Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Altuğ ile Türkiye‘nin borçlarını, en az ve en çok borç alan Başbakanları konuştuk. Zevkle ve ibretle okuyacağınızı umarız.

Sayın Hocam, bugün sizinle ülkemizin borçlarını konuşacağız. Osmanlı‘dan günümüze, Duyun-u Umumi‘den IMF‘ye, Türkiye nasıl borçlandı?

Batılılar 1800‘lü yıllarda elektriği ve petrolü buldular. Hem aydınlatmada hem de sanayide enerji olarak kullanmaya başladılar. Biz 1897‘lerde İstanbul‘u aydınlatmak için Avrupa‘dan jeneratör satın aldık. Adamlar demiri makineye döndürdüler. Ve bu makineyi (demiri) altın fiyatından daha fazla bir fiyatla bize sattılar. Altın fiyatıyla demir fiyatı arasındaki fark; bizim onlara ödediğimiz "icad tazminatı" dır. Biz bu icat tazminatını ya da aptallık vergisini onlara ödemek için onlardan borç aldık Türkiye‘nin borçlanmasının nedeni teknik yönden geride kalmasıdır. Bu borçların üretim değil, tüketim ağırlıklı anıtsal yapılarda kullanıldıklarını görüyoruz. Yani borçlarla Türkiye‘de fabrikalar kurulmamış. Limanlar inşa edilmemiş. Barajlar yapmamışız.

İkinci Sultan Abdülhamit Han döneminde yapılan demir yolları, istasyonları yok sayamayız değil mi?

Alınan borç miktarı ile 2. Abdülhamit Han döneminde yapılan işler sönük kalır. Kaldı ki yine bu demiryolu projesi yabancılarla ortak olarak yapılmıştır. Mesela Osmanlı Bankası vardı. Ancak bu bankanın asıl sahipleri yabancılardı. Bizim borç almamızın ana sebebi: Teknolojik yönden geri olmamızdır. Türkiye‘nin nesi bol? Şairleri ve yazarları bol. Bestekarları bol. Mucitleri yok. 300 senede ne icat ettik?

Üretim tüketimden fazla olmalı

Niçin mucitler yetiştirmedik.

Çünkü mucit yetiştirmek bir düşünce biçimi.

Sonra moratoryum ilan ediliyor. Nedir moratoryum?

Bütün bunlar geçici şeyler. Borcu ödeyemiyorsun. Adam da diyor ki: "Kardeşim borcu takside bağlıyorum. Yeniden yapılanma işte Duyun-u Umumiye böyle kuruluyor. Geliyor, diyor ki: "Bütün vergileri ben tahsil edeceğim." Neyin karşılığında? "Aldığın borcun karşılığında."

6 bin 500 çalışan varmış. Bunların maaşını da Osmanlı ödüyormuş.

Önemli olan sayı değil, felsefe. Düşünce biçimi. Yani sizin düşünce biçiminiz üretmeye yönelik değil de tüketmeye yönelikse, üretiminiz tüketiminizden daha az ise aradaki farkı borçlanmayla kapatırsınız.

O sırada büyük savaşlara giriyoruz ama?

Bunların hepsi sonuç olarak teknolojik geriliğimize bağlı. Osmanlılar döneminde servetin üretilen değer değil, ganimet olarak algılandığını görüyoruz. Ganimet bitince borç başlıyor. O işin, özü bu. Abdülhamit Han‘ın az borçlanması, Galata Bankerlerini iyi idare etmesi bu gerçeği değiştirmiyor.

Ama bunlar da birer gerçek.

Beni ilgilendirmiyor. Kişileri konuşmayı cehalet olarak değerlendiriyorum. Olayları konuşmayı da yarı cehalet olarak algılıyorum. İşi konuşacağız, modeli konuşacağız.

Cumhuriyetle birlikte üretime mi geçtik?

Cumhuriyet; yeniden bir yapılanma dönemi. Bir savaş kazanılmış ve bu savaşın üzerine her şeyimiz yeniden kurulmak durumunda. Bir yandan savaş tazminatı ödüyoruz, bir yandan da genç insanlara iş bulmak durumundayız. Cumhuriyet Türkiyesi sermayenin azınlıkların elinde olduğunu gördü. O zaman devlet dedi ki: "Belli başlı bazı işleri devlet olarak ben yapacağım". Bu işler eğitimde, sağlıkta, güvenlikte, sanayide çok çeşitli önlemler almasını gerektiriyordu. Ve cumhuriyet döneminin temel felsefesi "Denk bütçe" idi. Yani gelirimizle giderlerimiz birbirine eşit olacak. Yani ülkemiz zarar etmeyecek, bütçemiz açık vermeyecekti. Bütçe açığı demek "zarar" demektir. Öyle bir zarar ki sonraki nesillere borç olarak intikal eder.

