Kültür-Sanat

2010, kendimizle yüzleşmemiz olsun

2010, kendimizle yüzleşmemiz olsun

Abone Ol

Umut Bulut‘un Sanatalemi.net‘te Kültür Sanat editörümüz Bünyamin Yılmaz‘la gerçekleştirdiği söyleşi (2)

"Bugün İstanbul‘un hangi köşesinden girerseniz girin, sizi tarih karşılayacaktır. Elinizi attığınız her harita bugünün değil geçmişin izlerine götürecektir sizi. Belki 2010 projesi Avrupa‘ya bir selam niteliğinde ama öncelikle bizim kendimizle yüzleşmemizin de anahtarı olabilir. Geleneksel değerleriyle bugünü anlamlandırabilen bir çabayı yaşanır kılabilirsek eğer, neden başarılı olmayalım."

Haliyle kem aletle kemalat olmuyor. Bu işlerin biraz da imkan meselesi olduğunu kabul etmek gerekiyor. Kısıtlı imkanlarla çok güzel işlere de imza atılabileceğini de gösteriyorsunuz. Demek ki yaptığımız işi aşkla yaparsak başka bahanelerin arkasına sığınmamızın bir anlamı kalmıyor. Gençlere örnek olması bakımından siz bu çalışma azminizi nereden aldığınızı bize anlatır mısınız?

İşini aşkla yapmak! Evet, üzerinde durmamız gereken bir konu bu. İsterseniz biraz gerilere gidelim. Kitap okumayı sevdiğim oranda uzak durmak zorunda kaldım bir dönem. Bu yüzden yarım bıraktığım çok şey olmuştur. Evimiz iyi bir kütüphaneye sahipti. Şu an Ankara İlahiyat‘ta öğretim görevlisi olan Zekeriya amcamın, Ezher döneminde getirdiği Arapça kitapları -okuyamasam da dokunmak bile güzeldi-, elimden düşüremediğim Mısır‘dan gelen Radyo ile Arapça kitapları, Hasan El Benna, Seyyid Kutup kitaplarının yanında dururdu. Ahmet Günbay Yıldız‘dan Cavid Ersen‘den, Mustafa Kutlu‘dan ve evet İsmet Özel‘den, Sezai Karakoç‘tan, Necip Mahfuz‘tan, Tevfik El Hakim‘den, Mevlana‘dan, İsmail Fatih Ceylan‘dan, Mehmet Akif İnan‘dan, Selahattin Eş Çakırgil‘den, Ali Bulaç‘tan, Ali Haydar Haksal‘dan pek çok isme kadar, uzağımızda değildiler.

Sürekli sohbet ederdik onlarla. Çoğu zaman yalnız başıma olurdum. İsmet Özel‘le Taşları Yemek Yasak üzerine konuşurken mesela, babam gurbetteydi, amcalarım ise görev yerlerinde. Diğer amcam Sakarya‘da öğretmenliğe başlamadan önce iyi bir külliyat bırakmıştı bana. Kur‘an eğitimi için gittiğim Yeniçağa‘da sığınağım revir olurdu. Hakses dergilerini ve tek bir kitap Alman Gelin‘i (Sadık Tekin, yazarını Yusuf abi kendisi söylesin, yoksa açıklarım!) barındıran revir benim kaçamak mekanımdı. Gerede‘yi sevişimin nedeni ise kurstan önce gizlice aldığım Can Kardeş dergilerinin orada bulunduğunu haber almamdı.

