sonra da bu kurşundan yapılan tabut, ceviz bir tabutun içine yerleştirildi ve bir buçuk ay boyunca villanın giriş katındaki salonda kaldı. İtalyanlar, borçların tamamının ödenmesine kadar cenazesinin defnine izin vermiyorlardı.

Borçların temizlenmesi tam bir ay sürdü. 16 Mayıs 1926 günü vefat eden Vahideddin’in tabutu, bakkal, manav ve diğer esnafa olan borçların ödenmesinden sonra 15 Haziran 1926’da Şam’a nakil için hazırlandı. Cenaze tam bir ay sonra tren istasyonuna götürüldü. Trieste’ye taşınacak, oradan da Beyrut’a giden bir gemiye konacaktı. Ama hiç de bir hükümdara yakışmayacak şekilde…

Cenaze, istasyona dikkat çekmemesi için at arabasıyla arka sokaklardan geçirilerek getirildi. At arabasını birkaç otomobil takip ediyordu. İstasyona varıldı, derken tren de istasyona girdi. Vahideddin Han’ın damadı Ömer Faruk Efendi’yle beraber halifenin maiyetinden Sakallı Reşid Bey bindiler. Cenaze önce trenle Trieste’ye gidecek sonra oradan Beyrut’a gidecek olan bir vapura aktarılacaktı. Sultan Vahideddin’in cenazesinin nakline şahit olan bir İtalyan, istasyonda gördüklerini daha sonra şöyle anlatacaktı;

“…O gün tesadüfen bulunduğum cenaze hiç de krallara layık değildi. İstasyonun karşısındaki küçük bir arabada ucuz bir beze sarılmış bir tabut vardı ve başında bir zenciyle üç hamal bekliyordu. Arabanın yan taraflarındaki yeşil haçların silinmesine çalışılmıştı ama hâlâ görünüyorlardı. Tren gelince tabutu bir zencinin de yardımıyla vagona bir bavul gibi yerleştirdiler. Cenazenin Vahideddin’e ait olduğunu sonradan hayretler içinde öğrendim…”

Seneler sonra, Vahideddin’i Beyrut’ta karşılayanlardan biri olan Mehmet Orhan Osmanoğlu, Murat Bardakçı’yla yaptığı bir konuşmasında hadiseyi şöyle anlatacaktır;

“…Beyrut’a gittik. Vapur geldi. Zavallı cenaze yukarıda gemide ama koku taaa aşağıya kadar geliyordu. Ambome etmemişler, hiçbir şey yapmamışlar, geliyor…”

Hanedanın Beyrut’ta bulunan üyeleri ile pek çok kişinin eşliğinde cenaze karşılandı. Ve sonra Şam’a nakledildi.  O gün limanda gemiyi bekleyen herkesin aynı anda yaptıkları ortak bir hareket vardı; burun tıkamak. Koku çok fazlaydı. Beyrut’tan Şam’a nakledilen cenazeyi Şam İstasyonu’nda Suriye Cumhurbaşkanı ve Osmanlı Hanedanı’nın eski damatlarından Ahmet Nami Bey, askerî bir törenle karşıladı. Hükümet erkânı da istasyondaydı. Peronun iki yanına Suriye askeri ile jandarması dizilmişti. Tabut bir arabaya yerleştirilerek Hükümet erkânı, asker, jandarma ve halk eşliğinde şehir merkezindeki Sultan Selim Camii’ne getirildi. Suriye’deki tekkelerin bütün mensupları cenazedeydiler. Sikkeli Mevlevi dervişleriyle Kadiri ve Rufai dergâhlarının mensupları kortejle beraber, ilahiler okuyarak ilerliyorlardı.

Sultan Vahideddin Han, sağlığında çocuklarına Selahattin-i Eyyubi Camii’nin bahçesine gömülmeyi vasiyet etmişti ama o camiinin bahçesinde boş yer bulunamadığı için aile üyelerinin de müsaadesi alınarak 3 Temmuz 1926 tarihinde, Sultan Selim Camii’nin bahçesine gömüldü.

