Batının ruhi buhranının neticesi: Feminizm

MAKALEYİ DİNLE

Latince “femina” kelimesinden türeyen Feminizm, kadının sadece cinsellik ve annelik özellikleriyle değil, toplum içindeki rol ve haklarıyla da öne çıkması gerektiği fikriyle baskıcı batı toplumunda ortaya çıkmıştır; tıpkı batıda vücud bulan diğer akımlar gibi.

Yüzyıllarca kilise baskısı altında yaşayan batı toplumunun kilisenin tahakkümüne karşı başlattığı Aydınlanma hareketlerinin tamamı aslında baskıya karşı bir tepki sonucu vücud bulmuştur. Bu ortaya çıkışta sebep-sonuç ilişkileri iyi anlaşılmazsa kavram olarak “izm”lere, bugün bulunduğumuz noktadan şaşı bakarız. Feminizm üzerinden “kadın hakları” savunuculuğu yapanların gözden kaçırmamaları gereken temel nokta bu olmalıdır. Çünkü bir yerde tahakküm varsa orada alternatif fikirlerin ortaya çıkması için uygun ortam var demektir. Batı toplumu günümüzde “feminizm”i en güzel ambalajlarla tüm dünyaya pazarlarlamaktadır ancak unutulmaması gereken nokta, Feminizmin oluşmasını sağlayan ortam yine batının insana “şerefli bir varlık” gözüyle bakmayıp, insanları sınıflara ayırdığı Ortaçağ anlayışının bizzat kendisidir.

Aydınlanma Çağı düşünürleri Lad Marry Montagu ve Marguis de Condorcet ile başlayıp, Charles Fouier’le devam eden Feminizm, 1785’te İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft’ın “A Vindication of the Rights of Woman” kitabı ile birinci dalga, 1906’da Simon De Beuvoir ikinci dalga, 1990’da Judith Butler’in “Cinsiyet Belası” kitabıyla da üçüncü dalga ile farklı bir boyut kazanmış ve farklı zamanlardaki bu dalgalar “siyasal haklar, oy hakkı, erkek egemen düzeni alaşağı etmek, kürtaj, eşit ödeme yasası, ayrımcılık karşıtı yasalar, eğitim ve sosyal hayata dair konular”la beslenmiştir.

1960 sonlarında ortaya çıkan LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, transgender) hareketi de feminizmden beslenmiştir ve 1990’larda üçüncü dalga feminizm doğmasına katkı sağlamıştır. Bize göre, “Queer kuramı” insanın yaratılış özelliklerini reddeden, kadın haklarını savunma bahanesiyle yaratılış özelliklerini dejenere eden, aile yapısını ortadan kaldıran temel bir sorundur. Bir kuramın ortaya atılması, o kuramın kabul edilmesini zorunlu kılmaz. İnsanın fıtratına yapılan her müdahale yine insana zarar verecektir. Yüce İslâm dinine göre insanın şerefinin korunması için “hayat, din, akıl, mal ve neslin” korunması gerekir. “Neslin” korunması için de fıtrata müdahale etmemek ve insanı olduğu gibi kabul etmek gerekir.

Batı da, 1980’li yıllarda ortaya çıkan “Yeni Sağ” düşüncesi de Feminizme karşı muhafazakâr bir karşı çıkıştır. Bu eleştirinin, Feminizme, ortaya çıktığı batı toplumunda ortaya çıkması önemlidir. Zira Feminizmin ortaya çıkma şartlarının oluşmasına, Feminizmin ortaya çıkmasına ve kabuk değiştirmesine hiçbir dahli olmayan bir coğrafyadan yaptığımız eleştiriyle hemen yanı başında aynı değer yargılarını taşıyan bir iklimde bu eleştirinin yapılıyor olması aynı değildir.

Feminizm, ortaya çıktığı Batıda “Liberal, Eleştirel, İnşacı, Post-yapısalcı, Post-kolonyalist” gibi farklı yaklaşımlara ayrılmışken, İslam dünyasında “İslamcı Feminizm” adıyla kompleksli ve zorlama bir yaklaşım tarzı mevcuttur. İslamcı Feminizm, batıdan ithaldir ve Tarihselci yazar Fazlurrahman’ın “Kur’an ayetleri tarihseldir” görüşünün arkasına saklanarak aslında zorlama bir teorinin peşinden koşmaktadır.

Batıda 16’ıncı yüzyılda Katolik geleneğe karşı başlatılan ve sadece teolojik değil siyasi yönü de olan Sola Scriptura yani “yalnızca kutsal kitap (İncil)” söylemi ile 19’uncu yüzyılda İslam dünyasında İngiliz sömürgesi Hindistan’da 1858 yılında ortaya çıkan “Kur’aniyyun/Kur’an İslam’ı” nasıl birbirinden etkilenmişse, Batıda ortaya çıkan Feminizm hareketiyle bunu, İslamcı Feminizm ismiyle devam ettirmeye çalışılması da böyledir. İki akım da tamamen aşağılık kompleksinin ve batı hayranlığının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Batıda ortaya çıkan akımları farklı formatlarla İslam dünyasına taşımaya çalışanların “batı hayranı, batı taklitçisi ve mağlubiyet psikolojisine esir olmuş” kişiler olarak nitelemekle haksızlık etmiş olmayız.

Batıda kilisenin tahakkümüne karşı başlatılan hareketleri, aslâ baskıcı olmayan İslam dinine uyarlamaya çalışmanın, iyi niyetli bir hareket olmadığı bilakis batıya karşı mağlubiyet psikolojisine mübtela olmuşların ruhi bunalımlarının dışa vurumu olduğu izahtan varestedir. İslam’ın “Cennet annelerin ayakları altındadır” prensibini görmezden gelerek batıya doğru pupa yelken ilerleyen bu kompleksi tiplere acımaktan başka ne yapılabilir ki!..

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Siyami Akyel - Mesaj Gönder


Anket İİT'nin Filistin'in başkentini Doğu Kudüs olarak kabul etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

YÜKLENİYOR