Kahramanmaraş‘a vardığımızda bir süre yol şaşırarak da olsa Yaşar Pastanesi‘ne vardık. Burada dondurma yeme operasyonu çok önceden planlanmış. Ve plan harfiyen gerçekleşmiş oldu. Bu, Maraş‘ın hakiki dondurması. Bıçakla kesmekte zorlanıyoruz. Yaşar Pastanesi‘nin hemen üstüne de yayılmış durumda olan otele yerleşiyoruz. Mütevazı bir otel.
Gece şiddetli hararetten uyandım. Yanımıza su almamışız. Odamızdaki dolapta bulunan küçük bir şişe suyu bir dikişte içtim ve uyudum.
Sabah ayrılırken resepsiyonda sormadılar, ben de söylemeyi unuttum ve Gaziantep‘e intikal ettik. Bu olayı anlattığımda Rıdvan‘dan bir fırça yedim ki sormayın. Keyfim iyice kaçmıştı. Gerçi otelde kahvaltı hakkımız vardı, ödediğimiz ücrete dâhil olarak ve biz kahvaltı yapmadan ayrılmıştık. Çünkü bu gün kahvaltıyı Gaziantep‘te katmerle yapma planlanmıştı. Otelin faturasını Rıdvan almıştı. Ondan telefon numarasını aldım ve Kahramanmaraş‘taki oteli arayarak durumu izah ettim, durumu nasıl düzeltebileceğimizi sordum. Resepsiyondaki görevli önce bir dahaki gelişte ödersiniz filan dedi. Ben de "sabahleyin İstanbul‘a uçacağımızı, bir daha Kahramanmaraş‘a yolum düşer mi, düşmez mi bilemediğimi söyleyince adam güldü ve "helal olsun kardeşim, ne önemi var, alt tarafı bir su" dedi. Gel de bunu Rıdvan Beye anlat. Yeşilbaşlık böyle bir şey olsa gerek!
Sabah otelden erkenden ayrıldık ve bir süre Ulu Cami‘yi aradık. Hâlbuki Ulu Cami de, Maraş Kalesi de otelimize göre biraz solda ve tam karşımızda duruyordu.
Kahramanmaraş Ulu Camii‘ni de yıllar önce görmüştüm. Çevresi tıkış tıkış dükkânlarla doluydu ve Maraş Kalesi de son derece bakımsız, metruk ve mezbelelikti. Cami çevresi de, Kale de düzenlenmiş, pırıl pırıl olmuştu. Sabah simitçisi sıcacık simitlerini yeni diziyordu tezgâhına. Bir tane aldım ve kahvaltıya kadar midemi bastırması için çaysız, kuru kuruya yiyiverdim. Bol bol fotoğraflar çektik. Kaleden şehre baktık. Manzara harikaydı doğrusu. Gençlerin aklı Gaziantep‘te yapacağımız katmer kahvaltısında. Arabamıza bindik ve Gaziantep‘e doğru yola revan olduk.
Gaziantep
Son durağımız Gaziantep‘e otoyolun son çıkışından çıkarak girmeye çalışınca yolu bulmada biraz zorlandık. Nedense tomtom da işe yaramadı bu yol karıştırmada. Katmerin bir saati vardı. Saat ondan sonra artık yapılmıyormuş. Son anda yetiştik ve beş tane katmer sipariş verildi bile. Yanında da süt içiliyormuş. Katmerin yapılışını makinemle videoya almaya çalıştım. Keşke Maraş‘ta o simidi yemeseymişim! Ama katmer dendiği kadar varmış. Kahvaltıdan sonra baklavacıya geçtik. Hacı Usta Baklavaları. Orada bize melengiç kahvesi ikram ettiler. Vahap‘ın sürekli kargoyla tâ İzmit‘e baklava istediği baklavacı. Bu adamlar bu işi çok iyi yapıyorlar. Milenyum işini güzel yapanların çağı olacak diyordu bir yazarımız. Gerçekten de öyle. İşinizi güzel yaparsanız baklavanızı bile Gaziantep‘ten İzmit‘e satarsınız. İşinizi iyi yapmazsanız belki birkaç vurgun yaparsınız ama sonunda sermayeyi kediye yüklersiniz. Burada Hz. Muhammed (SAV)in bir sözü geliyor aklıma: "Şüphesiz kulun işine özen göstermesinden Rabbi hoşnut olur" İşini güzel yapandan Allah da hoşnut olur piyasa da. Bugün hayranlığımızı çeken bunca kalıcı ve sanat harikası güzel eserler işini güzel yapmaya azami özen gösterenlerin eseri değil mi?
Arabamızı bıraktığımız otoparkın yanından geçip yürüyerek şehri dolaşmaya başlıyoruz. Arabasız gezmek çoğu zaman özgürlük demek. Gaziantep Kalesine gidiyoruz öncelikle. Dr. Asım Güzelbey‘i tebrik etmek gerek. Mezbelelik olan bu kale alanını güzelleştirmiş, oraya Gaziantep‘in düşman işgalinden kurtuluşunda katkısı olan komutanların, askerlerin, sivil toplum insanlarının heykellerini koymuş ve bir panaroma müzesi oluşturmuş. Müzeyi gezerken köşe başlarına yerleştirilen monitörlerden Gaziantep‘in işgalcilere karşı verdiği mücadele bir belgesel olarak anlatılıyor. Müzeyi baştanbaşa gezip bitirdiğinizde belgesel de bitiyor ve yeniden başlıyor.
