"Dinin tanımı şudur: "Akıl sahiplerinin kendi hür iradeleriyle, her zaman, iyi, doğru, gerçek olan yola yönlendiren ilahi kanundur." Böyle tanımlanan bir din ister istemez insana hayatın her alanıyla ilgilenme yükümlülüğü yükler. Siyaset de bu alanlardan biridir. Dolayısıyla siyasetsiz din olmaz, dinsiz de siyaset olmaz.

Kelime-i Tevhid‘in esrarı...

Florya Tesislerinde, denize nazır bir bahçede, manzaraya kafamı hiç çevirmemiş olmam gafletten değil, gaflet uykusundan uyanmamdan aslında, sanki beyaz bir güvercin röportaj boyu konuştuklarımızı bizimle birlikte dinliyordu, not alıyordu, camilerde, türbe ve tekkelerde bulunan arkadaşlarına duyduklarını iletebilmek için, ne kıpırdayarak onu korkutmak istedim, ne de Şevket Kazan‘ın sözünü keserek söyleyeceklerini unutturmak, her bir kelimesinin anlatmaya çalıştığı şey, kelime-i tevhidin esrarı gibiydi, Milliyetçilik-Müslümanlık ve İnsan üçlüsünü bir yerde toplamasının sırrına ise," Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslâm‘a açar."ayetinde vardım, o sadece kalbi İslama açılan bir beşer değil, aynı zamanda kalbini insanlara niyaz etmiş bir alim. Bu röportajın üzerindeki ışığı hiç kimsenin kapatmaması dileğiyle...İşte Şevket Kazan sizlerle...

Siyasetle dinin sentezi şu partilerle vuku buldu... Siz Milli Nizam, Mili Selamet, Refah, Fazilet ve Saadet sıralamasında her zaman mevcudiyetinizi korudunuz mu?

Ben bu saymış olduğunuz siyasi oluşumun Milli Nizam döneminde yoktum. Parti içinde yoktum ama parti faaliyetlerini dışarıdan desteklemek adına benim de inisiyatifler kullandığım bilinen bir gerçek. Milli Selamet‘le başladı benim Milli Görüş yolculuğum. Ve Milli Selamet‘in kapanıncaya kadar içinde oldum. Milli Selamet‘in çatısı altında Adalet Bakanlığı yaptım, Çalışma Bakanlığı yaptım, Meclis Grup Başkan Vekilliği yaptım, Genel Başkan Yardımcılığı yaptım, bütün bu gelişmeler Milli Selamet döneminde oldu. Refah dönemine geçtiğimiz zaman 1983‘te kuruldu Refah ama bizim Demirel, Erbakan ve bizlerin siyasi yasakları vardı, 1987‘de o yasaklar kalktı, Anayasa oylamasıyla. Refah kapatılıncaya kadar da Refah Partisi‘nde oldum. Fazilet Partisi‘nde olmadım çünkü siyasi yasaklıydım. Kimsenin hayatında böyle yasaklanma dönemleri yoktur ama bizimkinde oldu maalesef. Ama ben Fazilet döneminde boş durmadım, Refah Gerçeği kitaplarını yazdım, 4 ciltlik kitaptır bu. Saadet Partisi kurulduğunda başlangıçta yoktum, yasak süresi sona erince Saadet Partisi‘nde tekrar görev aldık, demek ki 2003‘ten beri Saadet Partisi‘nden görev yapıyorum.

Millî Görüş‘ün çizgisi

Sizce Fazilet‘ten sonra yenilikçi ve gelenekçi olarak ayrılan Milli Görüşü tamamen dağılmaktan kurtaran şey neydi?