Ümit Nesline Selam henüz ilk sayılarıyla bana el ederken, yatağım sırtımda, memleket yollarındaydım! İmam Hatip döneminde derslerle aramın iyi olduğunu söylememi beklemeyin lütfen. Sınıftan çok kütüphanede Mehmet ağabeyin gözlerindeki sevgiye eşlik eden kitapları okuyor, Edip Cansever‘le "Gül Dönüyor Avucumda" diyordum. Cahit abi ‘İns‘le hikayeme katılırken, benim yaz dönemim gurbetlerde geçmeye başlamıştı. Taş duvar ustası babamla gurbetin hüznünü, sessizliğini, özleyişleri, Millî Gazete‘nin dağ başına kadar gelişini sevdim. Tavan arasında hatmettiğim Yeni Devir, Sebil, Hareket ciltleri 80 harekatında ‘gizli‘ye alınanlar arasındaydı. MTTB döneminin dergilerini faaliyet bültenlerini, Akıncıların yürüyüş fotoğraflarını da unutmayalım. Alev Alatlı‘nın ‘Nuke Türkiye‘sini alabilmek için Düzce‘yi iki kez turlamıştım. Kitap pahalıydı ve benim birikmiş harçlıklarım ancak o kadardı! Türkiye Çocuk, Milliyet Çocuk, Kandil Çocuk, Tercüman Çocuk ve kalbimin bir yarısı Gül Çocuk benimle birlikte büyüdü. Hızır Bey ve Yadigar‘ın yanında dolaştım akınlarda. Mavera ile Afganistan‘da mücahidlerin yanın daydım. Erdem Bayazıt‘a ‘bizim iyilerimiz şehit oldu" diyen çocuğun dökemediği gözyaşıydım. Zaman çıktığında ilk göz ağrımız Millî‘den vazgeçmeyi konuşmuştuk babamla mesela. Kazanan her iki gazete olmuştu. Kalandar‘da evlerin kapısına astığımız poşetlere dergiler koyardık. Yörünge, Cuma.. Hakan Albayrak‘ın Nihat Genç‘le birlikte çıkardıkları "Çete" dergisinin fotokopilerine çok sonra ulaştık. Diriliş Servisi‘nin haberlerine ise ‘Tutanak‘ okuyarak ‘yetiştik‘ Şevki Saka‘nın İslam mecmuası ile dolu fakülte odasında zamanda yolculuk yaptık.

Büyürken Cahit Zarifoğlu ellerimi tuttu. Motorlu Kuş‘a karşı bütün kırlangıçları uyarmaya çıktık. Onunla yapılmış söyleşileri okuduk. Mustafa Ruhi Şirin vefatından önce sevdirmişti bize onu. Millî ve Zaman‘da Ahmet Sağlam ve Vedat Can olarak takip etmiştik, önemsediğimiz yazıları tavan arasında gazeteden kesip saklamıştık. Kimi yazılar ise düzenli tutmayı başaramadığım defterimin arasında kalmış. Bant tiyatroları başladığında Mute Destanı‘nı gözyaşlarıyla dinleyenler arasındaydık. Ömer Karaoğlu, henüz kendi albümünü yapmamış, Grup Selika, İlk Cemre dönemlerinde ses vermişti. Fetih günü kutlamalarına Rüzgar albümünü dinleyerek gitmiştik.

Barbaros Ceylan‘ı sahnede dinlemiş, bağlamasına tel olmuştuk. İçimizdeki heyecan sloganlara bizi hapsetmemiş, okuyarak, anlamaya çalışarak yolumuzu arar olmuştuk. MGV bizim yuvamız gibiydi. Kitaplığında birbirinden farklı fikirlerin dergileri vardı. İsmet Özel‘i de dinlemiştik, aynı mekanda Bülent Arınç‘ı da, Sadık Albayrak‘ı da. Radyo programı yapmaya başladığımda ister istemez kültür programları yapar olmuştum.

Seyfullah ve Turgut‘un programına gelen dinleyici mektupları ve dumanı tüten yemekler unutulmaz elbet. Benimse işim Şahin hocayla kafasını gömdüğü yerlerde suskun kalmaya çalışan hocalarımızaydı. Onlar gençliğe öncü olmalıydılar. Hâlâ bekliyoruz. Godot gelmedi, sanırım onlarda Çokoprens almaya gitti.

Hasan Nail Canat‘ı sahnelerde izlemiş, Ankara‘da bir öğrenci yurdunda, çok sonraları bırakacağı cigarasının dumanları arasında hayaller büyütmüştük. Yeni Şafak entelektüel birikimi ortaya çıkardığında Ankara‘da Muradiye üniversiteye hazırlık kursundaydım. Memlekettekileri üniversite bahanesiyle kandırmış, rahmetli Mehmet Akif İnan‘ın sendikadaki odasını mesken tutmuştuk. Birlikte içtiğimiz çaylar okumaya çalıştığım bir dönemin düşülmemiş kayıtlarına eşlik ediyordu aynı zamanda.

