Harem-i Şerif‘e ilk girerken Kabe‘nin insanın karşısına dikilmesi ruhta nasıl bir dalgalanma meydana getiriyorsa Kudüs‘e girerken karşıdan Kubbetus Sahra‘yı görmek bende aynı heyecanı uyandırmıştı. Yüreğim alevlenmiş, sevinç ve hüzün karışımı bir anafora düşmüştüm.

Pasaportlarımızı alıp "görevlilerin haricindekilerin girmesi yasaktır" yazılı bir odaya girip eli boş olarak çıktı. Ben artık her yarım saatte bir durumu kendisine sormaya ve her defasında da "bekleyin" cevabı almaya başladım. Yaklaşık 4 saat sonra Amerikalı bayanın adını anons edip pasaport işlemlerini tamamladılar. Bu arada kendisinden yazı örneği aldılar. Bundan bir yarım saat sonra ise pasaportlarımızın bırakıldığı odadan çıkan bir bayan "vizeniz olmadığı için sizi Amman‘a geri göndereceğiz" dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Beklemekten asabım iyice bozulmuş bir halde bu pasaporta vize gerekmediğini söyledim. Bana "bu pasaport diplomatik değil. Dolayısıyla sefaretten vize gerekiyor" dedi. Bununla vizesiz olarak Avrupa‘ya gittiğimi, daha önce de İsrail‘e girdiğimi söyledimse de çok katı bir tutum sergileyerek bizleri valizlerimizin bulunduğu salona aldı. "Valizlerinizi şuradan alın. Geldiğimiz yerden geri çıkacağız" dedi. Bense bu arada ona derdimi anlatmaya, yapılan işin yanlışlığını ifade etmeye çalışıyorum. Bayan askerin ise beni dinlemeye hiç niyeti yoktu. Sonunda ısrarla müdürle görüşmek istediğimi belirttim. Perişan olmuş çocuklarımla geri dönmeye hiç niyetim yoktu. "Tamam, bunu yapacağım" deyince biraz olsun rahatladım. Hiç olmazsa bir ümit belirmişti. Çantalarımızı aldık. Pasaportların arkasındaki etiket numaralarıyla valizlerdeki numaraların aynı olup olmadığına bakarak kontrol etti. Sonuçta vize işlemleri için beklediğimiz salona geri döndük. Bayan görevli içeriden müdürü çağırdı. Ona durumu anlattım. Üniversitede hoca olduğumu, İsrail‘e daha önce de vizesiz girdiğimi vs. tekrarladım. Müdür pasaportuma bakınca ilgili bayana vizeye ihtiyacım olmadığını söyledi. Daha sonra yanındaki bir başka bayana işlemlerimi yapmasını söyledi. Bu seferki bayan ise bizden oturmamızı rica etti. Beş adet formu bizim adımıza içeride tekrar doldurarak ve sorması gereken yerler için de yanımıza gelerek evraklarımızı tamamladı. Sonra kibarca bizlere teslim etti. Güney Amerikalı bayan ise hala beklemekteydi. Devletimizin bizlere verdiği yeşil pasaportun ne statüde olduğu çoğu yerde bilinmediğinden, beklememizde bunun da tesiri olmuştu hiç şüphesiz. Bununla birlikte saatlerce beklemeyi sadece buna bağlamak saf dillik olur.

İsrail, her şeyi paraya bağlamış

Niye geldin dedirten bu işlemlerin ardından bir an önce kendimizi dışarı, temiz havaya atmak için valizlerimizin bulunduğu salona yürüdük. Önceki gelişimde uygulanan bir muameleyi bu sefer görmedik. İlk seferimde, işlemleri bitirdikten sonra pasaportumu valizlerin bulunduğu salonda duran bir askere teslim etmiş ve oturup beklemeye başlamıştım. Daha sonra diğer bekleyenlerle birlikte üçerli gruplar halinde isimlerimiz anons edilmiş ve salonda bulunan bir platformun yanına çağrılmıştık. Burada üzerimizdeki her şeyin girişte olduğu gibi tekrardan küçük sepetçiklere konması istenmişti. Orada bulunan memur üzerinde fırça bulunan ve elektrikle çalışan bir aleti kemerimin, cep telefonumun ve cüzdanımın her tarafında gezdirmişti. Bu sefer ilgili makine orada durmasına rağmen bu işlem yapılmadı. Yorgunluktan ayakta duramayacak durumda olan küçük kızım Handegül adına buna çok sevindim.

