Azıcık septiklikten kimseye zarar gelmez

MAKALEYİ DİNLE

İş yerinde bir arkadaşla çalışma yapıyoruz. İnternette bir konuda yapılan afiş çalışmalarını inceliyoruz. Hazırlayacağımız bir afiş için ön bir hazırlık olsun diye… Beş dakika yapılan afişleri inceledikten sonra dikkatimizi çeken bir şey bulamayınca arkadaşım:
- “Ya biz Türkler de hiç yaratıcı değiliz! Yeni şeyler üretemiyoruz.” dedi.

Önce bu söylem bana çok kabul edilebilir bir gerçeği ifade ediyor gibi geldi. Bir an durdum ve septik (!) bir tutumla “acaba” dedim kendi kendime acaba yanılıyor olamaz mıyız? Sonra aklıma millet olarak kendi kendimize etiketlediğimiz bazı klişe cümleler geldi:
“Biz Türkler her işimizi son dakikaya bırakırız…”
“Türk’ün aklı sonradan gelir.”
“Ne olacak burası Türkiye…”
“Bizim toplumumuz böyle işte!”
Birden bire zihnimde bu türden onlarca “biz Türkler” hakkında kötü şöhret içeren cümle elle kol kola halay çekmeye başladı. Bu cümleler etrafımızda öyle uzun zaman kullanılmış ki bizlerce artık sorgulamadan kabul edilir hâle gelmiş.

İşte şimdi bu genellemelerden birini sorgulamadan kabul edecektim ki:
- Hayır, dedim. Türkler tam aksine çok yenilikçi bir millettir. Kültürel ve sosyal kodlarımızı oluşturan tarihteki varlığımızı incelediğimizde görürüz ki Türkler yenilikçi bir millet olmak zorunda kalmıştır. Örneğin yerleşik hayatı çok geç kabul eden Türkler hep bir yerden başka bir yere göçmüş, göçerken de yeni durumlara karşı yeni çözümler üretmek durumunda kalmıştır. Gittiği her yerde küçük değişiklikler üreterek hayatını idame ettirmeyi başarmak şüphesiz onu, yenilikçiliğinin sınırlarını zorlamaya itmiştir. Türk nasıl keçe çadırını kurup kaldırırken bir sürü ekleme çıkartma yapmak yeniden yorumlamak zorunda kalmışsa, bu yemeğine, giyimine, sosyal hayatına diline de yansımıştır. Örneğin; Türk Dili, söz varlığını temel köklerin sonlarına eklerin gelmesiyle zenginleştirebilen bir dildir. Türkçe’de yeni sözün, söyleyişin sonu yoktur.

Türkler geçmişteki bu özelliğini bugün de muhafaza eden bir millettir. Bakın en kötü durumlarda, yaşadığımız afetlerden sonra bile kaliteli espriler üretebilen bir gençlik var karşımızda. Kaliteli ve zekice espri yapmak yenilikçilikten ayrı bir şey midir? Bence kesinlikle değil…

Şurada anlaşalım; Türkler canları isteyince son derece yenilikçi olabilir. Türkler yardımsever ve cesurdur. Dünyanın en merhametli aynı zamanda en cabbar ve gözü kara insanı olabilmek ancak biz Türklere has bir meziyettir. Bizler birbirimizle ne kadar didişirsek didişelim zorda kalana yardıma koşmada bir an tereddüt etmeyen fedakâr, müşfik ve gözü pek bir toplumuz.
Tam burada şahit olduğum bir olayı anlatayım:

“Evet-hayır” çekişmelerinin hemen sonraki gün Çengelköy NATO Yolu’nda aniden duyduğumuz bir gürültüyle irkildik. Sesin geldiği yöne doğru baktığımızda tamamen ters dönmüş arabayı gördük. Ben üç metre öteden arabanın yanına gelene kadar yani beş altı saniye içinde on, on beş kişi arabanın başında toplanmıştı bile.

Bir iki saniye hepimizin aklından aynı soru geçti sanıyorum:
“Arabanın içinde kimse var mı?”

Bu esnada yakındaki taksi durağından gelenler arabanın kapılarını açmaya çalıştılar. Önce açılmadı. Bir iki kişi farklı kapıları aynı anda zorlayarak açmaya çalıştılar. İçeride birileri vardı fakat kapılar açılmıyordu bir türlü. Karşıdaki eczaneden koşarak gelen iki kadın içerideki çocuğu ve annesi olduğunu tahmin ettiğimiz kadını gördü. Bir başkası 112’yi aradı. Şükür ki adamlardan biri kapıyı açmayı başardı.
Sakallı bir amca koşarak dükkânından iki sandalye getirdi. Arabadan önce çocuk sonra kadın çıkarıldı. Bir teyze çantasından su çıkarıp kadına ve çocuğa içirdi. Eczacı kız, çocuğun başını kollarını ve bacaklarını kontrol etti. Bir yerinin acıyıp acımadığını sordu. Çocuk sadece hayır anlamında başını salladı konuşmuyordu. Etraftaki gençler ileride sıkışan trafiği yönlendirdi. Bir abla:
“Çok şükür bir şeyiniz yok. Cana geleceğe mala gelsin.” dedi.

Kazayı atlatan kadın başörtüsünü düzeltirken:
“Çok şükür...” dedi.

Etrafıma baktım; elli kişi filan olmuştuk. Sarı saçlı eczacı kız, minik çocuğa sarılıyordu. Sakallı amca kazayı atlatan kadına ayaklarını uzatsın diye bir de tabure getirme telaşındaydı. Gençler çevreye çekidüzen verirken bir başkası ambulansa yolu tarif ediyordu. İnsanlar beş dakika içinde nasıl da aynı anda “bir” olmuştu. Herkes yaşanan bu kötü olayın muhtemel zararlarına karşı aynı anda, aynı duygularla gayret göstermişti. Onlarca insan birkaç saniye içinde öylesine kusursuz bir şekilde organize olmuştu ki sanki gizli bir sesin emir komutasında herkes konumlanmış gibiydi. Tek-bir ses… Tek-bir ruh oluvermiştik.
Bereket; küçük çocuk ve annesi burunları bile kanamadan kazayı atlatmıştı.
***

Bence hepimiz bilhassa yapılan genellemeler hususunda bir miktar da olsa septik (kuşkucu) davranmalı, bize sunulan her neyse hakikatle örtüşüyor mu diye düşünmeliyiz.
Bu arada septisizm Fransızca “septique” kelimesinden türemiş. Kelime; çürümüş, kokuşmuş, mikrop manasına geliyormuş. Nasıl tamamen mikropsuz bir ortamda yaşamanın insan sağlığına sanılanın aksine zararlı olduğu keşfedildiyse bir parça kuşkucu davranmanın da insana zarardan çok faydası olacağını düşünüyorum. Fakat septikliği abartıp foseptiğe dönüşmenin de manası yok.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Özgür Aras Tüfek - Mesaj Gönder


kutuyu işaretleyip tamama basın

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket İİT'nin Filistin'in başkentini Doğu Kudüs olarak kabul etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

YÜKLENİYOR