Söz Üstad Necip Fazıl‘dan başlar Pakdil‘e ulaşır, mutlaka Cahit‘e gelirdi. Ne vardı Cahit ağabeyde bilmem. Her 7 Haziran‘da beni Küplüce‘ye çeken nedir, cevabını bilemediğim bir sorudur. Aramaya da çıkmadım hiç. Hasan Nail Canat‘la büyük bir mefkürenin sanat kısmının inşasına tuğla taşıyorduk. İstanbul‘a geldiğimde üniversiteye gider gibi onun Altunizade‘deki kurslarına gittim. Sonrasını biliyorsunuz.

Bunca şeyden sonra işimi sevmemin sebebini ben hâlâ bulamadım. Çalışma azmimi nereden aldım, hiçbir fikrim yok. Sizce de öyle değil mi?

Kültür sanat sayfasının ‘sır‘rı

Kültür sanat gazeteciliği bir anlamda geniş düşünmeyi de gerektiriyor. Meslek icabı çok çeşitli insanlarla da yüzyüze geliyorsunuz. Sizin hiç ilgi çekici anılarınız var mı bize anlatabileceğiniz?

Şimdi geriye dönüp bakıyorum da 12 yıl geçmiş. Bunca zaman içinde hüzünler kadar komik şeyler de yaşamışım. Hele bir yayıncıyla ilk aylarda ‘renk‘li atışmamız vardı ki, bugün bile tebessüm ederim. Bir bütün olarak olayları değerlendirip ‘önyargı‘ kuranların dışında iyi takipçi bir nesil geldi. Sizin nerede yazdığınıza değil de ne yazdığınıza bakan dikkatli bir gençlik. Millî Gazete‘yi tercih edişimin nedeni köklü bir gazete olmasıydı.

Yazdığımız gazeteden geçenler bugün ülkeyi yönetiyor, kültürel atmosferde soluk almamızı sağlıyorlar. Elazığ‘dan Sivas‘a giderken yanımda oturan emekli öğretim üyesi birden unuttuğu eski günlere döndü mesela. Yüzünde uzun yıllar öncesinin hatıraları bir heyecan dalgası oluşturdu. Yanında oturan bana, kendi gençliğine bakar gibi baktı. Beni az çok kültür etkinliklerinde görenler ‘gölge‘ gibi olduğumu bilirler. Gerçi son yıllarda ister istemez ön plana çıktığım oldu. Ama önceliğim haberle okuru buluşturmak. Beyaz Haberler‘i severim o yüzden. ‘Bize kimse sahip çıkmıyor‘ diyenlerin yanında olmaya çalıştım. Dışlanan, horlananları sevdim.

Kendimi, Şırnak-Hakkari hattında günde bir kez geçen minibüse yer olmadığı için binemeyen bir sonraki günkü minibüsü bekleyecek olan kızın yüzündeki hüzün gibi hissederim. Son anına kadar sahnelerde mesajını vermeye çalışan o ak yüzlü Hasan dedenin heyecanında saklanırım aynı zamanda. Gözlerim Zehra‘nın Gözleri‘dir, Gazze‘yle birlikte yıkılırım. Endülüs‘le kendi medeniyet arayışına çıkan bir gezgin gibi olurum. Aliya‘nın harabe haline getirilen memleketinde hiç gidemediğim halde Başçarşı‘da Abdullah Sidran‘ın yüreğindeki acı olurum. Malcolm X‘in öldürüldüğü gün onu dinleyenler arasında, Muhammed Ali‘nin gözyaşları olurum.