Milli Görüş çizgisi, Türk siyasetinden kendine mahsustur, Türkiye‘nin yapısında sağcılık, solculuk diye bilinen ikileme karşı Milli Görüş yani bin yıllık tarihimizden gelen imparatorluklar kurmuş, imparatorluklar yönetmiş bir yönetim anlayışımız, bir idare anlayışımız var. Hakka, adalete dayanan, haksızlığı reddeden, insanları bütünleştiren bir anlayıştır. Bu sabah Kanal 7‘de bir program vardı, meşhur bir gezgin var, Üsküp‘e gitmiş, Vardar Nehri‘nin kenarına oturmuş, bir taraf tamamen gayri Müslimlerin, bir taraf Müslümanların. Gayri Müslim taraflarda gelişmeler olmuş, Müslüman taraflar da garip kalmış. Oysa Osmanlı döneminde bunların hepsi bir bütünmüş. Biz fakir ve yoksul kalmaya mahkum bir millet değiliz. Biz fakir, yoksul bırakılmışız. Bugün için geçerli olan IMF,  dün için geçerli olan duyuni umumiye Osmanlı‘yı ekonomik yönden çökertmiştir. Hayır, biz böyle boyunduruk altında yaşayan bir millet olamayız. Bağımsızlık da Anayasada kelimelerle ifade edilen bağımsızlıktan ibaret değildir. Gerçek manada her alanda hissedilen bağımsızlıktır. Bu devletin dünya yapılanmasında liderlik yeri bellidir, hazırdır bu yer. Biz ille Avrupa Birliği‘nin kapısında yalvarıp yakarıp üye olacağız gayreti içindeyiz, bunlar yanlış yollardır.  Yenilikçi, gelenekçi denilen akım nasıl meydana gelmiştir? Refah Partisi olarak biz iktidar olduk, ve büyük bir başarı kazandık, bugün memurlar yüksek maaş alıyorlarsa bu maaşı Refah sayesinde alıyorlar. Refahyol hükümeti iş başında olmasaydı bugün aldıkları maaşın ancak yarısını alacaklardı. Böylece bizim yolumuz açıldı. 28 Şubat sürecinden geçerken, bir takım yazılar yazıldı, bunlardan bir tanesi, 30 Nisan 1997 tarihli Azer Börteçine‘nın Milliyet‘te yazdığı yazı, o yazıda ne ifade ediliyor? Bizim partimiz hakkında araştırmalar yapılmış, bu araştırmalarda Refah Partisi fevkalade başarılı gidiyor, halk diyor ki: Bu başarı devam ederse 2000 yılında % 35, 2005 yılında % 66,9 oy alacaklar. Bunlar çıktı. Bu değerlendirmeler şu anda Harp Akademisi‘nde İritica tehlikesi diye okutulan kitabın içinde Milli Görüş açısından yapılan değerlendirmelerdi. Bakın 2002 yılında yapılan seçimlerde AKP, % 35 ile iktidar oldu, neden? Çünkü millet onları Milli Görüş zannetti. Hayır! Onlar Milli Görüş‘ü terk ettiler, onlar kendi partilerini kurarlarken, onlar AKP‘yi kurmadan önce Fazilet bünyesinde, "Biz Mili Görüş olarak çabuk büyüyemeyiz, bizim rahat etmemiz için Turgut Özal sistemine benzer bir parti kurmamız lazım. Yani dört eğilim, halbuki bilmiyorlar ki Turgut Özal‘ın en büyük düşmanlığı dört eğilimli bir parti kurmak olmuştur, kendi itirafıyla. Yavuz Gökmen‘e söylemiştir. Bunlar dört eğilimli, sağdan, soldan, ANAP‘a benzer bir kompozisyon kurdular. Ve bu kompozisyon içinde Milli Görüş‘ten gelen bir teveccühün de çok önemli payıyla % 35‘i aldılar. Ama bakın, bu seçimlerde biz bir slogan kullandık,‘Fark var, Saadet var‘ Biz yıllardan beri bunlarla bizim aramızda fark olduğunu anlatamıyorduk bu millete. Bizim gelenekçilik gibi bir ayrımımız yok, bunlar yenilikçi oldular da ne yaptılar? Ekonomik yönden, siyasi yönden, gezmeden, dolaşmadan başka ne yaptılar?

AKP‘nin peşinden giden insanlar bize dönüyor

Gençlik, dinamizm ise onu Numan Kurtulmuş ile de sağladığınız söylenebilir.

Tabi, ne yaptılar? İnşallah bundan sonraki gelişme çok mükemmel olacak. Bu yenilikçi, gelenekçi ayrımı Fazilet Partisi içinde olmuştur, o tarihte Fazilet Partisi Milli Görüş Partisi‘ydi, bu ayrım olduktan, Saadet kurulduktan, AKP kurulduktan sonra Milli Görüş‘ün temsili bizde kalmıştır. Onlar Milli Görüş‘ün ismiyle yürümeye çalıştılar.

"Böldünüz, bölüneceksiniz"dediğiniz AKP‘nin bölünmezliği ya da bölünebilirliği neyin üzerine doğabilir diye sormak istiyorum sadece ettiğini bulacak diye değil de bölünme ihtimalini hangi temellere göre muhtemel görüyorsunuz?

