Ne zaman sinema üzerine bir sohbete başlasak, ortak noktada buluştuğum tek konu tarihimizin sinemada anlatılmıyor oluşuydu. Tarihimizin sinemada anlatılmıyor oluşu fikrimi, Fetih 1453 çürüttü. Fetih 1453 filminin açılışı, Hz. Muhammed‘in "Konstantiniyye elbet bir gün feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan, ne güzel kumandandır! Onun askeri ne güzel askerdir!" hadisiyle başlıyor.

Seyid Çolak

Ne zaman sinema üzerine bir sohbete başlasak, ortak noktada buluştuğum tek konu tarihimizin sinemada anlatılmıyor oluşuydu. Dillendirilen bu konu aslında dünya sinemasına baktığımızda gerçekten fazlasıyla göze batıyordu. Hollywood bu anlamda almış başını gitmiş ve artık kendisinin olmayan tarihi konulara salça olmaya başlamıştı. Elinde imkân olmasına rağmen tarihi ve hikâyesi kalmayan bir sinema sektörü daha ne kadar döner bilmiyorum. Yalnız bugüne kadar yaptıklarının hakkını vermek lazım. Hem kaliteli hem de seyirciyi doyurucu nitelikteydi. Diğer ülke sinemaları bir Hollywood kalitesinde film yapamadıysa da imkânsızlıklarla da olsa tarihlerini anlatmaya çalıştılar. Buna en güzel örnek ise Uzakdoğu sineması deyince ilk akla gelen isim Akira Kurosawa gerçeğidir. Kurosawa kendi çektiği dişe dokunur filmlerle hem tarihini anlattı hem de dünyada tanınan bir yönetmen olup filmlerini ülkesinin tarihiyle birlikte diğer ülkelere pazarlamayı başardı. Bu filmlerdeki ilginç ayrıntıları görmeseydik binlerce yıldır dünyaya kapalı bir toplum olarak yaşayan Japonların tarihine dair ayrıntıları nereden bilebilirdik ki. Bir Ran, Yedi Samuray, Yojimbo ve Kagemuşa gibi filmler olmasa Japonları belki de sadece çekik gözlü insanlar ve arada sırada savaşlara katılan halk olarak anımsayabilecektik. Söylemlerim belki uç bir örnek olabilir ama tarihi olayların etkileyici bir tonda seyirciye aktarılmasını şimdi daha iyi anlayabiliriz. Çünkü Fetih 1453 gösterime girdi gireli her yerde İstanbul‘un fethi ve fethin en küçük ayrıntıları konuşulur oldu. Bu bile başlı başına yeterlidir ve sinemadaki propaganda gücünü gösterir. Onlarca sene aynı kalıp tarih dersleri gören bir öğrenci emin olabiliriz ki senelerce dinleyip de anlayamadığı konuları 2 saatlik filmde kavrayabilir. Sinema hem albenisi olduğundan hem de görsellik açısından bu anlamda daha kalıcı olabiliyor. Yaymak istediğiniz fikirleri, filmler vasıtasıyla toplumlara çok rahat aşılayabilirsiniz. Biz her ne kadar sinemayı küçümsesek de artık ülkeler hem meydanlarda hem de sinemada gövde gösterisi yapabiliyor. Tekrar tekrar anlatmaya gerek yok ama bakın Hollywood filmlerindeki genel söyleme; sürekli ABD‘nin hem teknolojik hem de maddi anlamda mükemmel güç ve yenilmez bir ülke olduğu tekrar tekrar vurgulanmakta.

Emek verildiği her saniyesinden belli

Konu dallanıp budaklanıyor toparlamak adına Fetih 1453 filmine dönelim. Film büyük bir gürültüyle gösterime girdi ve rekor bir açılış yaptı. Fazlasıyla hak ettiğini düşünüyor ve daha başarılı olacağını umuyorum. Filmin yapım sürecini birçoğumuz biliyoruz. Daha önce lay-lay-lom filmlere imza atan Faruk Aksoy bu sefer ciddi bir projeye girişti. Bunu yaparken de bu lay-lay-lom filmlerden kazandığı tüm geliri ve fazlasını bu filme aktardı. Bu büyük bir risktir. Ama bu riski göze aldı. Film, 3 sene gibi meşakkatli bir yolculuğun ürünü. Savaş sahnelerinin oluşumu, özel ve görsel efektler, oyuncuların çalıştırılması, mekân araştırması, kostüm tasarımı ve daha birçok neden filmin uzun soluklu bir süreçten geçmesine neden oldu.

