21 Eylül tarihli “Bayramlarımızı Zehir Ettiler” başlıklı yazımda belirtmiştim. Her bayram arefesinde veya bayramlarda Müslümanların bayramını zehir etmek için bir şeyler yapıyorlar. Bütün dünyanın gördüğü gibi bu bayramda da öyle oldu. Bir İsrail askeri Filistinli kız kardeşimizin üzerine birkaç metreden on el ateş etti ve oracıkta şehit etti. Daha sonra da o insan olmayan mahlûklar şehidenin ayaklarından sürükleyerek bir kenara attılar. Buna “sözün bittiği yer” denir. Bu hâdiseye yorum yazmak abesle iştigaldir.
Bayramın ilk günü yüreğimizi dağlayan bir başka hâdise vuku buldu. Camarât mahallinde bine yakın hacı vefat etti, bine yakını da yaralandı. Bu hâdise de “sözün bittiği yer” nevindendir. Ancak hâlâ konuşup duran ve vefat eden, yaralanan hacıları suçlayan pişkin suratların yüzüne karşı bir çift söz söylemek isteriz: Sayın beyefendi, “hacılar eğitimsiz” buyuruyor. Peki, siz ve ekibiniz çok mu eğitimlisiniz O mübarek beldelerde “emniyetli, huzurlu hac ve umre için” yapılması gerekeni yapıyor musunuz O beldelerin manevî atmosferini de zedeleyen o heyula gibi binaları Kâbe’nin yanı başına niçin dikiyorsunuz Her neyse daha peş peşe söylenecek çok laf var, ama kısa kesip sadede gelelim.
Rabbim nasip etti, o beldeleri defalarca ziyaret etme imkânı hâsıl oldu. Her defasında, “Acaba bu ümmet nasıl huzurlu hac ve umre yapar” diye kafa yorduk. Orada çalışan mühendislerle, vazife yapan ilgililerle, muhtelif İslâm ülkelerinden gelenlerle konuştuk. Tespitlerimizi de yazılarla dile getirdik. Şimdi o söylediklerimizi tekrar etmeyeceğim, ama kulaklara küpe olması için bazı mühim hususları tekrarlayacağım: O mübarek beldelere gidenlerin aşkını, heyecanını bilen bilir. Ne var ki daha o mübarek beldelerin havaalanlarına iner inmez, pasaport kontrolünde, sanki heyecanınızı söndürmek için ne lazımsa yapılıyor. Bazen dört-beş saat beklediğimiz oldu. Bir kişinin pasaport işlemi bazen on beş dakika sürüyor. Görevli kalkıyor, oturuyor, geziyor, dolaşıyor, geliyor. Yüzünüzü dikkatle inceliyor, size “şüpheli” muamelesi yapıyor. Sanki “Niye geldin buraya ” dercesine haşin bir tavır takınıyor. Lütfen bir de bizim polislerimize bakınız, pasaport kontrolü saniyeler sürüyor ve siz anında çıkış noktasındasınız.
Hacda kaldığımız Şişe semtinde ve Kâbe’nin yanı başında defalarca başımıza geldi. Arabalar çılgın gibi son sürat gidiyor, dönüşlerde sinyal verilmiyor. Işık yok. Biz ise telefon etmek, alışveriş yapmak ve Kâbe’ye ulaşmak için caddeleri geçmek mecburiyetindeyiz, ama her defasında ölüm tehlikesi atlatıyoruz. Sonunda dayanamayıp bu haşin trafiği gölgede oturarak, yatarak seyreden görevlilerin yanına gittim. “Halimizi görmüyor musunuz, niçin müdahale etmiyorsunuz. Karşıdan karşıya geçemiyoruz. Işık yok. Arabalar son sürat gidiyor. Sinyal vermiyorlar. Biz nereye döneceklerini nasıl bilelim. Niçin trafiği yönlendirmiyorsunuz. Bu katil adaylarına niçin dur demiyorsunuz ” dedim. Gayet soğukkanlı, “Alışırsınız, bir şey olmaz!” dediler. Sözün bittiği yerde idik.
1990’daki tünel faciasının şahitlerindenim. Hayli yaralı taşıdık. Hayli yaralı ile görüştük. Çok basit tedbirler alınmış olsa o hâdise yaşanmazdı. Hiç mi görevliniz yok Hiç mi telsiziniz yok Beş on kişi ile bile o kitleler karşı karşıya getirilmezdi. Son hâdisede de öyle… Niçin iki gurubun karşılaşması engellenmedi Niçin bazı yollar kapatıldı Niçin çadırların olduğu kısımdaki kapılar kapatıldı
Her defasında şahit olmuşumdur. Müzdelife’de, Mina’da, Camarât mahallinde, bedava su, meyve suyu ve yiyecek dağıtan tırlar var. Geçişleri engelliyorlar. Buna niçin müsaade ediliyor Hac için bütün İslâm ülkelerinin ilgililerinin katılacağı bir konferans tertiplemekten niçin çekiniliyor İnanın bu son hâdise ciğerimizi dağladı. Hacılara hizmet etmek, müstesna ve şerefli bir hizmettir. Lâyık olunmazsa, Cenab-ı Hak layık ellere verir.