Eski Türk Edebiyatı sahasında kültürümüze büyük hizmetleri ve emekleri geçmiş Mustafa İsen‘in "Varayım Gidelim Urumeli‘ne" adlı kitabı Kapı yayınları tarafından geçen yıl neşredilmişti. Bu çalışma ilk yayınlandığı günlerde yeterince değerlendirildi ancak, konunun hep bir tarafı eksik kaldı. Bizdeki yaygın yanlışlardan birisi devamlılık fikrindeki ısrarsızlıktır.
Bugün en çok müracaat ettiğimiz kelimelerin başında reform, devrim gelmektedir. Hangi sahada faaliyet gösteriyor olursanız olunuz, devrimin sihirli dünyasına girdiğiniz anda, bu sihir bütün hayatınızı etkiler. Devrim, sadece ideolojilere mahsus değildir, din ve dünya hayatında a‘dan z‘ye her şeye ve her alanda devrim yapabilirsiniz, -örneğin zayıflama tekniklerinde- bu da sizi yeterince devrimci kılar.
Devrim, düne ait bütün değerlerin birden yıkılmasıdır.
Bu fikir, esasen çok cazip ve parlaktır. Bunu başaranlara devrimci unvanını kazandırır ki, pek çok insan hayatta bundan daha büyük bir mükâfat zaten beklemez.
Konu bilhassa edebiyat, şiir sahasına intikal edince daha keskin bir hal alır.
Pek çok şair, yazar yazdıklarının bir çığır açmasını, edebiyattaki bütün kaide ve kuralları yıkmasını ister. Yani onlar bir anlamda devrimcidir veya öyle olmak ister.
Şiirin, edebiyatın kendileriyle başlaması, kendilerinden önceki hiçbir edebiyatçının dikkate alınmaması, bütün kusurların öncekilerde olduğunun, bütün yeniliklerin ve güzelliklerin kendilerinde olduğunun söylenmesi, dillendirilmesi en büyük emelleridir.
Ancak, Türk edebiyatının bütünlüğünü ve güzelliğini keşfetmiş isimlere bakarsanız onların da tek istekleri bu büyük edebiyat geleneğini içinde yer almak, bu büyük edebiyatın bir parçası olmaktır.
Yunus Emre ile, Fuzuli ile, Şeyh Galip ile, Yahya Kemal ile, Mehmet Âkif ile hangi edebiyatçı anılmak istemez ki?
Günümüzde de durum pek farklı değildir. Yazdıklarının edebiyatımızda bir karşılığının olmasını, edebiyat tarihimizde bir değerinin olmasını arzu edenler işte bu büyük akışın bir parçası olmayı arzu ediyorlar.
Türk edebiyatının bir kesintiye uğradığının, artık devam etmediğinin, çok eskilerde kaldığının ileri sürülmesinin yolu, bilhassa önceki şairlerimizi belirli dönemlere, anlayışlara, sınıflara ayırmaktır. Bunun her ne kadar tarihî gruplandırma içinde pratik bir faydası varsa da, devamlılık fikrine olumsuz bir etkisi vardır.
Bugün İstanbul‘da Türk şiiri yazılmaya, yaşamaya, can taşımaya devam etmektedir.
Dünün şiiriyle, dünün güzelliğiyle, dünün kıymet hükümleriyle bugün de barışık yaşayamıyorsak bunun kabahati dünde değil bugündedir. Elbette, şekil, form, dış görünüş, kelime imkânı büyük ölçüde değişmiş ancak, yaşanılan vatanın verdiği bütün edebî neş‘e veya keder ve kıymetler muhafaza edilmiştir.
Dün de sahici olan ne varsa, bugünde sahici olan ne varsa bunlar aynı kıymet hükümlerine tabidir.
Mustafa İsen‘in çalışması, Balkan coğrafyasında yeşeren edebiyatın büyük Türk edebiyatındaki yerini ve önemini ortaya koyuyor. Balkanlarda, yerellik, bölgeselsellik değil bu ortak kültür ve iman birliği içindeki şuaranın şuur ve hareket tarzındaki ahengi görüyoruz.
Elveda Rumeli dizisi sayesinde bir nebze gündeme gelen Balkanlar, şimdi çoktan unutuldu ya da Yunanistan‘la ilişkiler gibi ancak siyasî faaliyetler vesilesiyle gündeme gelebiliyor. Bugünkü siyasî sınırlarımız maalesef bizim kültür sınırlarımızı da daraltıyor.
Halbuki Türk şiirine en büyük katkıyı bugünkü siyasî sınırlarımız içinde yer almayan şairlerimiz sunmuştu.
Tezkirelerin verdikleri bilgilere göre Osmanlı şairlerinin üçte biri Balkanlarda doğdu, büyüdü. Elbette o günler Balkanlar baştan başa hem siyaseten hem de kültürel olarak bir Türk şehri idi.
Osmanlının siyaset ve kültür sahasında Bağdat‘tan Bosna‘ya nasıl birlik kurduğunu, nasıl millî ahengi sağladığını, şairlerin ortak duyuş ve düşünüşü nasıl temin ettiğini Mustafa İsen‘in şu cümlesi gayet açık olarak ifade etmektedir: "Din birliği üzerine kurulan büyük medeniyetler, içlerine aldıkları çeşitli milletlerin kültürlerini az çok müşterek bir hüviyete büründürürler." Buradaki az çok kavramı bilhassa Osmanlı şiir coğrafyası ve telakkisi için azlıktan değil çokluktan yana tavır ortaya koyar.
Rumeli şehirleri kültür şehirleridir. Rivayet ederler ki, Prizren‘de oğlan doğsa adından önce mahlasını koyarlar, Yenice‘de doğan oğlan baba diyecek vakit, Farisi söyler. Priştine‘de oğlan doğsa dividi belinde doğar.
Balkan şehirlerinin her birisi ilim ve sanat alanında temayüz etmiş, böylece devletin sadece siyasî gücüne ve varlığına yaslanarak değil aynı zamanda kültürel zenginlikle asırlarca varlığına ve varlığımıza değer katmıştır. Osmanlının kültürel hayatının gelişmesinde medreseler ve tekke birinci kaynak olmuştur.
Bütün olumlu özellikler bir araya gelince her şehirde her coğrafyada merkez İstanbul‘u besleyecek kültür etkinlikleri yaşanmıştır. Zaten, klasik şiir bir entelektüel şiirdir ve ancak şehir merkezlerinde kendisine yaşama imkânı bulabilir.
Bugün Anadolu‘nun her şehrine yayılan üniversitelerin - o gün medrese bugün üniversite-bulundukları şehirlerde niçin bir şuur, şiir ve kültür hayatı meydana getiremedikleri iyi düşünülmelidir.
Tabii aynı soru, tam yirmi dokuz üniversite ile bu alanda birinciliği elinde bulunduran İstanbul için de sorulmalıdır. Klasik Türk şiirinin değerini, kıymetini millet olmamızdaki önemini, Bağdat‘la Üsküp arasında kurduğu o harikulâde ahengi göremeyenler ne o günün şiirini ve dünyasını anlayabilir ne de bugünün şiirini ve dünyasını.
İsen‘in çeşitli zamanlarda yazdığı makalelerinin derlenmesiyle meydana gelen bu kitap, Balkan şehirlerini, şairlerini bugün yeniden hatırlatarak adeta hepimiz adına onlara vefa borcumuzu ödemiş, şiirin ve şuurun coğrafyamızda meydana getirdiği derin kültür bağlarını keşfetmemizi temin etmiştir.