Okuduğum kitapların satırları arasında büyük idealler seslendiren mefkürenin reelle ayrıştığı yerlerde Hilmi Oflaz‘ı bulur, uzattığı erikleri yerim bir külliyede. İşte bu kez oluyor dediğim bir filmin ilk sahnesinde sanki o berbat filmi ben çekmişim gibi kendimle tutuştuğum kavga olurum. Fuat Başar‘ın ebru teknesinde lale, hat dersinde nokta gibi hissederim kendimi. Ali Toy‘la geleneğe yeni bir renk getirip, Ali Alparslan‘ın izinden yürürüm. Üsküdar‘da bir Attar dükkanına gidemesem de artık gözlerini kaybetmeyle karşı karşıya olan Ahmet Yüksel Özemre ile ölmeden önce medeniyetimizin inceliklerini konuşurum. Kayseri‘de de Diyarbakır‘da da, Şırnak‘ta da İstanbul‘da dolaştığım gibi dolaşırım. Filistin‘i özler, kendimi Feyruz‘u dinlerken bulurum.

Beyrut yakmıştır yüreğimi. Mazlumlara atılan bombalar ilk beni öldürür. Hanzala kadar cesur olamadığım için yüzüm görünür benim. Mustafa Akkad‘a atılan bomba Çağrı‘mı, Ömer Muhtar‘ımı öksüz bırakmıştır. Her izlediğim filmde ondan bir şeyler ararım. Hamza gibi bakar bana Akkad. Konya‘ya rahmetli Canat‘la her gidişimde çevresinde tur atardım Mevlana türbesinin. Sanki orada donmuştur zaman ve ben hep o civarda yürür dururum. Cağaloğlu‘ndan geçerken bizim için çaba gösteren yayıncıların emeğini selamlarım. Onların türlü sıkıntılara rağmen umutla direnişlerini seyreder, teselli bulurum. Ney kursuna giden gençlerin seslerine Eyüp Hamiş karışır, Ender Doğan ses verir, klavyede Hakan Aykut vardır. Latif Bolat şu an sizlerle konuşurken fonda bize eşlik eder, ‘karardıkça kara bahtım, altın beşik yurdum kaldı‘ der Amerika ve Hindistan arası yolculuklarından getirdiği ‘Anadolu Nefesi‘ne kavuşturur bizi.

Sayfayı hazırlarken önyargılarımı dışarıda bırakıyorum. Sevmediğim, kişisel olarak kırıldığım insanların haberlerini bile görmezden gelmiyorum. Okurun haber alma özgürlüğünün önüne geçmek istemiyorum. Kendi yorumlarımda ağır kaçan ifadeler olmuştur elbet. Ama haberlerde polemikçi yanımı ortaya çıkarmadım. Farklı kesimleri gören bir sayfaya inandım. Sol ya da sağ, önemli haberleri görmezden gelmedim. Siyasetin göz bağlayıcılığına tevessül etmedim. Siyasetin edebiyattan, sanatta alabileceği şeyler olduğuna inandım.

Şu an masamın etrafında bir karmaşa var. Kitaplar, dergiler, albümler... Ama zihnimi berraklaştıran bir karışıklıktır bu. Millî Gazete‘deyim, görevimi elbet bir gün devredeceğim. Tıpkı benden önceki arkadaşların yaptığı gibi. Bedir Acar ayrılırken ‘ayrılık yaman kelime‘ demişti.  Ben gazeteye geldiğimde çok canlı bir kültür sanat sayfası bulmuştum, umarım benden sonra gelecekler de aynı şeyi söylerler.

Bana kızmalarını isterim ama. Eksik yaptığım şeyler için teessüflerini bildirsinler. Yetersiz olduğumu söylesinler. Hadi bir önceki soruda bilmezden geldiğim şeyi söyleyeyim. Yunus Emre ve Molla Kasım hikayesini bilirsiniz. Beni bunca diri tutan, yapabildiklerim değil, yapmak istediğim, ancak yapamadıklarımdır. Sözü şöyle bağlayayım. Sayfaya başladığımda pek çok gazeteci arkadaşımla takip ederdim etkinlikleri. Şimdilerde tespih dağıldı, herkes bir yerlere gitti. Ben de kendimi neredeyse bir duayen gibi, bir Mehmet Nuri gibi hissetmeye başladım. Yetişin gençler!