Türkiye‘yi Cumhuriyet döneminde en çok borçlandıran yönetici kimdir?

TC‘nin en çok borçlandıran devlet adamı; "Türkiye‘nin en büyük devlet adamı" olarak algılanan merhum Adnan Menderes‘tir. Cumhuriyetin kuruluşundan 14 Mayıs 1950 Demokrat Parti iktidarına kadar Türkiye‘nin bütçesi denktir. Erbakan Cumhuriyetin kurulduğu yıl doğmuştur. O da denk bütçeyi savunmuştur. Ama dediler ki: "Bir başbakan nasıl olur da denk bütçeyi savunur?" O zaman da denk bütçe vardı. Türkiye kalkınıyordu. Borç ödeniyor, demir yolları yapılıyordu. Barajlar yapılmaya başlıyor, devlet üretme çiftlikleri tarım kesimine öncülük ediyordu. Sümerbank, Etibank, Şeker fabrikaları gibi Türkiye‘nin en güzide kuruluşları yapılıyordu. Ülke kendi imkanlarıyla kalkınırken faizsiz bir ülke denk bütçesi olan bir ülke idi.

Borç yoksa faiz de yoktur

Faiz yok muydu?

Hayır, faiz yoktu. Çünkü borç yoksa faiz de yoktur. Menderes gelene kadar borç da faiz de yoktu.

Menderes döneminde de köylere su getiriliyor. Köy meydanlarına çeşmeler yapılıyor. Bunları da görmek gerekmez mi?

Tabi, tabi ama Menderes döneminde bütçe açık vermeye başlıyor. Gelirlerimiz giderlerimizi karşılamıyor. Rahmetli Menderes; bu yolları yaparken amacı; tarımsal üretimin köylerden şehirlere daha rahat taşınmasıydı.

İyi niyetli bir algılama değil mi?

Ama bunu yaparken başka bir hata daha yapıyor. Karayolları yaparken Menderes döneminde1 km demir yolu yapılmıyor. Türkiye‘nin 3 tarafı denizle kaplı. Liman yok. Deniz yolu taşımacılığına ağırlık vermiyoruz. Karayoluna önem veriyoruz. Kara yoluna ağırlık vermek demek; demir üretmediğimiz akıl tazminatı veya aptallık tazminatı şeklinde otomobil ithal ediyoruz. Paramız olmadığı için otomobil ithalatını borçlanarak yapıyoruz. Hem bizi fiyatta hallediyorlar hem de verdikleri borca dünyanın en yüksek faizlerini uygulayarak iki kere öpüyorlar.

Menderes‘in bütçesi açık verdi

Erbakan Hoca Gümüş Motoru, Menderes döneminde kuruyor.

Oraya da gelelim. Sizin söyledikleriniz hep ayrıntı.

Ama Gümüş Motor önemli bir ayrıntı. Çünkü Türkiye‘de imal edilen ilk motor değil mi?

Tabi önemli ama ben işin felsefesini anlatıyorum. Uygarlık neye eşittir? Düşünce biçimi, yaşam biçimi, geçim biçimine eşittir uygarlık. Ben şimdi size düşünce biçimini anlatıyorum ve yaşam biçimini, yani uygulamasını anlatıyorum. Türkiye‘nin her tarafı kara yollarıyla donatıldığı zaman her taraf otomobil doluyor. Otomobil demek borç demek. Otomobil demek benzin demek, akaryakıt demek. Biraz önce sizin söylediğiniz gibi petrol demek. Bunun anlamı dışa bağımlılık demek. Ne ile alacaksın? Borçla alacaksın. Borç demek, faiz demektir. Faiz; dışarıya ütülmek demek. Aldığımız petrolü üretimde değil, tüketimde kullanıyoruz. Yani heba ediyorsun. Diyorsun ki ben bugün yiyeyim, tüketeyim, borçlanayım. Gelecek nesiller ödesin. Sürekli istikbale poliçe çıkarıyorsun. İstikbalin karnı çok geniş: Her şeyi alır. Menderes tüketime önem verdi. Denk bütçe terk edildi. Bu model, özellikle sermaye birikimine sahip olanlara yaradı. Serbest Pazar ekonomisi modeli uygulanmıştır.

Menderes‘i de bu oluşturduğu güçler yok etmedi mi?

