Çocuk arkadaşının yüzüne sert bir ifadeyle bakıyor ve " biliyor musun babam beni çok seviyor" diyerek duygularını ifade ediyor.
Arkadaşı ise onunla nispetleşircesine " olsun benim babam da beni çok seviyor" diye karşılık veriyor. Dünya dönüyor, insanlar hayat serüvenlerinin peşinde yavaş yavaş ölüme doğru koşuyor. Kendi aralarında tartışan bu iki çocuk ise, bütün insanların kendilerini izlediklerini ve onların meseleleriyle meşgul olduklarını düşünüyorlar. Dünya dönüyor ama çocukların duyguları sadece kendi yörüngelerinde dönüyor...
Her çocuk gibi onlar da değerli olduklarını bilmek istiyorlar. Annenin babanın nezdinde bütün insanlık ailesi tarafından sevildiklerini ve değerli biri olarak görüldüklerini hissediyorlar. Ve iki çocuğun bu duygusu, aslında bir insanın hayat boyu peşinde koşturduğu şeyi ifade ediyor. Yani değerli olmak, sevilmek, onaylanmak, takdir edilmek...
Yoldan geçenleri taşlayan çocuk
Yaşı atmışın üstünde...Kendi çocuklarından tutun da, yakın akrabalara komşulara kadar herkesle kavgalı. Anlaştığı tek kişi yaptığı fecaatleri örten ve onu sürekli onaylayan biricik torunu Ayşe. Bazen onunla bile anlaşamıyor. Komşularla haftada bir rutin kavgaları var, dört gelinin dördüyle de küs, büyük kızıyla şöyle böyle anlaşıyor ama küçük kızıyla oldu olası sorunları var. Kırk beş yıllık evlilik süresince eşiyle bir kere sofraya oturmamış, eşine karşı tatlı bir söz çıkmamış ağzından. Onunla ilk tanıştığınızda içinizden acımak geliyor. Bana herkes çok çile çektirdi diye başlıyor söze. Kızları, gelinleri, komşuları, eşi hatta torunlarından dahi çok çile çektiğini ve kendisini hiçbir zaman sevmediklerini, iyiliklerine karşı nankörlük yaptıklarını anlatıyor. Ama yaşlı kadını biraz dinlediğinizde sorunun kaynağını görüyorsunuz ve hiç yorum yapmadan onu dinlemeye devam ediyorsunuz.
Onunla bir hafta sonu karşılaştık ve uzun süre konuştuk. Bana laf arasında çocukluğunu anlattı: "Benim çocukluğumu, gençliğimi bilseydin çok saygı duyardın. Evimiz köyün tam ortasındaydı, hemen altından yol geçerdi. Annem git yoldan geçenleri taşla derdi. Yolun üstüne oturur eteğimi taşlarla doldurur gelip geçenleri taşlardım. Çok kişinin kafasını yarmışımdır ben. İnsanlar yoldan geçmeye korkarlardı. Genç kızken de abimin hanımıyla çok savaştım. Evlendiği hafta ona, " sakın annemi ezmeye kalkma bunun hesabını vermek zorunda kalırsın" dedim. Annemi hiçbir zaman ezdirmedim, gelin benden çok korkardı...Ben böyle güçlü biriydim. Evlendim kocam da çocuklarım da kıymetimi bilmediler.." Yaşlı kadını dinlediğimde, çevresindeki insanlarla yaşadığı sorunları anlamam hiç de zor olmadı. Her şeyden önce insanlara eziyet vermeyi bir güç olarak tanımlıyordu. Çocukluğu yoldan geçenlerin başına taş atmakla geçmişti. Şimdi de yakınlarına sözden taşlar atıyor ve evde huzur bırakmıyordu. Şu bir gerçek ki, küçükken insanların başına taş atan büyüdüğünde de sözden bombalar yağdırır. Bazı anneler bize ulaşarak, çocuklarının filistindeki kardeşleri için kumbaralarında para biriktirdiklerini ve yardım dernekleri aracılığıyla gönderdiklerini ifade ediyorlar. Çocuklarını iyilikseverliğe teşvik eden annelerin bu davranışları takdir edilmelidir. Çünkü onlar, kültürümüzün temelinde şefkat ve merhamet duygusunun önemli bir yerinin olduğunu idrak ederek çocuklarını iyilikseverliğe yönlendiriyorlar.
Büyüklerin ideal çocuk tipi
Büyüklerin beklentileri hiç bitmez. Çocuk dediğin, yaramazlık yapmaz, çocuk dediğin oyuncaklarını kırmaz, çocuk dediğin koşturmaz, çocuk dediğin ne söylersen yapar, çocuk dediğin uslu olur, çocuk dediğin büyükler ne derse kabul eder...gibi beklentiler çocuğun umutlarını kırar ve onları kendi hayallerinden uzaklaştırarak kurgulanmış bir hayatın içine sürükler. Oysa çocuk, yaramazlık yaparak hayatı tanıyacaktır, neyi yapıp neyi yapmayacağını, nerede durup nerede hareket edeceğini öğrenecektir. Ama büyükler buna fırsat vermezler, çocuk dediğin uslu olur, yaramazlık yapmaz derler ve onun kendini geliştirmesine fırsat vermezler. Çocuk, bitmeyen enerjisini koşarak etrafındaki eşyalara dokunarak, arkadaşlarıyla oynayarak atacaktır. Ama büyükler izin vermezler, çocuk dediğin koşturmaz, uslu uslu oturur derler ve çocuğun enerjisini atmasına izin vermezler.
Çocuk sofraya oturduğunda sevdiği yemeklerden yemek ister ve hangi yemeklerden istediğini anneye söyler. Ama anne baba hemen araya girer, çocuk dediğin önüne koyulanı yer, itiraz etmez, anne baba ne verirse yiyeceksin" derler ve çocuğu istemediği şeyleri yemeye zorlarlar. Anne çocuğa üstünü niye kirlettin diye çıkışmaktadır. Çocuk, o gün arkadaşıyla kavga etmiştir ve arkadaşı üstüne su dökmüştür. Anne çocuğu hiç dinlemeden, üstünü niye kirlettin diye kızmaktadır. Çocuk o gün yaşadıklarını anneyle paylaşmak ister ama anne kendisini dinlemez çocuk dediğin üstünü kirletmez ve anne ne derse onu yapar, soru sormaz der ve çocuğu susturur.
Çocuk okulun resim kulübüne katılmıştır ve resim yapmayı sevmektedir. Ama ebeveyni, " sen edebiyata katıl, hiç olmazsa yazma yeteneğini geliştirirsin" derler. Oysa çocuk yazmayı değil resim yapmayı sevmektedir. Ama çocuk dediğin büyükler ne derse onu yapar, dolayısıyla çocuk hiçbir zaman kendisi olamaz ve büyüklerin istediği biri olmaya gayret eder. Çocuk hiçbir şekilde kendini yaşayamaz ve kim olduğunu tanımlayamaz. Çünkü kendisi olmaya fırsat vermemişlerdir ve çocuk hala kendisi aramaktadır. Ama büyükler burada da devreye girer,ÇOCUK DEDİĞİN KENDİNİ ARAMAZ, NE DERLERSE ONU YAPAR!