Bölünür, bölünecek ifadesini biz kullanmıyoruz, bir atasözü vardır:"Her şey aslına rücu eder"Bugün AKP‘nin peşinden gitmiş bir çok insan bize dönmeye başlamıştır, niye gerçeği görmüştür, onların Milli Görüşçü olmadıklarını görmüşlerdir, bölünecekseniz, parçalanacaksınız. ANAP nerede şimdi? 4 eğilimi birleştirdi, nerede şimdi ANAP? ANAP, DP adıyla birleşti, yok, ortada yok, buna benzer bir takım partiler bugün ortada yok, onlar da yok olacaklar çünkü temel bir fikriyatları yok, şu anda Amerika‘ya bağlılar, oradan gelen talimatlara göre hareket ederler. Ama şahsiyetli bir dış politika bir takım devletlerin liderlerinin Türkiye‘yi adam yerine koyup, gelip gitmesiyle veya bizimkilerin oraya gelip gitmesiyle ifade edilecek bir şey değil ki, siz sallıyor musunuz, sallayabiliyor musunuz? Yoksa sizi mi sallıyorlar?

Belediyeciliği miladı; Refah Partisi dönemidir

12 Eylül‘den 1998 yılına kadar olan siyasi tarihi ‘Refah Gerçeği‘isimli kitapta topladınız. Bu kitabın ilk cildi 83‘ten, 95‘e kadar olan seçimleri, ikincisi RP‘nin kapatılmasını, üçüncüsü RP‘nin kapatılmasına ilişkin komplolardan oluşuyor. Birkaç bölümden oluşan bu kitap anlatmak istediğinize tam olarak rehberlik etti mi?

Her şeyi anlattı. Bugün bir çok üniversiteden henüz doktora yapan talebeler geliyor. Siyasi çalışmalarında ihtiyaç duyduklarını ifade ediyorlar ama ilaveten daha geniş bilgi için görüşmeyi arzu ediyorlar. Birincisi 95 seçimlerine kadar olan süreçti. Bu süreçte Refah Partisi‘nin yaptıkları, özellikle ikinci bölümde mahalli idarelerde yaptıkları anlatılmıştı. Belediyeciliği öğrenmek isteyen Refah Partisi‘nin ikinci dönemine baksın, ne hizmetler yapılmış. Recep Tayyip Erdoğan diyor ki, ben bu şehri böyle yaptım! Sadece bu şehirde olmadı ki devrim, bütün büyük şehirlerde oldu.

Kadroları biz kurduk, namını onlar sürdü

Diyorsunuz ki zaten, ne yaptıysa bizim kadromuzla yaptı, tek başına aldığı bir başarı yok.

Tabiatıyla bizim kadrolarımızla yaptı, kadrolarını biz kurduk ama namını onlar sürdü, başka. Kitabın ikinci cildi 1995‘ten sonraki döneme aittir. Bu ciltte, Ana Yol ve Refah Yol hükümetleri var. Bu hükümetler döneminde siyasette neler cereyan etmiş güzelce anlatılmıştır, sonunda da Refah Yol hükümetinin yaptığı hizmetlere değinilmiş gürültülere patırtılara yer verilmemiştir ikinci ciltte. Üçüncü cilt, tamamen 28 Şubat.  Çünkü hükümetteyken göremediğimiz perde arkasını gördük, bir BÇG‘nin(Batı Çalışma Gurubu) nasıl oluştuğunu gördük, 11 Aralık 1996 Atina toplantısında neler konuşulduğunu gördük, 15 Ekim tarihinde Amerika büyük elçiliğinden gelen telgrafın mahiyetini gördük, Siyonist lobilerden Fransa‘dan, Mason  localarından gönderilen mektupların muhtevasını gördük. Daha sonra BÇG diye ortaya çıkan, Atina toplantısında planlandığını gördük. Yani organize muhalefet. Türk siyasetinde muhalefet dediğiniz zaman bir iktidar, bir muhalefet var ama bizim siyasetimizde hiçbir hükümet devrinde olmayan bir siyaset türü ortaya çıkmıştır. Bir askeri yetkili.... BÇG‘ye varıncaya kadar askeri yetkili şöyle dedi, böyle dedi...Bizim o dönemimiz içindeki olayları netleştirmek gerekiyor.  Bir askeri yetkili idaresince organize muhalefet.  3‘ncü cildin ortasında bir BÇG krokisi vardır, bu krokiyi bana çizen Emekli Korgeneral‘dir. Emekli olduktan sonra tabi.. Darbeler.. Doğrudan doğruya askeri darbe olarak gerçekleşmiş darbeler var ama bizimkisi çok başka bir şey, 28 Şubat, adı da post modern darbe ya, Sivil mi asker mi belli değil. Sivil asker beraberliğinde götürülmüş.