Bakın ben yok ettiler demiyorum. Ben işin felsefesini anlatıyorum. Güçler falan beni ilgilendirmiyor. Biz işi hemen birilerine havale ederiz. Bir günah keçisi buluruz. Amerika yönetimi 50 sene halkımızı "Komünistler gelecek, ananızı ağlatacak" diyerek yönettirmiştir. Yani kardeşim Allah sana akıl vermiş. Cenab-ı Allah Nisa Suresi‘nin 283. ayetinde buyuruyor ki: "İşi ehline verin" Bunun anlamı, "Sen bir işi bilmiyorsan, o işi üslenme" demektir. Yani İslam‘ın en temel ilkelerinden birisi de bu kalite ilkesidir. Ama siz ülke yönetimini çok çeşitli sebeplerle ehil olmayan ellere bırakırsanız, o da ehil olmayan ellere işi verir, ehil olmayan eller de Türkiye‘yi bu hale getirir. Türkiye‘nin demokrasisi de parokrasidir.

Parokrasi nedir?

Bu tabiri ben buldum. Parası olanların demokrasisi. Bu da parası olanlara hizmet eder. Çünkü apartman yönetimi toplantısına gitmeyen bir halkımız var. Oycu bir demokrasi var. Türkiye konuşuyor. Dünyanın en mükemmel anayasasını yapsanız, bunun altını doldurmadıkça bunların hepsi güzel yazılmış bir kitaptan öteye geçmez.

Türkiye‘ye deli gömleği giydirildi

Türkiye‘nin bugün 600 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor. Türkiye bu duruma nasıl geldi?

Türkiye IMF ile 12 Aralık 1999‘da "Güçlü Ekonomiye Geçiş" diye oturdu bir anlaşma imzaladı. Çerçeve sözleşmeye göre Türkiye; 24 Ocak 1980‘le 12 Aralık 1999 arasında uyguladığı "optimal kur düşük reel faiz" yani kısaca "yüksek kur, düşük faiz" politikasından döndü. Tamamen tersine. Yani "düşük kur, yüksek faiz" uygulamasına geçti. Bu; Türkiye‘ye giydirilmiş bir deli gömleğiydi. Kurlar düştükçe ithal malları yer-gök ülkeyi sardı. Niye ithal malları sardı? Adamların üretim güçleri ve teknolojileri yüksek. Üretimleri nüfuslarının kat kat üstünde. Bu üretim fazlasını ne yapsın bu adamlar. Atsın mı, satsın mı? Atma atamaz. Tabii ki satmak zorunda. Satamazsa fabrikaları kapanacak. Satmak için uygun fiyat gerekir. Onun için dediler ki, "Arkadaş, sen şu düşük kur yüksek faiz modeline geç. Biz sana atacağımız malları bir güzel satalım." Biz de, "Tamam ama bizim paramız pulumuz yok" dedik. Adamlar, "Merak etmeyin, veresiye vereceğiz" dediler.

IMF yeşil ışık yakınca ne oldu?

Veresiye borca dönüştü. Vadelenince faize dönüştü. Türk üreticisi hiçbir sektörde ithal mallarla rekabet edemedi. Tekstilde ve tarım sektöründe şifayı bulduk. Doğrudan ithalata dayanan otomotiv bundan fazla etkilenmedi. Ama ne oldu? Adamlar, "İthalata dayalı, hormonlu bir büyüme" modelini bize empoze ettiler. Düşük kur yüksek faiz modelini sürdürebilmek için çok yüksek döviz rezervlerine ihtiyacınız var! IMF‘den kağıt üzerinde aldığımız borcun 70 milyar dolarını şu anda döviz rezervi olarak yabancı bankalarda tutuyoruz.

Yabancı sermaye kâr için geliyor

Yüzde 22 ile borç almışız. Yabancı bankalara bu parayı yüzde 5 faizle satıyoruz.Bunun akılla insafla alakası var mı?

Olmadığı için işte biraz önce "Bu model Türkiye‘ye giydirilmiş deli gömleğidir" dedim. Bu alışverişten yıllık kaybımız 12 milyar dolardır. Kullanmadığımız paraya faiz ödüyoruz. Niye kurlar kafayı kaldırırsa hemen döviz satmaya başlarız. Dolayısıyla kurlar aşağı doğru gider. Bir de sıcak paraya ihtiyacımız var. Günü birlik gelecek. Dolar TL‘ye dönecek. Türkiye‘deki faiz dünyadaki en yüksek faiz olduğu için; faize geçecek. Devlet tahvili alacak, günü birlik gelecek. Borsada kazanacak. Alıp gidecek. ABD‘de yıllık azami faiz yüzde 1. Türkiye‘de yüzde 12 faiz. Birinde ayda bir, birinde senede bir faiz alacaksın. Hele borsaya gelirsen % 42 yılda alırsın. Yabancı para Türkiye‘ye kâr etmek için geliyor. Gelince de devletten güvence istiyor. Biz de diyoruz ki, "Bakın döviz rezervleri sizin güvencenizdir. "Deve kapıda, sandık sırtta." Ne zaman isterseniz o zaman gidebilirsiniz. Kağıt üzerinde o paralar bizde ama o paralar üzerinde de tasarruf hakkımız yok. Hani "Şu döviz rezevlerinden 10 milyar dolar ver de şuna borç ödeyelim" 1 milyar dolar ile TEKEL işçilerinin sorununu çözersiniz.