Valizlerimizi alıp pasaportlarımız ve evraklarımız bir kez daha kontrol edildikten sonra çıkışta duran asker valiz numaralarıyla pasaportların arkasındaki numaraların aynı olup olmadığını kontrol etti. Sonunda Kudüs‘e Babu‘l-Amud‘a hareket eden Filistinlilerin minibüslerine ulaştık. Arabaya binmemizle çocukların uyuması arasında sadece birkaç dakika geçmişti.

Bütün bu sıkıntılara, bezdiren ve ne olur bir daha gelme dedirten işlemlere rağmen İsrail‘in turizmden elde ettiği gelirin önemli bir kısmının Filistinliler olduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın dört bir tarafına dağılmış bu insanlar akrabalarını görmek, yurtlarını ziyaret etmek için zaman zaman İsrail‘e gelmek durumundalar. İsrail‘den çıkan her canlıdan alınan 25 Ürdün dinarı (yaklaşık 50 YTL.) elde edilen gelirin büyüklüğünü yansıtmaktadır. İkinci gelişimde beş kişilik bir aile olarak 250 YTL. verdiğimiz düşünülürse durum daha iyi anlaşılır.

Heyecanlı an gelip çatıyor...

Harem-i Şerif‘e ilk girerken Kabe‘nin insanın karşısına dikilmesi ruhta nasıl bir dalgalanma meydana getiriyorsa Kudüs‘e girerken karşıdan Kubbetus Sahra‘yı görmek bende aynı heyecanı uyandırmıştı. Yüreğim alevlenmiş, sevinç ve hüzün karışımı bir anafora düşmüştüm. İkinci gelişimde ise tanıdık ama sahipsiz bir dosta ziyarete gider gibiydim. Otele yerleştikten sonra dosta kavuşmak için hemen Mescid-i Aksa‘ya koşuyoruz.

Mescid-i Aksa‘ya elinizi kolunuzu sallayarak rahatça giremiyorsunuz. Önceki tarihlerde Aksa‘ya pek çok saldırı düzenlendiğinden fanatik Yahudilerin müslümanlara zarar vermemesi için İsrailli polisler kapılarda nöbet tutuyorlar. İçeri girmek istediğinizde öncelikle nereli olduğunuzu ve dininizi soruyorlar. Oldukça yerinde olan bu uygulama bir Müslüman olarak yine de insanı kahrettiriyor. Mescide girerken bir Museviden izin almak damarınıza dokunuyor. Kapıdan içeri girdiğinizde ise sizleri Müslüman görevliler karşılıyor. Sizi iyi bir iman testinden geçiriyorlar. Müslüman olduğunuza emin olmak istiyorlar. Bunu da müslümanmış gibi içeri girip eylem yapmak isteyenleri engellemek için yapıyorlar. İnsan yapılanları anlayışla karşılamakla birlikte, cami girişinde iman testine tabi tutulmasına tahammül edemiyor. Bu yüzden de zaman zaman tartışmaların olması kaçınılmaz oluyor. Allah‘tan buradaki görevliler ziyaretçilerin iç dünyalarını çok iyi anladıklarından olgun tavır sergiliyorlar.

Aksa‘yı ziyaretlerimden birisinde, önümde bulunan iki Türk yine iman testinden geçiriliyordu. Onlar "Türküz işte, bu yetmiyor mu" deyince, görevli memur İsrail‘de yaşayan pek çok Türk vatandaşı Yahudi bulunduğunu söyleyerek anlayışla karşılamalarını rica etti ve Müslümanlığı ispat eden bir belge istedi. İkisinden biri hemen nüfus kağıdını çıkararak dini bölümündeki İslam yazısını göstererek içeri girdi. Diğeri ise kimlik göstermemekte diretiyordu. Sonunda çaresiz kalınca, kimlik göstermek yerine, protesto amacıyla yüksek sesle ezan okumaya başladı. Bu, görevliyi ikna etmeye yetmişti. Hepimiz gülmeye başladık, ağlanacak manzaraya. Sıra bana gelmişti. Ben de pasaportumun son sayfasını açarak dini bölümündeki İslam yazısını göstermek istedim ama sayfaya bakınca burada din hanesi olmadığını ilk kez fark ettim. Görevli işi uzatmaktan sıkılmış olacak ki, bana "hadi sen de geç" dedi.

Buradaki görevlilerin bazen işi fazla abarttıklarını söyleyelim. Örneğin eşim başörtülü olmasına rağmen ona dahi dinini sorarak Müslümanlık sınavı uygulamaya kalktılar.

Sonuçta onlar da insandılar ve bütün bu olanlar bir tatsızlığı önlemek adına yapıldığından her şeyi yutmak durumundaydık, içimize sinmese de. Güzel olan bir şey var ki, o da, namazlara devam ettikçe sizi tanıyan görevlilerin tutumunun sınava tabi tutmak yerine "hoş geldiniz Türk kardeşler"e dönüşmesi.