Ulubatlı Hasan ön planda

Filmin açılışı, Hz. Muhammed‘in "Konstantiniyye elbet bir gün feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan, ne güzel kumandandır! Onun askeri ne güzel askerdir!" hadisiyle başlıyor. O dönemin Medine‘si başarıyla görüntüye gelse de oyunculardaki aksaklık göze çarpıyor. Böyle sürmemesini umarak filme devam ediyoruz. Medine‘den Edirne‘ye gidiyoruz ve Fatih‘in henüz sultan olmadan önce sürekli kılıç çalışması yaptığı Ulubatlı Hasan‘la olan kısa süreli de olsa etkileyici düellosunu seyrediyoruz. Bu gerçekçilik filmin başındaki olumsuzlukları bertaraf ediyor ve öyle akıp gitmeye başlıyor. II. Murat‘ın vefat haberi geliyor ve daha sonra Fatih Sultan Mehmet tahta geçiyor. Kendinden önceki sultanlar gibi o da İstanbul‘u feth etmek için yanıp tutuşuyor. Bunun için de hazırlıklarına başlıyor. Ama fethe dair birçok ayrıntıyı en yakınındaki kişilerden bile gizlemeyi başarıyor.  Film fethin gerçekleşene dek yapılan hazırlıklar ve bu uğurda yaşanan fedakârlıklarla devam ederken, Ulubatlı Hasan‘ın yaşamı filmde epey yer kaplıyor. Aksoy, tek adam üzerinde durmak yerine, filme diğer unsurları da katmak adına Ulubatlı Hasan‘ı ön plana çıkarmış. Filmi baştan sona anlatmanın bir anlamı olmadığını düşünüyor çok fazla ayrıntıya girmiyorum. Filmde öne çıkan bazı konulara değineceğim.

Oyunculuk başarılı

Filme emek verildiği kadar oyuncular için de ter dökülmüş. Çünkü Türkiye‘de bu kadar haşmetli ve kabiliyetli oyuncu bulmak biraz güç. Ama özellikle filmin başrol oyuncusu, Fatih Sultan Mehmet‘i canlandıran, Devrim Evin başarılı bir iş çıkarmış. Rolün bilincinde hareket ediyor. Ulubatlı Hasan rolünde seyrettiğimiz İbrahim Çelikkol ise kimi yerde oyunculuk anlamında sendelese de ilk büyük deneyiminde yıkılmıyor ve ayakta durmayı başarabiliyor. Şovalye Guistiniani de Cengiz Coşkun da Çelikkol‘a benzer bir grafik çiziyor. Özellikle, ikisinin final sahnesinde yaptığı kılıçlı çarpışma oldukça başarılıydı. Türk sinema tarihine geçebilecek figürlerle bezenmiş bu düello fazlasıyla gerçekçiydi. Filmin oyunculuk anlamında ön plana çıkan karakterlerinde inişli çıkışlı bir grafik görüyoruz.  Özellikle de Grandük Notaras rolünde seyrettiğimiz Naci Adıgüzel kimi sahnelerde fazlasıyla amatör dururken, kimi yerde de filme fazlasıyla adapte olmuş oyuncu izlenimi veriyor. Fetih 1453 filminde ön plana çıkan diğer oyuncular ise Recep Aktuğu, Dilek Serbest, Sedat Mert, Ali Rıza Soydan ve Erdoğan Aydemir.

