Kuvvetler ayrılığı üzerinde yapılan tartışmalara nasıl
bakıyorsunuz şeklinde yöneltilen soruya verilen cevap şöyle: Kuvvetler
ayrılığı üzerinde de iyi bir çalışma yapmamız lazım. Eşit kuvvetler üzerinde
duruluyor. Tam olarak böyle değil. Zaten tam olarak böyle olması da doğru
değil. Yargı ve yürütme doğrudan doğruya milli iradeden güç alan kuvvet değil.
Doğrudan güç alan kuvvet yasamadır. Yasamanın bir basamak yukarıda, bir gömlek
üstte sayılması gerekir. Yürütmenin ve yargının yasama karşısında bir ölçüde
saygı duyan, ceketini ilikleyen tavır göstermesi lazım. (Abdullah Karakuş un Kocaeli
milletvekili Nihat Ergün ile röportajı, Milliyet, 4 Mayıs Pazar)
Adı geçen milletvekili bakanlık yaptığı sürede hükümet
içinde çalışkanlığı ve dengeli tutumuyla dikkat çekmişti. Görebildiğim
kadarıyla bıraktığı izlenim böyleydi.
Söyleşide ileri sürdüğü görüşler siyaset bilimi ve hukuk
bakımından hem bilgi eksikliği, hem de kuvvetler ayrılığı kavramını işaret
ettiği olguyu içselleştiremediği için kendi içinde tutarsızlıklar taşımaktadır.
Kuvvetler ayrılığı kavramının uzun bir tarihi süreç ve
deneyimler sonucunda ortaya çıkış nedeni, devlet denen aygıtın mutlak kabul
edilen iktidarı nın, hukuk ve siyaset sınırı içine çekilmesidir. Böylece,
iktidar denilen, genellikle yıkıcı ve yok edici güç, belirli, somut,
sınırları ve yetkileri tanımlanmış bir araç-değer niteliği kazanacaktır.
Dolayısıyla devlet mevhum bir varlık olmaktan çıkacak, insan ve toplumun
amacı doğrultusunda hukuki ve siyasi bir kuruma dönüşecektir. Hobbes un
Tevrat tan aldığı bir deyim olan Leviathan (Türkçeye Masal Devi olarak
çevrilebilir bu kelime) olma niteliğinden arındırılarak beşeri bir varlık
kimliğine kavuşacaktır. İktidar olgusu, hukuki, siyasi, dolayısıyla ahlaki
ilkelere dayanmadığı için insanın Leviathan ı, karabasanı olagelmiştir tarih
boyunca. Eski Mısır da Firavun , Roma İmparatorluğunda Cesar kendini
tanrılaştırırken , iktidar olgusunun sınırsız, mutlak, paylaşılamaz ve
devredilemez olduğu gerekçesine dayanıyorlardı. Ortaçağda Papa da bir noktadan
sonra, iktidar ın Tanrı tarafından Kilise ye, yani dolaylı olarak kendisine
verildiğini ve iktidar yetkisiyle donatılmış olarak Tanrı nın temsilcisi
olduğunu ileri sürerken aynı iddiayı dile getiriyordu.
İktidar olgusunun hukuk ve siyaset sınırları içine
çekilmesiyle yeni tanımı hakimiyet olacaktır. Hakimiyetten kaynaklanan
iktidar yetkisi, hukukun temel öznesi olan kişi (şahıs)nin insan ve birey
olarak doğuştan sahip olduğu hak ve özgürlüklere göre konumlanacak,
belirlenecek ve tanımlanacaktır. Kuvvetler ayrılığı bu bağlamda kişinin,
bireyin, dolayısıyla toplumun varlığı ve amacı çerçevesinde şekillenecektir.
Kuvvetlerin, daha doğrusu erklerin eşitliği bireyin hak ve özgürlüklerinin
güvence altına alınmasının doğal sonucudur. Erklerin, yani, Yasama, Yargı ve
Yürütme nin yetki, yükümlülük ve sınırlarının farklı olması, dayandıkları
kaynak bakımından değil, icrai faaliyetleri, kullanımları bakımındandır.
İktidarın kullanımında dağılım farklılığı, devletin mahiyet ve niteliğini
olumsuz yönde etkileme imkanına yol açar. İleri sürüldüğü gibi, Yasama milli irade den
kaynaklanıyor gerekçesiyle icrai eşitsizliğe dayandığı takdirde, Cumhuriyet in
ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve kimi Anayasa Hukukçusunun totaliterlik
niteliği mazur göstermek için ürettiği Meclis Hükümeti yapısı, diğer erkleri
emer, asimile eder .
Milli irade deyimi, hükümet etme yetkisini belirlemede,
özellikle Fransız Devrimiyle Rousseau dan mülhem bir kavram olarak ortaya
çıkmış ve demokrasinin yerleşmesi bakımından, İkinci Dünya Savaşına kadar,
belli ölçüde, işlevsel rol oynamıştır. Ancak devlet iktidarının totaliter yola
girebildiği deneyimleri sonucunda, hükümet etme yetkisinin tam tanımında
suiistimale açık olduğu da görülmüştür. Muhalefet, baskı grupları, medya,
meslek birlikleri de milli irade yi, kendi varlıkları ölçeğinde içkindirler. Bu
da meselenin bir başka yönü.