Bu arada hatırlatalım, Mescid-i Aksa‘daki görevlilerin ve etrafındaki alanın iç güvenliğini sağlayan görevlilerin maaşlarını Ürdün devleti ödüyor. Bürosunda ziyaret ettiğim Ürdünlü güvenlik şefi kahve içmeden beni bırakmadı. Gayr-i müslim turistlerin Aksa‘yı ve Kubbetus Sahra‘yı dışarıdan seyretmekle sınırlı ziyaretlerine belli aralıklarla müsaade ediliyor. Bununla beraber görevlilerin müsamahaları nedeniyle bazıları her ikisinin de içine girebiliyorlar.

Asr-ı Saadet‘e yolculuk...

İnsan Mescid-i Aksa‘nın bahçesine ilk adımı atarken aklına hemen buraya gelmiş olan Hz. Peygamber geliyor ve bir titremeye kapılıyorsunuz. Sonra burayı fetheden Hz. Ömer gözünüzün önünden beyaz devesiyle yürüyüp gidiyor. Ardından Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi atıyla hızlıca seğirtip geçip gidiyor. Peşinden Suriye‘yle birlikte Kudüs‘ü Osmanlı topraklarına katarak Filistinlilere 400 yıl boyunca rahat nefes alacakları bir coğrafya bırakan pala bıyıklı Yavuz beyaz atı üzerinde ordusuyla birlikte yürüyüp gidiyor.

Karmakarışık, her birini nereye oturtacağımızı bilemediğimiz duygularla hemen Hz. Peygamber‘in kutlu müjdelerle övdüğü Mescid-i Aksa‘ya gidiyoruz. İki rekat namaz kıldıktan ve camiyle kalbimiz arasındaki kuvvetli bağı kurduktan sonra Kubbetus Sahra‘ya koşuyoruz. Orada da iki rekat kılıyoruz.

İnsanı takatsiz bırakan bekleyiş

Uygulanan çok sıkı denetimler nedeniyle Ürdün‘ün etrafındaki komşulara göre en huzurlu ve güvenilir ülke olduğunu itiraf etmek durumundayız. Körfez ülkelerindeki zengin-fakir Arapların tatil için doğal zenginlik fakiri Ürdün‘ü tercih etmelerinin nedenlerinden birisi budur. (Bu arada yazları Ürdün‘ü dolduran Iraklı, Faslı, Tunuslu ve Cezayirli genç kızları da anmamız gerekir). Arsa ve daire fiyatlarının fırlamasına neden olan binlerce zengin Iraklının Ürdün‘ü seçmeleri de aynı sebeptendir. Yeşil pasaportum nedeniyle önceden İsrail sefaretinden vize almam gerekmediğinden,  formu doldurarak yabancıların kuyruğa girdiği yerde bir buçuk saat ayakta sırada bekledim. Sıram gelince pasaportumu görevli askere teslim ettim. Görevlinin pasaportumla bir yerlere birkaç kez gidip gelmesinin ardından, yaklaşık yarım saatte işlemlerimi tamamladım. Kağıda mühür vuracağı zaman da Suriye dönüşümü ne olur ne olmaz diyerek garantiye almak amacıyla "lütfen pasaportuma mühür basmayın" hatırlatmasında bulundum. O da sebebini bildiği halde nedenini sordu. Ben de ülkeme Suriye üzerinden döneceğimi söyleyince "durumun farkındayım" cevabını verdi.  Ailemle yaptığım ikinci Filistin ziyaretimde ise pasaport işlemleri için tam 4,5 saat bekledim. Sıra kendime gelip pasaportumu uzattığımda ilgili görevli sefaretten vize almamız gerektiğini söyledi. Ben ise bu pasaporta vize gerekmediğini, burada bulunan formu doldurmanın yeterli olduğunu söyledim. Bunun üzerine benimle ilgili bilgileri bilgisayara girdikten sonra eşimle ilgili işlemleri yaptı. Üç çocuğumuz da eşimin pasaportuna kayıtlıydı. Tek tek her çocuğu pasaporttaki resmiyle karşılaştırarak aynı çocuklar olup olmadıklarını kontrol etti. Sonra kibarca beklememiz gerektiğini söyledi. Önümde bulunan Amerikalı profesör bayan ile Güney Amerikalı bayana da aynı şeyi söylemişti. Ahbap olduğumuz iki yaşlı Japon ise işlemlerini halledip geçip gittiler. Bir şeylerin ters gitmeye başladığını hissettim.

Muhabir: Haber Merkezi