IMF‘ya haraç ödüyoruz

Türkiye ayda 5 milyar dolar borç faizi ödüyor. Yani borç ödemiyor. Doğru mu?

Evet, doğru. Bu rakama yakın. Şimdi bir de özel sektörün borcu var. Zaten en kritik nokta orası. Bu düşük kur yüksek faiz politikası ile özel sektör, yani ithalatçı sektör, halk sektörü değil esnafın borcu değil. Esnafın döviz cinsinden yurt dışına borcu yoktur. Sanatkârın, çiftçinin, taksi şoförünün yok. İthalatçının var. Şimdi kurlarda indirim yaptılar. Özel sektörün biriken borcu 200 milyar dolar civarında. Kurlarda 1 liralık oynama onların 200 milyar lira zarar etmesine sebep olur. Borcunu ödeyeceği zaman TL ile döviz alacak. Şu andaki kurlardaki düşüklük özel sektörün borç vadesi geldi. Kurları düşürüp borç ödeyecekler, sonra tekrar yükseltecekler. Demek ki, bu işin müsebbibi ne imiş: Düşük kur, yüksek faiz. Bu da IMF tarafından bize giydirilmiş bir deli gömleğidir. Bu sözleşme Mayıs 2008‘de sona erdi. Ama fiilen devam ediyor. "Yenileyelim mi, yenilemeyelim mi?" denilen olay bu. Yoksa IMF‘den 15 milyar çekme hakkımızın 8 milyarını kullanmışız. "7 milyar alalım mı, almayalım mı?" davası değil. Zaten 12 milyar dolar döviz rezervleri dolayısıyla kafadan avanta veriyorsun. Haraç ödüyoruz. IMF haracı da diyebilirsiniz.

Bu uygulamanın bize en  önemli zararı nedir?

Bu deli gömleği insanlarımızı işsiz bırakıyor. 24 Ocak 1980-12 Aralık 1999 arasında 20 yıllık sürede Türkiye‘yi yönetenler demek ki ekonominin cahiliymiş. Yüksek kur, düşük reel faiz uygulamışlar. Reel faiz demek faiz oranı-eksi enflasyon demek, aradaki fark. Biz bu oranı 54. hükümet döneminde aylık yüzde 2‘ye çektik. "Havuz sistemi" dolayısıyla. Biliyorsunuz "Havuz sistemi"nin hem mimarı hem uygulayıcısıyım. O dönemde Başbakanlık Başdanışmanı görevi yaptım. Bu konuda Türkiye‘nin 2 kişiye borcu vardır. Birisi Sayın Başbakan Necmettin Erbakan öteki de Sayın Fehim Adak‘tır. Havuz sistemini üçümüz birlikte yaptık. Bunun sonucunda ne oldu.Türkiye‘ye bir efsane ekonomi uygulaması geldi. Bugün havuz sistemi herkes tarafından takdirle anılan ve "keşke havuz sistemi olsa, hepimiz rahat ederiz" denilen bir sistemdir. Çünkü havuz sisteminde 12 milyar dolar avanta verilmez. Yüksek döviz rezervi, yüzde 22 faizle borçlan, yüzde 5 faizle götür yabancı bankalara yatır anlayışı yoktur. Demek ki, Türkiye havuz sistemiyle bir yerlere gelmiş. O dönemde devletin kamu kurumlarının paraları özel bankalarda yüzde 10 faizle yatıyordu. Devlet; o bankalardan yüzde 135 ile borç alıyordu. Ve 55. hükümetin ilk işi havuz sistemini kaldırmak olmuştur.

Jeneratörle borçlandık

Biz 1897‘lerde İstanbul‘u aydınlatmak için Avrupa‘dan jeneratör satın aldık. Adamlar demiri makineye döndürdüler. Ve bu makineyi (demiri) altın fiyatından daha fazla bir fiyatla bize sattılar. Altın fiyatıyla demir fiyatı arasındaki fark; bizim onlara ödediğimiz "icad tazminatı" dır.

Deli gömleği giydirdiler

Türkiye; 24 Ocak 1980‘le 12 Aralık 1999 arasında uyguladığı "optimal kur düşük reel faiz" yani kısaca "yüksek kur, düşük faiz" politikasından döndü. Tamamen tersine. Yani "düşük kur, yüksek faiz" uygulamasına geçti. Bu; Türkiye‘ye giydirilmiş bir deli gömleğiydi.

YARIN: En az borç alan Başbakan Erbakan

Muhabir: Haber Merkezi