Özkök: "Bu defa sivil kuvvetler halletsin!"

Evet adını koymakta oldukça zorlandık hatta Demirel: "28 Şubat MGK‘dan sonra 29 Şubat günü Türkiye‘de hükümet var mı, Parlamento var mı? Var. Anayasa var mı? Var. Peki kimsenin kılına dokunulmuş mu? Hayır. Herkes yerli yerinde duruyor mu? Duruyor. Bunun nesi darbe?"demişti. Sizce yaş sıvaya neyin imzası atılmıştı?

Bir defa Demirel demiş ya, Demirel‘e yakışan bir konuşma, 28 Şubat Türkiye‘de çok tartışıldı ama adı da kondu. Askeri müdahaleler üç karakter gösteriyor. Bir tanesi, doğrudan doğruya asker yönetime el koyuyor, meclisi kapatıyor, kendisi idareyi eline alıyor, 12 Eylül budur, 27 mayıs 1960 budur. İkincisi, 12 Mart olaylarında, asker muhtıra vermiştir ama yönetime el koymamıştır. Üçüncü tipi, bizim yaşadığımız 28 Şubat, asker muhtıra vermiyor, asker el koymuyor napıyor, "Bu defa sivil kuvvetler halletsin!" 22 Aralık 1996‘da Ertuğrul Özkök‘ün makalesinin başlığıdır. Bir komutanla konuşmuş, bu komutan böyle demiş, bu komutan kim? Güven Erkaya(Deniz Kuvvetleri Komutanı, meşhur stratejist)Ve o BÇG denilen oluşum, onun idaresi altında kurulmuştur. Ve bu oluşum sivil kuvvetleri yönlendirmiştir meydanlara, ve aynı zamanda da milli güvenlik kurulunda bu tartışmalar yaşanmıştır.

"Bu da Kazan‘ın Çetesi"

Sizin 28 Şubat için sorumlu gördüğünüz olaylar oldu. Mesela "Danıştay‘a yapılan saldırı planlı, programlı bir terör olayıdır. Bunu planlayanlar acaba 28 Şubat‘ı planlayanlar mıdır? diye düşünüyorum" demiştiniz. Bugün hasbelkader birbiriyle bağlantılı bu olaylar sizi bir sonuca götürdü mü?

28 Şubat dönemi orada kaldı yeni bir dönem başladı yeni başlayan dönemde de ne görüyoruz, Refah Partisi‘nin kapatılmasından sonra askeri cephede alttan alttan yine hükümete müdahale amacı taşıyan bir takım hareketler yürümüş. Mesela Hüseyin Kıvrıkoğlu, İsmail Hakkı Karadayı‘dan görevi devir almak suretiyle orduyu mümkün olduğu kadar siyasetten çekti. Bu arada AKP‘nin en büyük şansı Hilmi Özkök gibi bir Genel Kurmay Başkanına sahip olmalarıdır. Çünkü Özkök, manevi yapısı güçlü bir insan ve hiçbir zaman askeri siyasete müdahale fırsatı bırakmadı. Mesela ayışığı diye denilen gelişmeleri Hilmi Özkök‘ün önlediğini yeni duyuyoruz. Ama hiç dışarıya bir şey sızmadı, o bakımdan çok rahat yönettiler, Yaşar Büyükanıt zamanında askerin bazı şeylerden hoşnutsuzluğu gündeme gelmeye başladı. Benim zamanımda ‘Bu da Kazan‘ın Çetesi‘ diye bir haber çıktı. Ben Adalet Bakanıyım, o tarihte de Veli Küçük, Kocaeli‘nde alay komutanı. O tarihte Kocaeli başsavcılığına telefon açtım, benim çetem varmış, ne çetesi bu diye. Dedi ki:" Bakanım, Akça taraflarında, dağlarda bir gurup ateş talimi yapıyormuş da bunları yakalamışlar ve sorgulamışlar, gazetede haberin çıkmasından üç ay önce olmuş olay, niye sonra çıkıyor, çünkü bizi yıpratmak için özel bir çaba vardı o tarihlerde. O tarihte mutlaka Kazan‘la uğraşacaklar yani kepçeyi kazana sokacaklar. Sonra aslı çıktı, o tarihte de Veli Küçük, Jandarma Komutanı.