Evet, hangi hain böyle bir son ile gömüldü Hain olsaydı eğer, çalıp çırptığı malları ile zaten çok zengin biri olacağı için bu tür sefaletlerin hiçbirisini yaşamazdı, etrafındakilere de yaşatmazdı. 1926 senesinin 16 Mayıs günü vefat eden Sultan Vahideddin Han’ın cenazesi, üzerine haciz konduğu için tam bir ay evinden çıkartılamıyor. Daha sonra borçların ödenmesinden sonra tabutun üzerindeki haczin kaldırılmasından sonra 15 Haziran’da trene konuyor, çok meşakkatli ve bol aktarmalı bir yolculuktan sonra 3 Temmuz’da gömülüyor…

16 Mayıs’ta ölmesine rağmen tam 47 gün sonra 3 Temmuz 1926’da gömülebilen Vahideddin Han’ın cesedinin artık kokmasından dolayı etrafındakilerin rahatsız olduğu yüzlerinden belli oluyordu.

Son olarak, Sultan’ın “ölüm” anında yanında bulunan ve kendisinden kusmak için leğen istediği son eşi Nevzat Hanım’ın hatıralarında bu ölüm hadisesi nasıl işlenmiş ve dünyada hiçbir insanın hak etmediği bir son, bu hanımın yüreğinde ne gibi yaralar açmış, tabuta hücum eden fareler hakkında ne demiş bir görelim;

“…Penceremden bakıyorum: Mavi deniz, palmiyeler, bahçeler, birbirinden güzel köşkler, ufukta kotralar… Sanremo’nun bu manzarası cenneti andırıyor. Fakat ben kendim cennette değilim. Bu manzarayı cehennemin bir köşesinden görüyorum. Kendime mahsus bir cehennem. Bulunduğum katın bir odasında bir tabut var. Günlerden beri burada duruyor. Bu tabutta Osmanlı Hanedanı’nın son hükümdarı Sultan Altıncı Mehmet Han yatıyor.

Mehmet Vahideddin benim kocam… Talihin hayat yoldaşı diye karşıma çıkardığı insan. Ölümüne acıyor muyum Bilmem… Ortada birdenbire kırılmış itiyatların boşluğu var. Bu boşluğu etrafımda duyuyorum… Fakat bu ölüye karşı bendeki asıl kuvvetli his, acımaktan ziyade gıpta etmek.

…Ne mutlu ona, diyorum, ölüm gibi bir nimete kavuştu. Bazen içimden geliyor:

…Talihe yardım etsem, bu nimeti kendi elimle arasam. Ben dindar bir kadınım. Bütün benliğim böyle bir duyguya karşı isyan ediyor. Bu vücut bana emanet bir şey… El kaldırmaya ne hakkım var…

…Otopsi ameliyatı yapıldı. Vahideddin Han’ın zehirlenmediği ortaya çıktı. Tüylerim ürpererek düşünüyorum, iki saat sonra gece olacak. Her tarafı karanlık basacak. Faturalar ödenmediği için elektrik, su ve hava gazı yok hepsi kesik. Bütün bir gece karanlık geçecek.  Günden güne etrafa bir kat daha yayılan ölüm kokusunu daha korkunç bir suretle duyacağım.

Bu musibet yerine baskın yapmış gibi, gece her tarafta koca fareler dolaşıyor. Etrafımdaki hava adeta şekil şekil hayaletlerle dolu.  Uyku ile uyanıklık arasında saatler geçiriyorum. Hayâl ile hakikati birbirinden ayırmak için yatağımdan fırlıyorum. ‘…Ben var mıyım, yaşıyor muyum ’ diye her tarafımı yokluyorum. Bu yaşadığım hayatın hepsi benim mi Bu bir gün sinemada gördüğüm acı bir hikâye olmasın   Anlıyor muyum Bu korkunç hayatı başından sonuna kadar geçiren acaba ben miyim Belki de korkunç bir rüyadır. Belki bir gün uyanacağım. …Oh çok şükür, hepsi rüya imiş, diyeceğim…”3 Bir hain, memleketi satacak kadar gözü dönmüş bir hain, elinin altında koca bir imparatorluk hazinesi bulunan bir hain böyle mi ölür

Muhabbetle…

KAYNAKLAR:

1) Tarık Mümtaz Göztepe, a.g.e., Sf ; 198-200

2) Tarık Mümtaz Göztepe, Sf; 195-198

3) Nevzat Vahideddin, Yıldız’dan Sanremo’ya, Sf; 9,  Arma Yay. 1., İstanbul, 1999.

AHMET ANAPALI