Ladin sonrası dünya Ortadoğu‘nun hakikaten baharı yani demokrasisi demektir.
Araplar açısından durum bu. Değindiğim mantığı pekiştiren ikinci bir unsur El Fetih-Hamas arasında ortaya çıkan barış anlaşması. Aralarında 2007‘de baş göstermiş bir iktidar mücadelesinin bulunduğu bu iki örgüt şimdi bir araya geliyor. Bu başlı başına bir olaydır. Hamas mı Fetih‘i radikalleştirecektir yoksa Fetih mi Hamas‘ı daha ılımlı hale getirecektir sorusunun cevabını bilmiyoruz ama şurası muhakkak ki, bu "yenilik" OD‘da Arap-İsrail ilişkilerine yepyeni bir çehre verecektir. Netanyahu istediği kadar bunu "demokrasiye indirilmiş bir darbe" olarak nitelendirsin atı alan Üsküdar‘a geçmiştir. Ne olacaktı yani bu iki örgüt birbiriyle didişecek, İsrail bildiğini okumaya devam mı edecekti?
Buraya kadar Araplar açısından ele aldığımız durumu bir de ABD yönünden izleyelim. Ortaya çok daha karmaşık bir denklemin çıktığı muhakkak, öyle bakınca. Öncelikle, Amerika-İsrail hattında 1948 sonrası biçimlendirilen politika yerle yeksan oluyor. 1970‘lerde dünyanın başka bölgelerinde de uyguladığı darbe-diktatör politikasıyla kendisine dikensiz gül bahçesi yaratıp iktidarını sürdüren ABD şimdi Arap Baharı içinde ve sonrasında bakalım ne türden manevralar geliştirecek. Onu bilmesek bile şunu düşünebiliyoruz: böyle bir dönemde Ladin kontrolündeki Kaideci radikalizme ve şiddete daha fazla gerek yok. Amerika‘nın ihtiyacı kalmamış olabilir, ona. Çünkü Ladin-ABD ilişkisinin içyüzünü hâlâ ve hâlâ bilmiyoruz. Nasıl Hizbullah-devlet ilişkisi bir yerlerden sızdıysa Ladin-Kaide-ABD ilişkisi ondan beş beter bir hızla yıllardır saçılıyor ortaya ve işte, böyle bir dönemde de Ladin, "gitti". Böylece neredeyse çökme noktasına gelen ABD politikasını canlandırmak için Obama kişisel prestiji üstünden yeni bir rüzgâr estirme gayretine girecek, dünyaya Ladin‘i yok ederek, "biz henüz ölmedik" mesajı verecektir. Maksat budur, mana budur.
Şu hiç sevmediğim tabirle söyleyeyim, "ABD Arap Baharı‘nı satın aldı." Umarız ucuza satmaz.
Hasan Bülent Kahraman SABAH