Çarşı pazar cıvıl cıvıl. Bakırcılar, marangozlar, tütüncüler, semerciler, elektronikçiler, baharatçılar, antikacılar... Bir televizyon kanalında gördükleri bir berberi arıyor arkadaşlarımız. Kendine özgü yöntemlerle tıraş yapıyormuş
Ben de merakı etmiştim doğrusu. Aradık, sorduk, dolaştık, ama bulamadık. Tam aramaktan artık vaz geçecektik ki aradığımız berberi tanıyan birisiyle karşılaştık. Meğer aradığımız berber bir sene kadar önce ölmüşmüş. Allah rahmet eylesin. Böyle ani şok olaylar insanı ölümle burun buruna getiriyor. Üstat N.F.Kısakürek bir şiirinde "burnum değdi burnuna yokun" diyor ya. Sanırım öyle bir duygu bu.
Çarşı pazarda aklınıza ne gelirse var. Müşteri de kaynıyor. Dolaşmaktan yolumuzu da, yönümüzü de kaybettik. Akşamüzeri SANKO AVM‘ye gidiyoruz. Koskoca bir alışveriş merkezi ve müşteri kum gibi kaynıyor. Özellikle Suriye ile karşılıklı vizenin kaldırılmış olması bu bölgenin Arap turist akınına uğramasını sağlamış.
Gaziantep‘in Cadde ve sokaklarında dolaşırken bu kentin gelişmişliğini, ticari ve kültürel canlılığını her yerde hissediyorsunuz.
Bu seyahatimizde yiyecek ve içecek babında en çok hoşuma giden şeylerden biri de Gaziantep‘te tattığımız ahududu şerbeti oldu. Meyan şerbeti gibi değil, çok hoş bir içecek. İç içebildiğin kadar. Akşam yemeğimizi de SANKO‘nun restoran bölümündeki İskendercide yedik. Vahap Pay‘ın okul ya da askerlik arkadaşı bize UĞUR PLAZA OTEL‘de yer ayırtmış. Seyahatimiz boyunca kaldığımız otellerin en iyisi ve en hesaplısı burası oluyor.
Yatma saatimizde resepsiyonu aradım ve sabah kahvaltının kaçta başladığını sordum. Saat 07.00‘de kahvaltının hazır olduğunu söyledi görevli. Ben de," biz beş kişiyiz ve sabah 07.40 uçağına yetişeceğiz, acaba daha önce kahvaltı yapamaz mıyız?" diye sordum. Sabah kalktığımızda resepsiyonu aramamızı söylediler. Güzel bir uyku çektik. Sabah erkenden kalktık. Resepsiyonu aradım, mutfağa sordular ve kahvaltı yapabileceğimizi söylediler. O saatte mutfakta çalışanlardan başka kimse yok. Güzel bir kahvaltı yaptık ve otelimizin fotoğrafını da çekerek arabaya bindik, havaalanının yolunu tuttuk.
Uçağımız saat 08.00‘de havalandı ve 09.30‘da Sabiha Gökçen Hava Limanı‘na indi. Havaş servisi de o saatte kalkmaya hazırlanıyordu. Bindik ve İzmit‘e geldik. Sağ salim gittik, gezdik, gördük, yedik, içtik ve sağ salim evlerimize, ailelerimize döndük hamdolsun. Anlatacak çok şey var; ama ne anlatmak, ne de yazmak bizzat yaşamak gibi değil.
Birbirinden değerli dostlarımla gerçekleştirdiğimiz bu güzel seyahatimizde katkısı ve emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim. Bedenen yorulduk belki ama ruhen gerçekten dinlendik. Bunca zenginliğe ve güzelliğe sahip memleketimizi gezip görmeden dünyanın başka hiçbir yerine gitmeyi arzu etmiyorum. Belki bir Şam-Halep gezisi, başka bir sefere Balkan ülkelerine ve özellikle Saraybosna‘ya bir gezi arzu ediyorum. Kur‘an-ı Kerim‘de : "Yeryüzünde gezin ve yalancıların akıbetinin nasıl olduğunu görün" anlamında ayet-i kerimeler var. Seyahatimiz belki tam bu anlamda bir seyahat olmadı ama bu anlamdan çok da uzak kalmadı. M.Ö. 5000‘li yıllara dayanan eserleri gördük. Şimdi yerlerinde yellerin estiği medeniyetlerin ayak izlerine tanık olduk. Bu anlamda seyahatimiz çok verimli geçti ve mutlu bir şekilde evlerimize döndük. Bu yazıyı okuma lütfünde bulunan bütün kardeşlerimize bu ve buna benzer seyahatler gerçekleştirmelerini dilerim.