Savaş sahneleri görülmeye değer

Filmde görsel ve özel efektler kimi yerde sırıtsa da başarıyla kotarılmış. Özellikle de savaş sahneleri, gemilerin karadan yürütülmesi, Şahi topunun dökümü sırasında yaşanan hengame ve çalışmalar oturaklı duruyor. GreenBox uygulamasıyla oluşturulan yapılar ve atmosfer, biraz sıkıntılı dursa da hayal kırıklığı oluşturacak düzeyde değildi. Bunun da zamanla üstesinden gelineceğini düşünüyorum. Filmin hemen başında görünen kartal ise düşünce olarak güzel olsa da görüntüde fazlasıyla yapay duruyordu. Filmde olmasa da olurdu dediğimiz sahnelerden biriydi. Şehir oluşumları ve kalabalık ortamlar görüntü bakımından başarılı, ses anlamında ise sorunluydu. Senkron sorunu fazlasıyla hissediliyordu.

Müzikler filme bütünlük katıyor

Filmde en çok beğendiğim unsurlar ise doğal mekânlarda çekilen görüntülerin kalitesi ve müzik. Bu iki unsur filmin kalitesini fazlasıyla artırıyor. Planlar ve planların sahnelere dökümü hem uyumlu hem de sürükleyiciliği artırıcı nitelikteydi. Müzikler de aynı şekilde, filmin temposuna çok iyi ayak uyduruyor ve filmden kopmamızı engelliyordu. Özellikle de savaş sahnelerindeki ve Şahi topunun yapım aşamasındaki tempo artırıcı müzikler fazlasıyla başarılıydı. Filmin sonunda jenerikte aradığım bu iki isim oldu. Görüntü yönetmenliği Mirsat Heroviç, müzikler ise Benjamin Wallfisch‘e aitti.

Diyaloglara biraz daha dikkat edilebilirdi

Filmin olumsuz anlamda etkileyen faktörler ise diyaloglardaki sıkıntıydı. Özellikle de atlı arabada ilerlerken sahne açılışında çocuğun annesine durduk yerde söylediği "babamı çok özledim anne" repliği fazlasıyla yavan ve amatörceydi. Buna benzer sıkıntılara bir kaç kere daha rastladık. Diyaloglara ve senaryonun akışına biraz daha dikkat edilebilirdi. Lakin bütünlük anlamında rahatsız edici değildi. Filmde yaş sınırı 7 olarak görünüyor bu da savaş sahnelerinin varlığı ve türünün gereği olarak fazlasıyla gürültülü olmasından kaynaklanıyor. Zaman zaman abartılı olmayan çıplaklık söz konusu. Özellikle de Bizanslıların göründüğü karelerde bu durum göze çarpabiliyor. Şöyle düşünüyorum; Faruk Aksoy, fetih filmi çektiğinin bilincinde olmasaydı, gerçeklik katacağım düşüncesiyle Bizanslıları anadan üryan soyabilirdi de (havuz sahnesinden bahsediyorum) ki bunu yapsaydı birileri tarafından daha fazla alkışlanabilirdi. (Abartılı olmayan çıplaklığı bu anlamda kullandım.) Filmde cinsellik ve rahatsız edici içerik, hemen hemen her gün ayıla bayıla seyredilen iğrenç (kalite anlamında) dizilerdekini geçmeyecek düzeydeydi. Yalnız, Ulubatlı Hasan ile Era arasındaki yakınlaşmada biraz daha hassas davranılabilinirdi.

Seyredilmeyi hak ediyor

İyisiyle-kötüsüyle üst düzey bir yerli savaş filmi seyrettik. Başlı başına bu cümle bile aslında bu filmi bir kere seyretmeyi hak ediyor diye düşünüyorum. Bir yönetmen çıktı ve yıllardır özlemini çektiğimiz tarihi bir olayı beyaz perdeye aktardı. Bunu yaparken de fazlasıyla riske girdi. İlk defa eli ayağı düzgün bir yerli yapım savaş filmimizi seyrettik ve "aslında isteyince yapılabiliyormuş" diye de mırıldanabildik. Daha da önemlisi seyircinin de aslında böyle bir beklentinin içerisinde olduğunu gördük. Darısı yeni çekilecek tarihi filmlerimize diyor ve gişesinin bol olması temennisinde bulunuyorum. Biraz önce haber aldım. Yönetmen Serdar Akar da dev bütçeyle Çanakkale Savaşı‘nın filmini çekecekmiş. Gördünüz mü? Sinemaya Fetih ve Fatih geldi bereketi de geldi.

Muhabir: Haber Merkezi