Türkiye‘nin refahı engellendi

28 Şubat yaşanmasaydı Türkiye‘nin siyasi yelpazesi nasıl olurdu?

Türkiye bugün çok başka bir Türkiye oldurdu, ekonomik yönden kalkınmış, kendi gücüyle ayağa kalkmış bir Türkiye olurdu, şahsiyetli bir dış politika takip eden bir ülke olurdu, bugün Avrupa Birliği kapılarında dilenen değil, altmış İslam ülkesinin adeta başında D-8 Anlaşmasını D-60‘lara getiren bir ülke olurdu, şu anda Çin çekinilen bir ekonomi değil mi, işte o zaman çekinilen ekonomi bizim ekonomimiz olurdu. Sadece ekonomik yönden değil, askeri yönden de güçlü bir yapılanma söz konusu olurdu, Türkiye‘nin üzerinde Amerikan emperyalizmine çanak tutan bir görüntü olmazdı. Biz hükümet olduk, 8 Temmuz‘da güven oyu aldık, 6 Ağustos‘ta Erbakan Hoca D-8‘i kurmak için buradan yola çıktı.

Erdoğan‘ın arkasına Abramovits‘i, Gül‘ün arkasına da Grossman‘ı taktılar

Mesela Amerika‘da bir Washington lobisi var, başında Makovski, Makovski‘nin biz hükümet olduğumuz zaman yani biz 8 Temmuz‘da güven oyu almışız, 18 Temmuz‘da paneli var. "Erbakan‘ın Başbakanlığında Türkiye nereye gider?"İki tane konuşmacı var, konuşmacılardan bir tanesi Makovski(Şu andaki Yahudi lobilerinin danışmanlığını yapıyor aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin Pentagon‘a karşı danışmanlığını yapıyor) ikincisi de Ian Lesser. Bu ikisi konferans‘ta Erbakan‘ın Başbakanlığında Türkiye nereye gider sorusuna cevaben diyorlar ki:" Erbakan Başkanlığında Türkiye hiçbir zaman Amerika ve İsrail‘in yanında yer almaz, Amerika ve İsrail‘in menfaatlerini gözetmez, o milli politikalar takip eder, onun için Erbakan‘ı bir an önce iktidardan uzaklaştırılması lazım..Bu nasıl olacak?1-Hükümeti başarısız kılmak, partiler iktidar olunca biz enkaz devir aldık demiyorlar mı bunlarda enkaz devir aldık diyecekler, paraya ihtiyaçları var, batının kapısını çalacaklar, biz bunları tersleyeceğiz, refüze edeceğiz, Tansu Çiller bakacak ki, Başkan‘ı refüze edilen bir hükümet var ortada, ben bu hükümetin içinde daha fazla kalamam diyecek, Tansu Çiller ayrılacak, hükümet başarısız olacak. 2- Peki ya başarısız olurlarsa? Denk bütçe yaptılar bunlar, 100 alan memura 230 verdiler.. Mesut Yılmaz‘ın bütçesi Anayol olarak görüşülürken, Erbakan hoca senin bütçen 35 Milyar Dolar eksik diye haykırmıştı, havuz sistemiyle biz o 35 milyar doları bulduk... Hükümet ya başarılı olursa o zaman planın ikinci kısmına bak, Refah Partisinin içinde gençler var ve radikaller var, biz bu partinin içinde gençlerden bir hareket oluşturacağız, kime karşı, radikallere karşı, bir kongrede yapacaklar, bunu Refah Partisi‘nde yapmak nasip olmadı, Fazileti kurduk, bunu Fazilette denediler, demek ki yenilikçilerle gelenekçilerin patenti, Makovski‘ye ait. Ayırdılar. Recep Tayyip Erdoğan‘ın arkasına Abramovits‘i taktılar, Abdullah Gül‘ün arkasına da Grossman‘i taktılar. Bu ikisi Washington lobisinin Milli Görüşe attığı çengeldir, ve başardılar, bir hükümet kurdular.

Muhabir: Haber Merkezi